İSLAMCILIK MESELESİ-6-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIK TARİFİ

İSLAMCILIK MESELESİ-6-ALİ BULAÇ’IN İSLAMCILIK TARİFİ
Ali Bulaç, Zaman gazetesinde yayınlanan 21.07.2012 tarih ve “İslamcılık Nedir?” başlıklı yazısı ile meseleye, tarif başlamış ve isabet etmiştir. Tarifi olmayan “şey” yoktur, tarifi olmayan fikir ise “hiç yoktur”.
Yazının girişinde, tarif meselesinin ehemmiyetine dair tespitler yapmakta, üzerinde ittifak edilen bir tarifin olmadığından bahsetmekte ve bir tarif teklif etmektedir. Bu yaklaşım doğrudur, her konuda olduğu gibi İslamcılık meselesinde de önce tarif gelir. Tarif edemediğiniz fikri, çerçeveleyemediğiniz için, “ne dediğiniz”, “neyi kastettiğiniz” belli olmaz. Diğer taraftan, tarifsiz bir fikirden bahsetmek, sınırları belli olmayan bir devlet kurmak gibidir ki, her gelenin tecavüzüne imkan tanır, yani tenkitlerin de tarifsiz ve usulsüz olmasına müsaade eder. Oysa hem fikrin beyanı hem de tenkidin muhatabını tayin için çerçeve oluşturmak (bir anlamda tarif etmek) zarurettir.
Ali Bulaç’ın tarif çabasındaki isabet, yaptığı tarifin muhtevasında da mevcuttur. Malum olduğu üzere, fikir ve ilim, tarifin tarifi ile başlar. İslam irfanının tarifin tarifi, harikuladedir; “efradını cami, ağyarını mani olmalı”. Ali Bulaç’ın tarifi de bu çerçeveye (tarife) uyuyor.
“İslamcılık, İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle “yeni” bir insan, toplum, siyaset/devlet ve dünya tasavvurunu, buna bağlı yeni bir sosyal örgütlenme modelini ve evrensel anlamda İslam Birliği’ni hedefleyen entelektüel, ahlaki, toplumsal, ekonomik, politik ve devletler arası harekettir. Başka bir deyişle İslam’ın hayat bulması, hükümlerinin uygulanması, dünyanın her tarihsel ve toplumsal durumunda İslam’a göre yeniden kurulması ideali ve çabasıdır.”
Özet olarak şu; İslam’ın, yeni çağda “dünya görüşünü” inşa etmek… Ali Bulaç, saydığı ve saymadığı unsurlarla bunu ifade ediyor. Tüm unsurları saymak zaten muhal… Meselenin özünü ifade etmek gerek. Ali Bulaç’ın tarifinin şümulü ve muhtevası ile ilgili herhangi bir tenkit gerekmez ama bir husus var ki, fevkalade önemli. Dil bahsi…
İslamcılık bahsine “sahip çıkan” yani kendini “İslamcı” olarak mevzilendiren, o merkezde tarif eden insanların makalelerinden anlaşılan “merkezi mevzuu”, İslamcılığın, İslam’ın dünya görüşü olduğu hususudur. İslamcılık cereyanının da, İslam’ın dünya görüşünü, içinde bulunduğumuz devirde yeniden inşa etme çabasında olduğu düşüncesidir. Konuya dışarıdan bakan veya konunun dışında mevzilenen (mesela Mümtaz’er Türköne gibi) yazarlar, tarif çabasından ziyade “teşhis” ile ilgileniyorlar. Bu tür kalemleri bir tarafa bırakarak konuya bakmak gerektiğinde, İslam’ın dünya görüşünü örmek ihtiyacı tüm fikir ve ilim adamlarında müşterek hususiyet…
İslam’ın dünya görüşünden bahsetmek, öncelikle dilini inşa etmek veya “inşa edilmiş hususi dilini” idrak etmekle kabildir. Dil bahsinde hassasiyet göstermemek, dil bahsini gündeme almamak, dil bahsini atlamak, dünya görüşü inşa çabasının akim kalmasına sebep olur. Bir fikrin (fikir yekununun, dünya görüşünün) “hususi dili” yoksa hiçbir şeyi yoktur. Bu o kadar öyledir ki, Kur’an-ı Kerim, (Haki Demir’in ifadesiyle) Arap lisan havzasında yeni bir “dil” oluşturmuştur. Bu manada Kur’an-ı Kerim’in lisanı Arapça, dili ise o lisan havzasında inşa ettiği “hususi dil”dir.
Mesela Ali Bulaç, İslamcılığı tarif ederken, “… politik bir harekettir…” ifadesini kullanmakla, İslam’ın siyasetinden bahsetmediğini farketmiyor. Politika, batı literatürünün (anlayışının, medeniyetinin, kültürünün vs) ürettiği bir “mefhum”dur ve mana hacmi hınca hınç o kültür tarafından doldurulmuştur. İslam’ın aynı zamanda “politik bir hareket” olduğunu söylediğinizde, batının, Batılılaşanların, batı tarafından üretilmiş olan bu mefhuma yığdığı mana yekunundan kurtulmanız kabil olmaz. “Mana ile suret” arasındaki münasebeti “konu başlığı” olarak bile gündemine almayan, dolayısıyla anlamayanlar, “dil bahsinde” lazım olan hassasiyeti geliştiremiyor.
Mesela “toplumsal” ifadesi, toplumda deveran eden, toplum ile gelişen muhtevaya sıkı sıkıya bağlıdır ama “İslam cemiyeti” terkibi veya ıstılahımızda olduğu gibi “içtimai” mefhumu, merkezi bir fikre bağlı insan kadrosunu ifade eder. Bir dünya görüşünün kendi dilini oluşturamaması, kendini inşa edememesidir. Istılah dediğimiz tabir, bir kelimenin mana yekununu, bir dünya görüşünün doldurması veya bir kelimenin mana hacmini bir dünya görüşünün işgal etmesi ve bu yolla o kelime üzerinde mülkiyet kurmasıdır. Mefhumlarınız (ıstılah haritanız) yoksa muhteva yekununuz kelimelerde kiracı olarak bulunuyor demektir. Bir dünya görüşünün, kendini (muhtevasını, mana yekununu) ilk gerçekleştireceği, “gerçek kılacağı” alan, dildir. Kendini dilde bile gerçekleştiremeyen bir dünya görüşünün, hayatta gerçekleştirme imkanı yoktur.
Ali Bulaç ve benzeri bir çok yazar, her nedense, “dil bahsini” hiç dert etmiyor. Bu cihetten konuya bakılınca, ülkedeki İslamcılık meselesinin temeli olan “dil bahsi” hala sahibini bekliyor. İslamcılık tartışmasının acilen dil bahsine gelmesi şart.
Dil bahsi ile ilgili ülkemizde tuhaf gelişmeler yaşanıyor. Cumhuriyetin başlarında gerçekleştirilmeye çalışılan “uydurukça”, şu anda asıl sahipleri tarafından bile kullanılmıyor. Uydurukça denilen ucube, bırakın İslam’ın muhtevasını taşımayı, Cumhuriyetin üretmeye çalıştığı hayatı ile taşıyamadığı için “sahipleri” tarafından hızla terkediliyor. Cumhuriyet Gazetesi yazarları bile uydurukçadan uzaklaşmaya, Osmanlıca tabirler kullanmaya başladılar fakat Müslüman fikir adamlarının bazıları hala yetmişli yılların “uydurukça temayülüne” kapılmış gidiyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir