İSLAMCILIK MESELESİ-32-İBRAHİM KİRAS’IN ZİHNİ DAĞINIKLIĞI

İSLAMCILIK MESELESİ-32-İBRAHİM KİRAS’IN ZİHNİ DAĞINIKLIĞI
Murat Çizakça mülakatının İslamcılık meselesine ve tartışmasına tek bir faydası oldu, o da İslamcılık meselesinin iktisadi veçhesinin gündeme gelmesi, getirilmesidir. Nitekim İbrahim Kiras da bu mülakat üzerin İslam ve iktisat başlığı altında iki yazı yazdı.
İbrahim Kiras’ın 30.08.2012 tarih ve “Kapitalist İslam, sosyalist Müslüman” başlıklı yazısının girişi çok hoş. “İktisat iktisatçıların tekeline bırakılamayacak kadar mühim bir konu. Değerli iktisat profesörü Murat Çizakça’nın arkadaşımız Fadime Özkan’a verdiği ilgi çekici röportajı okuyunca bunu düşündüm.”
İbrahim Kiras, yazıya (meseleye) hoş bir giriş yapıyor ama girişinin muhtevasına uygun şekilde devam edemiyor. İktisat, iktisatçılara bırakılamayacak kadar mühim bir konu” tespiti, “külli” anlayışa sahip olmadan, “cüz’i” olanın idrak ve izah edilemeyeceği anlayışına geçit açmak için kullanılmalıydı, doğrusu buydu. Fakat Kiras, bu girişten sonra tam aksi istikamete savruluyor ve İslam’ın temel anlayışının dışında bir mantık örgüsüne (fikir örgüsü değil, mantık örgüsü) teslim oluyor.
“İktisadi konuların izahını iktisatçılara bırakmamalıyız çünkü iktisat toplumsal hayatın temeli. Hatta Marks’a göre toplumsal düzeni oluşturan hukuk, din, siyaset gibi ideolojik üst yapı kurumlarının dayandığı altyapıdır iktisat. Demek ki toplumu anlamaya çalışan bütün disiplinlerin ortak konusu. Tarihçiler için de, sosyologlar için de, siyaset bilimcileri için de bir toplumdaki iktisadi düzenin niteliklerinin anlaşılması toplumsal hayatın bütün boyutlarını anlamak için kilit derecede önem taşıyor.”
Bunu söylediğinizde, kapitalizm ve sosyalizm kulvarına girmiş olursunuz. Kiras’ın da Marks’a atıf yaparak ifade ettiği gibi, kapitalizm ve komünizm, insan ve hayatı baştan sonra iktisadi alana nispetle, oradaki deveran ile izah etmeye çalışır. İslam zaten bu noktada onlardan ayrılır, hayatın temel tanzim amili ve inşa edicisi iktisat değil ahlak ve hukuktur. Meselenin sıfır noktasında (orijininde, mihverinde) yapılan bu çapta bir açı hatası, milyonlarca kilometrelik ufuk alanını bir tarafa bırakın, birkaç metre sonra tamamen İslam’ın dışına çıkar.
Bu tespit ve kabulden sonra, her Müslümanın, fikren değil de “insiyaki” olarak gördüğü, görmek zorunda olduğu hususlara temas ediyor.
“Bizim de ister istemez bir parçası olduğumuz dünyadaki mevcut iktisadi işleyiş çerçevesinde iki temel yaklaşım var: Kapitalizm ve sosyalizm. Böyle olunca inandığımız dinin ya kapitalizme ya da sosyalizme yatkınlığından veya benzerliğinden söz etmek durumunda kalıyoruz. Oysa İslam’ın getirdiği özgün dünya görüşünün iktisat alanında da kendine ait bir bakış açısı ve temel prensipleri var. Bu bakımdan İslam bir tür kapitalizmdir demek de, bir tür sosyalizmdir demek de indirgemecilik.”
Tabii ki İslam’ın dünya görüşünün kendi iktisat anlayışı var. Bu anlayışın ilk kaidesi de, iktisadi sahanın, hayatın temeli olmadığı hususudur. İktisadi sahanın mühim olduğu doğru ama üst yapıları inşa edecek kadar mühim değil. Batıda, batı tarihinde, batı tefekkür mecrasında böyle olması, bizi ne kadar ilgilendirmelidir? Mevzuun kaynağında hata yapamayız, orada hata yaparsak tefekkür istidadımızı ve imkanımız kaybederiz. Batılı anlayışa sıkışır, onların malzemeleriyle düşünmeye başlarız.
İbrahim Kiras, bu hususlarda dikkat ve hassasiyet sahibi olduğunu gösteren tespitler yapıyor. Şu tespiti meseleye yönelişindeki hassasiyet ve dikkati göstermesi bakımından mühim…
“Bu noktada kendimize şu soruyu da sormamız lazım: İslam’ı kapitalizmle veya sosyalizmle bağdaşır göstermeye çalışmak, özünde, “üstün” medeniyet karşısında duyulan aşağılık kompleksinin ve özür dilemeci tutumun ifadesi olmasın?
Hayata bakışımızı belirleyen temel değerleri “paket halinde” Hıristiyan batı medeniyetinden alacaksak Müslüman olmaya ne gerek var? İslam’ın sadece şekil kısmını uygulayıp buna mukabil getirdiği bütüncül dünya görüşüne boş vermek ne kadar tutarlı?”
Bu düşünceler ve tespitler doğru. Fakat yazının girişinde İslam’ın “külli anlayışını” (kendi ifadesiyle bütüncül dünya görüşünü) kaçıran birisi için manidar değil mi?
*
İbrahim Kiras, bu yazısının hemen arkasından 31.08.2012 tarih ve “İslami kapitalizm: Dört köşeli üçgen” başlıklı yazısında, batı medeniyeti ve kapitalizm ile ilgili tarihi süreçlere dair bilgi veriyor ve yazıyı şöyle bitiriyor.
“Gelelim “kapitalist İslam” tartışmasına… İslam medeniyeti içinde teşekkül eden bütün kurumlar ve değerler gibi iktisadi değerler de başka bir medeniyete ait kurumlara ve değerlere indirgenemez.
İslam itikadı bir çeşit Hıristiyanlıktır diyebilir misiniz mesela? İslam’ın hukuk alanında ürettiği değerler için diyelim ki Roma hukukunun “orijinal, etik, çirkinleşmemiş halidir” denebilir mi? İslam estetiğinin sözgelimi Yunan sanat anlayışından hiçbir farkı yok mudur? Müslüman toplumların yapısı örneğin Avrupa’daki sosyal düzenin aynısı mıdır?
Bugün Avrupa burjuva medeniyetinin bütün dünya üzerinde fiili bir egemenlik kurmuş olması ve İslam toplumlarının da ister istemez bu medeniyet dairesinin içinde varlıklarını sürdürüyor durumda olmaları yine de İslam’ın özgün bir dünya görüşü olarak kendine ait birtakım değerlere ve ölçütlere sahip olduğu gerçeğini ortadan kaldırır mı? Bugün dünya üzerinde İslami anlayışa uygun bir iktisat düzeninin mevcut olmayışı İslam’ın iktisadi hayata dair (de) birtakım prensipleri olduğu gerçeğini geçersiz kılar mı?”
Soruların hepsi doğru fakat bunlar sadece soru. Akif Emre ile ilgili yazımızda bahsettiğimiz “soru sorma” meselesi burada da geçerli. Müslüman fikir adamları, dünyanın eşiğine gelip dayandığı yeni çağda sadece soru soramazlar, ciddi, derin, ihata edici izahlar yapmalılar. Eşiğinde bulunduğumuz çağ, tüm dünyanın yeniden inşa edileceği bir devirdir. Tüm dünyanın yeniden inşa edilmesinden bahsetmek, her mevzuun bakir olduğunu kabul etmektir. Bu gün hala dünyaya hakim ve yaygın olan batı kültür ve bilgisi, yeni çağdaki yeni inşa faaliyetinde, ancak duvarların dolgu malzemesi olabilir, her mesele yeniden izah, her müessese yeniden inşa edilmelidir.
*
Türkiye’de Müslüman fikir ve ilim adamları “el yordamıyla” düşünmeye çalışıyor. İslam’ın açık hükümleri karşısında patinaj yapamıyorlar ama mesele ince fikir işçiliğine geldiğinde felaket bir zihni kasırgaya yakalanıyorlar. Her biri her yazısında ve çalışmasında mutlaka bazı “doğru”lardan bahsettiği için, külli anlayışa sahip olma ihtiyacı (bundan ne kadar bahsedilse de) ortaya çıkmıyor. Doğruları sereserpe kullanmak, üzerine bir de “bütüncül dünya görüşünden” bahsetmek, meselenin anlaşıldığını göstermeye kafi midir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir