İSLAMCILIK MESELESİ-23-NEFSİN FISILTILARINI FİKİR ZANNEDENLER

İSLAMCILIK MESELESİ-23-NEFSİN FISILTISINI FİKİR ZANNEDENLER
İnsanın zihni evreni çok girifttir, ruhun sesi orada, nefsin sesi orada, şeytanın sesi orada, aklın sesi orada… Hepsi birbirine girmiş durumda, hepsi birbirini perdeleme çabasında, hepsi birbiriyle çatışma halinde… İnsan zihni ile ilgili ciddi tetkikler yapılmadığı için, meselenin ehemmiyeti anlaşılmıyor.
İnsan, zihni evrenindeki deveranı, faaliyetleri, çatışmaları anlamakta zorlanıyor. Zihni evrenin derinliğine tahlilini (analitik incelemesini) yapamayanlar, kendi zihnini kendine konu edinemeyenler, hangi sesin nereden geldiğini (kaynaklandığını) fark edemiyor. Zaten ayrı kaynaklar olduğundan bile haberdar değil. Zihni deveranın sadece akli faaliyet olduğu vehmiyle doludizgin yaşıyorlar.
Doludizgin yaşayan fikir adamı ise, mesela bu adam, ruh ile nefsin sesini (şeytandan bahsetmiyorum bile) birbirinden ayıramıyorsa, bunları tek tek tanıyacak kadar insanda derinleşmemişse, nefsinin fısıltılarını “fikir” zannediyor. Meselenin vahameti ve ehemmiyeti bu kadar büyük… Ülkede, fikir diye piyasaya arzedilen yazıların ve kitapların (özellikle tartışmalardaki beyanların) kaçta kaçı “nefsin fısıltısıdır” bilmek kabil değil tabii ki ama nefsin sesini (fısıltısını) ruhun sesinden ayırmanın yolunu tetkik etmek mümkün.
*
Nefsin sesini birçok konuda bilmek mümkün ama bilmek onu tanımak manasına gelmiyor. Mesela bir farzı ikame etmekten alıkoyan veya bir haramı işlemeye sevkeden tüm zihni kımıldayışlar, ya nefsin ya da şeytanın fısıltısıdır. Bunun bilmek, nefsin sesini tanımak değildir, çünkü bunu bilmek “mevzuu” itibariyledir. Mevzuu farzın ikamesi olduğunda, ona mani olan, onu zorlaştıran tüm zihni kalkışmalar, ruhun sesi değil nefsin ve şeytanın sesidir. Mevzuundan dolayı rahatlıkla bildiğimiz nefsin sesini, mevzuun girift ve müphem olduğu zamanlarda veya mevzuu fazla dert edinmeyen (hassasiyet gafleti) hallerde, nefsin sesini ruhun sesinden tefrik etme imkanını kaybediyoruz.
Ruhun sesi ile nefsin ve şeytanın sesini birbirinden tefrik etmenin “mevzuu” yolu var ama mesele bundan da ibaret değil, aynı zamanda nefsin sesi ile şeytanın sesini de birbirinden tefrik etmek gerekiyor. Her ikisi de “şerre” çağırıyor diye bu ikisinin sesini birbirinden tefrik etmekten vazgeçmek yanlıştır. Nefs her zaman şerre çağırmaz, şeytan ise her zaman şerre çağırır. Tabii ki, nefsin sesi ile şeytanın sesini tefrik etmeye kadar gelmeden önce, ruh ile bu ikisi arasındaki tefrik melekemizi geliştirmemiz hayati ehemmiyettedir.
*
Akıl bu işi yapabilir mi? Akıl bu işe güç yetiremez, ancak akl-ı selim bunlar arasındaki farkı bilir, görür, duyar. Fakat akl-ı selimi ara ki bulasın. Doğru düzgün aklın tarifini bile yapamayan insanlarda akl-ı selim aramak mümkün mü? Hakkında tek kitap yazılmayan mücerret bir bahis, kim tarafından iktisap edilmiş olabilir? Ne var ki hiç kimse akl-ı selim sahibi olmadığını kabul etmez, herkesin, aklın tarifini bile bilmeden akıl sahibi olduğuna dair yemin edeceği gibi. Öyleyse meseleyi, “sende akl-ı selim yok” gibi tartışmayı davet eden ithamlardan uzak duracak şekilde izah edelim.
*
Nefsin sesini tanımanın birçok yolu var ama sarih, emin, kesin yolu, Haki Demir’in bir kitabında izah ve tavsiye ettiği gibi, “itikâf” sünnetidir. Mevzuyu, oradaki izah ve tavsiyeye göre toparlamaya çalışalım.
İtikâf, insanın iç dünyasına yapacağı harikulade yolculuklardan biridir. Hayatın yirmi dört saati Allah ile beraber olmak, O’na yönelmek, masivayı terk etmek şeklinde özetlenecek olan itikaf, ruhun tezahürlerini daha sarih ve kuvvetli hale getirir, nefsin tezahürlerini ise kırar, kırpar, zayıflatır. İşte bu sürecin başında nefs, “bas bas bağırır”, deliler gibi çırpınır, naralar atar, kafasını duvarlara vurur. İnsan itikafın ilk birkaç gününde nefsin çığlıklarını o kadar açık, net, güçlü şekilde duyar ki, onu tanımaktan çok daha ilerisine geçer. Hiç itikafa girmemiş olanlara bu durumu anlatmak mümkün değil çünkü bu bilgi, “hal bilgisidir”. Lisan bu bilgideki manayı nakletmek iktidarında değil, itikafa girmemiş olanların yapacakları iş, itikafa girmek.
Zaten tavsiye de bu… İtikafa girmek… İtikafa girenlerin kazanacakları çok şey var, en mühimi (bizim zannımız bu) ise nefsin sesini tanımak. Nefsinin sesini hakkıyla tanıyan insan, o sesi daha sonra da duyar, farkeder, tanır. Bu büyük bir kazanç…
Bu kazancı elde edememiş insanların tefekkürle iştigal etmesi çok tehlikeli. Aslında tefekkürle iştigal etmesi değil de, tefekkür faaliyetlerinin neticelerini, “kesin hükümler” halinde piyasaya sunmaları çok tehlikeli. Zihni faaliyetlerinin ne kadarına nefslerinin, ne kadarına şeytanın karıştığı, ortaya çıkan ve adına fikir dedikleri neticelerin ne kadar doğru, ne kadar sıhhatli olduğu meçhul kalır. Dikkatli bir akl-ı selim tetkikinden ve tenkidinden geçmeden de bu hususiyetler ortaya çıkmaz.
Hakikat kaygısı, insanın, kendi fikirlerini mütemadiyen muhasebe etmeyi gerektirir. Fakat işin özü, ortaya savrulmuş fikirlerin muhasebesinden önce, fikrin zuhur kaynağını, zuhur mecralarını, zuhur usulünü muhasebe ve murakabe etmektir. Kaynağı temiz tutmak, suyu (fikri) arıtmaktan daha sahih, daha sıhhatli, daha emin bir yoldur.
Müslüman fikir ve ilim adamları için tabii ki “emin” bir yol gerekir. Hakikatle meşgul olan fikir ve ilim adamlarının, bu meşguliyetlerini, farkına bile varmadan, nefs ve şeytan vasıtasıyla yapıyor olmaları ne kadar kötü bir haldir. Hakikat berraktır, insanın hakikate muhatap olacağı zihni ve kalbi evreninin de berrak, temiz, emin olması gerekir. Bu seviyenin en alt basamağı, nefsin sesini tanımaktır.
*
İnsan zihni kaotiktir. İnsanın zihni evrenini “nizami” bir altyapıya kavuşturması fevkalade zordur. Akl-ı Selim, bunun yollarından biridir. Ne var ki akl-ı selimin oluşma süreci, çok çetin, çok çetrefilli, çok zordur. Bu sebeple elde edilmesi herkese nasip olmuyor. Öyleyse zihni evren ile ilgili temel meseleleri anlamak ve bunlar için gereken tatbikatları yapmak şart. Zaten nefsin sesini tanıma ameliyesi, aynı zamanda akl-ı selimin oluşma sürecindeki birinci basamaktır.
Mütefekkirlerin (Müslüman fikir adamlarının) işi zor… Kolaya getirmeye çalışanlar, mesafe almadan tökezliyorlar. Mesafe alanlar da ileride tökezliyor, ileride tökezleyenler ise daha ağır bedeller ödüyor. Mesafe almak, nefs emniyeti kazandırıyor, kendini murakabe etme ihtiyacını ortadan kaldırıyor, bir şekilde doğru mesafe almışsa fakat nefsinin sesini hala tanımıyorsa, daha derinlerde tökezliyor ki, karşısına, ödeyemeyeceği bedeller çıkıyor.
Her konu sathında konuşuluyor ve tartışılıyor. Hiçbir konu derinlerine, kaynaklarına, ufkuna varılarak anlaşılmıyor, konuşulmuyor, tartışılmıyor. Hatta fikirde derinleşenler, derinlerden elde ettiği manaları zarflayıp piyasaya sunanlar, “soyut yazma, anlayan yok” gibi ithamlara muhatap oluyor, gerçekten de okunmuyor, anlaşılmıyor. Fakat bunun suçu, fikir adamlarında, çünkü fikirde (manada) derinleşemeyenler fikir adamlığının profilini oluşturuyor ve saf fikrin müşterisi kalmıyor. Meseleler derinliğine anlaşılmayınca da, koca koca fikir adamları (bunu espri sayın), temel meselelerde patinaj yapıyor, yanlış yapıyor, istikametten savruluyor. Ne var ki bunu adamlara anlatmak imkansız. Kendinin bulunduğu yerden (seviyeden) farklı görünüyor çünkü.
Kendinin bulunduğu seviyeden farklı göründüğü malum… Müslüman fikir adamı, insanda nefsin olduğunu, dünyada da şeytanın bulunduğunu bildiği halde, Müslümanın şahsiyet terkibinde bunların nasıl keşfedileceğini, nasıl tanınacağını, nasıl tedbir alınacağını bilmiyor, konuşmuyor, gündeme getirmiyor. “Yoksa nefsin ve şeytanın olduğuna inanmıyor musunuz?” diye sormak tabii ki abes, hepsi inanıyor. Tamam da be adam, bunların tefekkür faaliyetine, tefekkür süreçlerine neresinden katıldığını, karıştığını konuşmayacak mıyız, konuşmamalı mıyız? Afedersin senin bu konuda bir fikrin var mı? Sorumuzu mazur gör, bu zamana kadar görmedik de. Bundan daha önemli bir tefekkür alanı olduğunu mu düşünüyorsun? Öyleyse, zihni çalkantılarını, o çalkantılardan meydana çıkan tesadüfi kelime guruplarını (cümlelerini) fikir zanneden garibanın tekisin.
Nefisleriyle konuşuyorlar, nefisleriyle yazıyorlar, nefisleriyle itiraz ediyorlar, sorarsanız da, hakikati aradıklarını, beyanlarının da hakikate dair olduğunu iddia ediyorlar. Nefisleriyle konuşuyorlar derken, nefsi hareket ediyorlar anlamında değil, adamın fikir üretim sürecinin göbeğinde nefs var, nefs sadece tavrında değil, fikrinin merkezinde. Zaten mesele bu, yoksa tavırlarında nefsin görülmesi şimdiki dünyada sıradan bir hadise haline geldi.
*
İslamcılık meselesindeki tartışmaların bir kısmı, nefsin bas bas bağırdığını gösteriyor. Sadece isimlendirme meselesindeki patinaj bu meselenin görülmesini sağlamaya kafi. İsimlendirmeye itiraz edenler, itirazlarında tamamen haklı olsalar bile, “şarap kadehine konan sütü” döküyorlar. Sütün (muhtevanın) şarap kadehine konması kerihtir ama süt vasfını değiştirmez, eğer şarap bulaşmamışsa, süt olmaya ve içilmeye devam eder. En fazla gösterilecek tavır, şarap kadehindeki sütten istikrah getirmek ve diğer süt kabındaki sütten içmektir. Her ne olursa olsun sütün muhafaza edilmesi ve içilmeye devam edilmesi şarttır. İsimlendirmeye itiraz edenlerin, İslamcılara hasım olması, onlarla tartışması, karşı tarafa yönelik tek bir yazı yazmaması nasıl izah edilir? Hadiseye bakın, isimlendirmeye itiraz edenler, İslam’ı has haliyle, artırmadan, eksiltmeden, değiştirmeden kabul eden, anlamaya çalışan ve tatbik edilmesi gerektiğin söyleyen, bunu dert ve dava edinen Müslümanlara karşı mevzileniyor. Siz, zihni evreninizdeki efendinizin, nefsinizin sesini duymuyorsunuz ama onun sesi binlerce kilometreden farkediliyor.
İslamcılık meselesi dışında da sayısız misali var. Suriye’de, halkı ve Müslümanları katleden Yezid’in tarafını tutanlar, bunu kırk tane gerekçeyle yapmaya çalışanlar, hayatlarında bir defa bile olsa nefslerinin sesini farkedememiş olanlardır. Nefslerinin sesini asla tanımayan, zihni evrenlerinin merkezine oturan nefislerini göremez hale gelenlerdir. Çünkü Suriye’de halkın tarafını tutmak, “mevzuu” cihetiyle nefsin sesini bilmeyi mümkün kılan açıklıktadır. Mevzuundan bile nefsinin sesini bilemeyenler, onun sesini nasıl tanıyacaklar? Meselenin ehemmiyetini daha nasıl anlatalım, daha nasıl misallendirelim. Esed için mücahid diye bağıran “kör akıllı”ların mesuliyeti de “fikir adamlarında” değil mi? Fikir adamları, hala, asıl iştigal alanları olan tefekkür faaliyetini nefsten arındırma usulünü bile keşfedememişken, Müslüman gençliğin (içlerinde fikir adamı müsveddesi bile var) bu tür savrulmaları nasıl önlenecek? Ağız dolusu konuşuyorlar ama ne derinlik ne işe yarar bir fikir… Bu hal neyin nesi? Siz kendinizde misiniz yoksa nefsinizde mi, yahu neredesiniz?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir