İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ

İSLAMCILIK MESELESİ-7-DİL BAHSİ
İslamcılık meselesi, özünde bir İslami dünya görüşü bahsi ise, temel konularının ilki, “dil” olmalı. Dil bahsinden önce lisan bahsi ile ilgili düşüncelerimizi ifade edelim. Lisan, insani hayatın bidayeti ve altyapısıdır. İnsan suretinde yaratılan varlık, dil oluşmadığı takdirde “insanileşme sürecini” tamamlayamıyor hatta bu sürece giremiyor. Lisan, zihni evreni ve orada gerçekleşecek olan “düşünceyi” meydana getiren altyapıdır. Lisan yoksa insan nam varlıkta zihni evren oluşmuyor, dolayısıyla düşünce oluşmuyor, dolayısıyla akıl meydana gelmiyor. İnsandan aklı ve düşünceyi aldığınızda geriye kalan nedir? İnsan suretinde hayvan…
Lisan kendiliğinden oluşur mu? Yani insanlığın başlangıcına gittiğimizde, lisanın kendiliğinden oluşması mümkün müdür yoksa “öğrenilmesi” mi gerekiyor? Eğer lisan öğrenilmeden oluşmuyorsa, bir “öğreten” gerekiyor. İnsana dili kim öğretebilir? İnsandan daha aşağıdaki bir varlık çeşidinin bunu yapması kabil midir? İnsana lisanı öğretenin en azından insandan daha üstün bir varlık olması şarttır.
Temel kaynaklarımız (Kur’an-ı Kerim ve Hadis-i Şerifler) lisanın, ilk insan ve ilk peygamber olan Hz. Adem Aleyhisselama, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin öğrettiğini beyan buyuruyor. Bilindiği üzere Hz. Adem Aleyhisselama, “eşyanın ismi öğretilmiştir”. Temel kaynaklarımızda bulunan bu istikametteki beyanlar Müslümanlar için kafidir. Bununla beraber, tüm insanlığa (dünyaya) sunulacak olan İslami dünya görüşünün inşası için, lisan meselesini bir de akli kaynaklarla teşhis ve izah etmek gerekiyor. Lisanın, kendiliğinden oluşmayacağı, ancak öğrenilerek kazanılacağını akli kaynaklarla izah eden “tek yazı”, Haki Demir’in, “Sağırlar konuşmadıkça materyalizm fiyaskodur” başlıklı makalesidir. Sitede (www.fikirteknesi.com) yayınlanan bu makalenin özü, “doğuştan sağır olanların, duymadıkları (yani öğrenemedikleri) için, lisanın oluşmamasıdır. Literatürde “sağır-dilsiz” diye isimlendirilen bu insanlar, aslında dilsiz değiller, dilleriyle ilgili bir problemleri yoktur fakat “sağır” oldukları için, yani duymadıkları ve öğrenemedikleri için, konuşamamaktadırlar. Hz. Adem Aleyhisselam zamanına gidip, lisanın nasıl oluştuğunu anlama imkanı olmayan gayrimüslimler için, lisanın “kendiliğinden” oluşmadığını, ancak “öğrenme” yoluyla elde edilebildiğini gösteren “kesin delil” mahiyeti taşıyor. Lisanın kendiliğinden oluşmaması, ancak öğrenilerek elde edilebilmesi meselesi, aynı zamanda materyalizmi ve buna bağlı “yan düşünceleri”, mesela “evrim iddiasını” tamamen ortadan kaldıran bir delil mahiyetindedir.
Anlaşıldığı üzere, lisan, zihni evrenin inşa edilmesi veya oluşması için ilk şarttır ve bu şart yoksa zihni evren yoktur. Zihni evren yoksa insan yoktur. Bu sebeple lisan ve buna bağlı olarak dil bahsi, her meselenin başıdır, başındadır. Lisan ve dil bahsi ile ilgili sıhhatli, doğru, derin bir anlayış ve fikri olmayanların, hiçbir konuda söyleyecekleri bir fikirler yoktur. Canhıraş şekilde tartıştıkları fikirleri, aslında fikir değil, gevezeliktir.
*
Müstakil dünya görüşleri (aksülamel-reaksiyoner olmayan) kendine has bir mana yekununa sahiptir. Konu tabii ki suret, şekil, kalıp meselesi değildir. Esas olan “mana”dır ve dünya görüşü, teklif ettiği “mana yekunu” ile varolabilir. Aklın ve dikkatin manaya çevrilmesi, orada yoğunlaşması, onu ortaya çıkarması gerekir. Bu iş, her nasıl yapılabiliyorsa yapılmalıdır. Dil (veya her anlamdaki şekil) meselesi, “manaya” nispet edildiğinde teferruat gibi görünür. Bu durum, birçok şeklin değiştirilebileceğini veya yeniden üretilebileceğini gerçeğini gösterir. Mananın tecelli edebilmesi, tecelli edebilme imkanlarının oluşturulabilmesi için şekilleri sabitlememek gerekir. Ne var ki mesele dil bahsine geldiğinde, durum, tam aksine döner.
Dil bahsi, yobazlık derecesinde hassasiyet ve mukavemet gerektiren bir husustur. Bu hassasiyet, dilin gelişmesini engellemek şeklinde anlaşılmamalıdır, dil gelişebilir, geliştirilebilir ama azami hassasiyet ve dikkatle yapılması şarttır.
Dünya görüşünün mana yekununun tecelli edeceği ilk havza, “dil havzası”dır. Dil havzasını oluşturabilmek, mananın zuhur edebilmesinin ilk şartıdır. Suretini bulamayan mananın tecelli etmeyeceği malum olduğuna göre, dünya görüşü, mana yekununu bir havzaya boşaltmalıdır.
Dil, kelimelerden mürekkep bir lügat değildir, dil, mana mimarisinin kelimelerden örülmüş halidir. Kelimelerin bir kısmı basit manaları ihtiva eder, herhangi bir duvar taşı gibi, bir kısmı köşe taşlarını oluşturur mefhumlar gibi, bir kısmı kolonları oluşturur müesseseler gibi ila ahir. Tüm bunların toplamından ise mutlaka bir “mana mimarisi” çıkar, çıkmalıdır. Aksi takdirde ortaya çıkan bir mimari eser değil, moloz yığını olur. Bu çerçevede meseleye bakıldığında, dil, bizatihi dünya görüşünün kendisidir. Dil ile lisan arasındaki fark da tam olarak burada ortaya çıkar.
Dünya görüşü mana haritasını, dil ile kurar. Yollar, yönler, mecralar, havzalar dil ile oluşur. Dünya görüşünün dil coğrafyasına giren bir kişi, bu yolları izleyerek ana havzaya ulaşır, merkezi mevzua aşina, esas manaya vasıl olur. Eğer dil (mana haritası), ona muhatap olan kişiyi, dünya görüşünün merkezine, yani nihai maksada götürmüyorsa, harita oluşmamış, dil inşa edilmemiş demektir.
İslam’ı anlama ve anlatma çabasında olan bazı insanların kullandığı dil, İslam’ı anlatabilmek bir tarafa, tahrif edecek noktalara kadar varıyor. Mesela birisi “Kur’an öğretisi” diyor, (haşa) Marksist öğreti, Kapitalist öğreti vesaire gibi… Bu dili kullandığında farkına varmadan, İslam’ın temel esasını imha ediyor. Kur’an-ı Kerim neydi? “Mutlak bilgi”, “mutlak doğru”, “mutlak güzel”, “mutlak iyi”… Marksizm ile aynı dili kullanmak dili kullanmak, “mutlak doğru” olan Kur’an-ı Kerim’i, kategorik olarak aynı seviyeye indirmek değil midir? Biliyoruz, bu dili kullananlar, bunu kastetmiyorlar fakat meselenin ulaştığı nokta burası. Kur’an-ı Kerim bizim “imanımızdır”, başka filozofik kategorilere soktuğumuzda, temelimizi (bir manada imanımızı) dinamitlemiyor muyuz?
Dil bahsi, herhangi bir şekil meselesi değildir. Ruh ile beden gibidir, ruh ile bedenin imtizaç etmesi şarttır. İnsan ruhunu herhangi bir hayvana (muhal farz) yüklemekle o havyanı insan yapmak kabil midir? İnsani hususiyetlerin tamamı ruhta cem olmuştur, bu doğru fakat o ruhu kendi muhtevasına uygun olmayan bir bedene yerleştirmekle, o bedeni (havyanı) insanlaştırmak kabil olmaz.
*
Dünya görüşünün müşterek dili olur. İnsan kitlesine hitap etmenin yolu, müşterek dil ile kabildir. Bu sebeple dünya görüşü, inşa ettiği dilini, mensuplarına zerkeder. Bu vazife ve mesuliyet, dünya görüşüne mensup olan fikir, ilim ve sanat insanlarına aittir. Dünya görüşünün “münevver kadrosu”, münhasır ve müşterek dili konuşmak ve yaymak mecburiyetindedir. Her fikir adamının kendine has bir dil oluşturması, dünya görüşünün müşterek dilini umursamaması, “entelektüel bedevilik”tir. Bedevilik nedir? Bedevilik, küçük topluluklar halinde, “küçük hayatlar” yaşamaktır. Medineye (şehre) ulaşamamış, dolayısıyla medenileşememiş insan topluluklarına bedevi demiyor muyuz? Bu tarif çerçevesinde meseleye bakıldığında, bir dünya görüşüne mensup fikir adamlarının, müşterek dili kullanmak yerine, kendi dilini geliştirme çabası ancak “entelektüel bedevilik” olarak isimlendirilir.
Ülkedeki İslamcılık tartışmalarına bakıldığında ilk göze çarpan “müşterek dil” yokluğudur. Fikir ve ilim adamlarının kahir ekseriyeti, “dil bahsini” dert edinmiyor, dert edinenler ise “kendine has” dil oluşturma çabasına giriyor. Tam bir curcuna…
Calib-i dikkattir ki, tartışmalarda dil bahsi gündeme gelmediği, müşterek bir dil kullanılmadığı için, fikir tartışması zannedilen konuların birçoğu özünde “dil tartışmasıdır”. Fakat taraflar bunun farkında değil, fikir tartıştığını zannediyorlar ama dili tartışıyorlar. Aynı manaları farklı dillerle ifade ettikleri için, farklı düşündüklerini zannediyorlar, çok komik.
*
Asr-ı Saadette İslam, muhtevasını zerkettiği bir “mana dili” inşa etmiştir. Raşit Halifeler devri de “mana dili”nin devam ettiği ve hakim olduğu bir zaman dilimidir. Raşit Halifelerden sonra İslam, sistemlerini ve sistem dillerini inşa etmiştir. Mezhepleri ortaya çıkaran tefekkür kaynaşması, mesela hukuk dili, ahlak dili, edep dili, iktisat dili gibi sistem dillerini inşa etmiştir. Ondan sonraki dönem ise medeniyetler çağıdır ve medeniyet dili inşa edilmeye başlanmıştır. Medeniyet dilinin zirvesi, Osmanlıcadır.
Dil inşa etmek en büyük zihni faaliyettir. Hiçbir lisan inşa edilememiştir, tabii süreçlerle “ilk dilden” ayrışmış ve gelişmiştir. Osmanlıca, medeniyet dili olarak inşa edilirken, neredeyse bir lisan inşasına kadar ulaşmış olan tek misaldir.
Osmanlıca, kendini merkeze alarak, içinde bulunduğu ümmet haritasının (coğrafyasının) muhitindeki üç dili (Arapça, Farsça, Türkçe) toplamış, yeniden terkip etmiş, medeniyet çapında bir mana mimarisi inşa etmiştir. Hem İslam tarihinde hem de insanlık tarihinde bu çapta bir dil inşası misali yoktur. Arap lisanındaki o zenginlik ve derinliğin ne zaman, nasıl ve hangi süreçlerden sonra meydana geldiği hayret vericidir, buna mümasil, Osmanlıca da “inşa edilmiş” olmak cihetiyle hayrete şayandır. (Kaynak Haki Demir)
Dil bahsine devam edeceğiz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir