İSLAMCILIK MESELESİ-3-HAYRETTİN KARAMAN VE GANNUŞİ

İSLAMCILIK MESELESİ-3-HAYRETTİN KARAMAN VE GANNUŞİ
Hayrettin Karaman’ın İslam dünyasında (özel olarak Arap baharı ekseninde) meydana gelen gelişmelerle ilgilenmesi güzel. Oralardaki gelişmelerin İslami perspektiften değerlendirilmesi, hususiyetle de İslami dünya görüşünün tatbiki noktasındaki çabası takdire değer. İslami dünya görüşünün nazari çerçevesini oluşturma mecburiyeti, pratik gelişmelere ilgisiz kalmayı gerektirmez, devrim sürecinde belli merhaleleri aşmış, iktidarı şeklen de olsa ele geçirmiş ülkelerdeki İslami hareketlerin doğrudan muhatap olduğu İSLAM’IN TATBİKATI” meselesi dikkatlerden uzak tutulmamalıdır. Medyada bu hususa alaka gösteren tek kalemin Karaman olması dikkat çekicidir.
Karaman, 29.07.2012 tarihli, “Gannuşi’yi Doğru Anlamak” başlıklı yazısında, Tunus pratiğini tetkik etmeye Gannuşi’nin fikirlerini değerlendirerek devam ediyor. Gannuşi’nin fikirlerini Londra’da çıkan bir dergideki (El-Mecelle Dergisi) mülakatından takip ediyor. Öncelikle bu husustaki bir eksikliği tespit edelim. Arap-İslam coğrafyasındaki gelişmeleri hala batıdaki yayın organlarından takip ediyor olmamız tam bir felaket. Bu hadise Karaman ile ilgili değil, Türkiye ve Türkiye’deki Müslümanlar ile ilgili bir zafiyet. Müslümanların çıkardığı yayın organlarının (gazete, dergi vesaire) Washington, Londra gibi batılı merkezlerde muhabir veya temsilciliklerinin olduğu fakat Kahire, Şam, Cakarta vesaire gibi İslam ülkelerinin önemlilerinin merkezlerinde muhabir ve temsilciliklerinin olmaması çok vahim. Biz de mecburen İslam dünyasındaki gelişmeleri batılı yayın organlarından takip ediyoruz. Hayrettin Karaman’ın Arapçayı bildiği malum olduğuna göre, Gannuşi’nin açıklamalarını en azından internet üzerinden Arapça kaynaklardan neden takip etmediği sorusu ise önemli.
Gannuşi’nin Londra mahreçli bir yayın organına verdiği mülakatın, doğrudan İslami tatbikatı ihtiva etmesini beklemek çok doğru değil, o mülakatta aynı zamanda dünya siyasi dengelerini de gözeten umumi bir “dil” kullanılmış olması beklenir. Bu sebeple Gannuşi’nin, o mülakatta, İslami idrak derinliğini, tatbikat anlayışını tetkik etmek sıhhatli olmasa gerek. Bu türden çekincelerimizi mahfuz tutarak, Karaman’ın, Gannuşi’nin mülakatı ile ilgili değerlendirmeleri üzerinde çalışalım.
*
Hayrettin Karaman, bu yazısında, Gannuşi ile ilgili bir değerlendirme yapmaktan ziyade, Gannuşi’nin mülakatın naklediyor. Bu mülakat üzerinden de Gannuşi’nin “doğru anlaşılması” gerektiğini söylemeye çalışıyor. Gannuşi’nin “nasıl”, “hangi noktada” doğru düşündüğünü söylemiyor, bu hususlarda bir değerlendirme yapmıyor. Meseleye bu şekilde bakılınca Karaman’ın, Gannuşi’nin mülakatta söylediklerine katıldığı anlaşılıyor. Öyleyse mülakat metni üzerinde yapacağımız değerlendirme, hem Karaman hem de Gannuşi için geçerli olacaktır.
*
Gannuşi, laiklik ve Erdoğan’ın laiklikle ilgili açıklamasına dair bir soru üzerine şu cevabı veriyor;
“Gannûşî- O bu sözü Tunus’ta değil, Mısır’da, Türkiye’nin özel durumunu açıklarken söyledi; maksadı kendisinin müslüman ve islamcılığı ile laik bir devleti yönetmesi arasındaki çelişkiyi gidermekti (ikisinin arasını telif etmekti); Ben Mısır veya Tunus vatandaşlarının böyle bir telif (ara bulma) durumunda olmadıklarını düşünüyorum; çünkü bu iki devlet kendilerini ‘İslam Devleti’ olarak tanımlamaktadırlar.”
Cevaptaki Türkiye ile ilgili kısım ayrı olmak üzere, iki husus dikkate çekiyor. Birincisi, Gannuşi’nin laiklikle ilgili temel düşüncesi diğeri ise Arap ülkelerindeki (hususiyetle Mısır ve Tunus’taki) umumi kültürün, siyasi yapının laik olmadığı konusu… Özet olarak Gannuşi, sahip olduğu siyasi anlayışta laikliğe geçit vermeyen bir Müslüman… Karaman’ın da “Gannuşi’yi doğru anlamak” derken dikkat çekmek istediği nokta bu olmalı, satır aralarında göze çarpan fikir ise, “bakın Gannuşi, laik değil, Arap baharındaki gelişmeler, ana mecrası olan İslam’a doğru yol alıyor” şeklindedir. Bu tespit ise doğrudur. Mülakatta görülen diğer husus yani Arap ülkelerindeki devletlerin laiklik meselesi ile alakasını tespit etmesidir ki, özellikle Mısır anayasası (üstelik değiştirilecek olan anayasa) laik değildir. Zaten laik bir siyasi sisteme sahip olmayan ülkelerde yeniden kurulmaya çalışılan devletin laiklik üzerine oturtulması sözkonusu olmayacaktır. Bu işi İslamcı hareketlerin yapacağını beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. Allahsız diktatörler tarafından bile yerleştirilemeyen laikliğin Nahda ve Ihvan-ı Müslimin tarafından yerleştirileceğini söylemek, o ülkelerdeki halka, İslamcı hareketlere çok ağır bir hakarettir. Zaten Gannuşi, bir sonraki soruya verdiği cevapta konuyu tüm açıklığı ile ortaya koymakta ve şöyle demektedir; “Gannûşî- Tunus Devleti laik değildir; bu devletin dili Arapça, dini İslam’dır; o din ile alakasını kesmiş değildir. Bu sebeple siyasetini, kültürünü, ilişkilerini, her alanda, yöneticilerin ve yetkililerin anladıkarı dine uygun olarak yürütmeleri tâbiidir”.
*
Buraya kadar iyi, Gannuşi’nin prensip olarak laik olmadığını anlıyoruz lakin mülakatın ilerleyen safhalarında “laikliğin ne olduğu” hususu gündeme geldiğinde fikri zafiyet ortaya saçılıyor. Soru ve cevaba birlikte bakalım.
“Mecelle- Ama Tunus kamu oyunda, Partinizin iktidara gelmesi halinde şeriatı uygulayacağı korkusu var?
Gannûşî- Parti programımızda şeriatın tatbiki yok; önceliğimiz Tunus’ta, hiçbir ayrım gözetmeden bütün vatandaşların özgürlüklerini güvence altına alan gerçek bir demokrasiyi kurmaktır. Bizim inancımıza göre İslam kanunlarına insanların mecbur tutulmaları gerekmiyor; çünkü İslam’da zorlama yoktur, o iman ve ikna temellerine oturmaktadır… Ancak unutmamak gerekir ki, Tunus’ta Medenî kanunun bir bölümü ve aile kanunu şeriata dayanmaktadır. Tunus okullarında İslam ilimleri okutulmaktadır. Mescidleri yöneten bir Din İşleri Bakanlığı vardır; bütün bunlar gösteriyor ki, Tunus’ta devlet din ile ayrışmamıştır, dine önem vermektedir. İslam’da sema (Tanrı) adına konuşan bir kilise olmadığı için ne bizim partimiz ne de bir başkası İslam adına konuştuğun iddia edemez, İslam’ı yorumlamayı tekelinde tutarak farklı yorumları dışlayamaz. Çünkü Allah tarafından vekalet verilen (halife tayin edilen) bu hareket veya başkası, filan alim veya başka biri, falan kurum veya bir başkası değildir; Allah’ın halifesi ümmettir. Vazifesini ferdî veya heyetler tarafından yapılacak ictihadlarla bütün farklı görüşler, çatışmalar, ittifak veya ona yakın bir görüş birliği arayışları ile yerine getirecektir. Parlemento da bir ictihad kurumudur; medya, üniversite, düşünce kuruluşları da buna dahildir.”.
Gannuşi’nin cevabında, “doğrular” ile “yanlışlar” sarmaş dolaş. “İslam’da ruhban sınıfının olmadığı” istikametindeki düşünce, doğru ayar yapılamadığı zaman çok tehlikelidir. Ruhban sınıfının olmadığı doğru ama bu düşüncenin, İslam’ın temsil edilmesine engel olacak kadar genişletildiğini sık sık gördük. Bu durum, kimsenin İslam adına konuşma salahiyetinin bulunmadığı, öyleyse Müslümanlar adına konuşacak bir merciin de olmadığı noktasına taşındı. Müslüman fikir ve ilim adamları, Hıristiyanlığı tenkit ederken, “İslam’da ruhban sınıfı yoktur” ölçüsünü, çok hoyrat kullandılar ve nereye kadar gideceğini tahmin edemediler. Gannuşi’nin de hala aynı psikolojik organizasyon içinde bulunduğu anlaşılıyor. İslam adına konuşacak bir mercii yoksa, laiklikle bir alıp veremediğimiz olamaz, öyleyse neden mücadele ediyoruz, her Müslüman ferd kendi başına İslam’ı istediği gibi anlar ve yaşar, laiklik de (Türkiye’deki gibi baskıcı olmayanları) buna müsaittir.
İslam’da Allah adına konuşma salahiyetinin kimseye veya guruba verilmediği hususu, aynı zamanda Müslümanlar arasındaki “benim anlayışım sıhhatli, seninki değil” tartışmasının bir uzantısıdır. Gannuşi, meselenin bu tarafına daha ziyade dikkat çeken bir yaklaşım içinde görünüyor ki bu tavır doğrudur. Fakat bu düşüncelerle de olsa, İslam ve Müslümanlar adına konuşacak bir merciin bırakılmaması, doğru bir anlayış ve yaklaşım değil. Müslümanların birbiriyle fikri tartışmalarını “muayyen bir havzaya” almak ve aralarında ihtilaf çıkmasına mani olacak bir “usul” geliştirmek ihtiyacı açıktır ama bu ihtiyaç, temsil zafiyeti oluşturacak şekilde yapılmamalıdır.
Bahsini ettiğimiz problem ve ihtiyaç o kadar açık ki, Gannuşi bunun farkında. Farketmemek zaten çok ağır bir idrak zafiyeti olurdu. Gannuşi’nin bu problemi çözecek, bu ihtiyacı karşılayacak bir teklifi var. “Parlemento da bir ictihad kurumudur; medya, üniversite, düşünce kuruluşları da buna dahildir.”.
Gannuşi’nin teklifi biraz garip değil mi? Parlamento derken, demokrasiden sıyrılamamış, İslam’ın kendi öz tatbikatı, öz devleti atlanmış olmuyor mu? İslam’ın tatbikatını demokratik bir siyasi iklime emanet etmek İslami dünya görüşü sahibi olmamak manasına gelmez mi? İnsafsız ve ağır tenkitler mi yapıyoruz? Hayır. İnsafsız tenkitler yapıyor olsak şu ifadesinin peşine düşmez miyiz; “Parti programımızda şeriatın tatbiki yok; önceliğimiz Tunus’ta, hiçbir ayrım gözetmeden bütün vatandaşların özgürlüklerini güvence altına alan gerçek bir demokrasiyi kurmaktır.”.
Oysa Şeriat’ın doğrudan tatbik etmenin zorluğunu biliyoruz, bir geçiş süreci olduğunun, olması gerektiğinin farkındayız. Zaten üzerinde durduğumuz da, “vasıta sistem” meselesidir ki, ara dönemi yani geçiş sürecini yönetmenin nasıl olacağı üzerinde yoğunlaşmaktır. Nedense konu bir türlü acil ihtiyaç olan “geçiş dönemi”ne gelmemekte, halkı ve hayatı İslam’a taşıyacak vasıta sistem konuşulmamakta, buna ihtiyaç olduğu anlaşılmamaktadır. Meselenin özü bu olmasına, birçok problemin de görülmesine rağmen, konu, nasıl oluyor da bu noktaya gelmiyor, anlamakta zorluk çekiyoruz. Gannuşi, “tahmin ve belki de hayal bile edemeyeceği bir şekilde devlet ve iktidarı kucağında buldu ve pratiğin yoğunluğu ile istikametini tayin etmekte zorluk çekiyor” diyelim ve mazur görelim, Hayrettin Karaman hocanın bu hususlarda hiçbir tefekkür faaliyeti göstermediğini, gösteriyorsa kamuoyunun görmediğini nasıl açıklayalım? Oysa mesuliyeti tam olarak bu değil mi?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir