İSLAMCILIK MESELESİ-9-NAZARİYAT VE TATBİKAT

İSLAMCILIK MESELESİ-9-NAZARİYAT VE TATBİKAT
İslamcılık meselesini sıhhatli tartışmanın ilk şartı, fikir ile hareketi, nazariyat ile tatbikatı, fikir adamı ile hareket adamını birbirinden tefrik etmek, farklı tefekkür alanları olarak kabul etmektir. İman ile ameli, Müslüman ile günahkarı nasıl birbirinden tefrik ediyorsak, bu hususları da birbirinden tefrik etmek zorundayız. Bir farzı yerine getirmemekle o farzı inkar etmek arasındaki farkı unutmamalıyız.
İslam, merkezi muhtevasına bakıldığında, fikir ile fiili birbirinden tefrik etme temayülünde değildir. Mümkün olduğunca birbiriyle harmanlanmıştır, bunun muhafazasını, mümkün olduğu müddetçe şiddetle tavsiye etmiştir. Bu sebeple fikir ve fiilin terkibi ifadesi olan “ahlak” üzerinde şiddetle durur. Ahlak, muhteva olarak fikir, hareket olarak da fiildir ve her iki unsuru da cem eder. Bu cihetten bakıldığında, fikir adamı ile hareket adamının da aynı şahsiyette birleşmesini tavsiye eder. İlk misallerini de böyle vermiştir. Bu tespitlerdeki özü kaybetmeksizin, fikir ile hareket, nazariyat ile tatbikat, fikir adamı ile hareket adamını birbirinden tefrik ederek değerlendirmeliyiz. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, her alanın tahsilini ve idrakini bir ömre sığmayacak kadar bilgi ile teçhiz etmiştir.
İçinde yaşadığımız çağ, hem İslami ilimlerdeki bilgi müktesebatı cihetinden hem de çağdaş bilim disiplinleri cihetinden, tüm ilimleri ve tatbikat disiplinlerini bir kişinin tahsil etmesini imkansız hale getirmiştir. İslam irfan müktesebatı, bin yıl önceki birikimle mukayese edilemeyecek kadar büyümüştür. Bu vakıa karşısında, bir insanı her şeyden mesul tutmak, fikir ahlakı ile telif edilemez.
Müslümanlar, tarihlerinde hiç olmadığı kadar “müşterek çalışmak” ve “müşavere usulünü” kullanmak ihtiyacı ile karşı karşıyadır. İhtisaslaşmanın tabii ve zaruri neticesi olan bu durum, mesuliyet haritasını doğru çıkarmayı ilzam eder. Artık fetvaların bile şahıslar tarafından değil, şuralar tarafından verilmesinin zaruri olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Öyleyse müşavere usulüne uygun müşterek çalışma imkanları, müesseseleri oluşturmakla mükellefiz.
*
Fikir ve ilim adamları İslamcılığın muhtevasını (İslami dünya görüşünü), hareketlerden ve hareket adamlarından müstakil olarak inşa etmelidir. Türkiye’de (ve İslam coğrafyasında) ne yazık ki gelişmeler, fikir adamları merkezinde değil, hareket adamlarının ekseninde gerçekleşiyor. Fikir, hareketi takip ediyor, oysa tam aksi olmalıydı, hareket fikri takip etmeliydi. Türkiye misalinde görülen o ki, fikir adamları, Akparti hareketini takip ediyor. Maalesef itiraf etmek zorunda olduğumuz husus, hareketlerin fikir adamlarını aştığı, geçtiği, onları peşinden sürükleyecek kadar mesafe katettiği bir devirde yaşıyoruz. Bu durum, hareket adamlarının maharetinden mi yoksa fikir adamlarının zafiyetinden mi belli değil, belki de ikisi de mevcut.
Fikir adamları bazen kabul ederek, bazen tenkit ederek, hareket adamlarının peşinden gidiyor. Hareketlerin ve hareket adamlarının tenkit ediliş şekline bakıldığında, fikir üretiminin de onlar tarafından yapılması gerektiğine inanılıyor. İslamcılık tartışması başlamadan önce yer yer görülen bu durum, İslamcılık tartışmasıyla apaçık ortaya çıktı. Tayyip Erdoğan’dan, Muhammet Mursi’den, Raşit Gannuşi’den beklenenler, fikir adamlarının yapması gerekenlerle birebir örtüşüyor. Bu tuzağa düşenler, sıradan insanlar değil, bizzat fikir ve ilim adamları. Halk, peşinden gittiği bu adamlardan her şeyi bekler, onların beklemesini dert etmeyiz ama fikir adamları bunu yaparsa, sıhhatsiz bir durum var demektir.
Tayyip Erdoğan veya Akparti hareketinden İslamcılığın muhtevasını üretmesi, o muhtevaya uygun davranması nasıl beklenir? Türkiye’yi idare etmeyi, kabile idare etmekle karıştırmaya mı başladık ne? Erdoğan’ın imza atmaktan, görüşme yapmaktan, hükümet tatbikatlarını takip etmekten (vesselam devleti idare etmekten) düşünmeye vakti kalır mı? Muhal farz bol bol vakti kalıyor, iyi de Erdoğan fikir adamı mı ki, ondan fikir üretmesi hem de bir dünya görüşünün muhtevasını dolduracak çapta fikir üretmesi beklensin. Tam bir komedi…
*
Tefekkür mecrasını siyasi mecradan (umumi olarak tatbikat alanlarından) müstakil hale getiremememizin neticeleri ağırlaşıyor. Bu problem, acil meselelerimizin ilk sırasına yükseldi. Baştan beri tefekkür mecrası fikir adamları tarafından açılamadığı, beslenemediği için, kah Erbakan, kah Erdoğan, kah başka bir hareket adamı kıyasıya tenkit ediliyor. Tabii ki tenkit edilmeli ama her insan kendi alanında tenkit edilmelidir. Fikir adamları, açamadıkları, sulayamadıkları, besleyemedikleri tefekkür mecrası için nefs muhasebesi yapmıyor, birbirini, bu husustaki zafiyetlerinden dolayı tenkit etmiyor fakat “günah keçisi” bulmuş gibi hepsi hareket adamlarına saldırıyor. El insaf…
İslami dünya görüşünü inşa etmek, tatbik edilebilir müessese numuneleri üretmek fikir adamlarının mesuliyetindedir. Bu mesuliyeti üstlenmeyen, bu çerçevede üretim yapmayan kişi, zaten fikir adamı değildir. Fikir adamı olmayan, olamayan kifayetsizlerin fikir piyasasını zehirlemesine müsaade etmemek gerekmez mi?
Hiçbir fikir adamı, İslami dünya görüşü, İslam medeniyet tasavvuru, İslami hayatın müesseseleri bahislerinde bir üretim yapamadığı için dertlenmiyor, bu konuda yetersiz kaldığını itiraf etmiyor. Aksine, ağzı dolusu konuşuyor, çalakalem yazıyor. Her biri de, dünyadaki en büyük fikir adamı gibi tafra satıyor, tavır takınıyor.
*
Fikir adamlarının kendi sahasına sahip çıkması gerekirken, tam aksi istikamette tavır takınıp, kendi yapmaları gereken işleri hareket adamlarından beklemeleri garip değil mi? Bu durum nasıl izah edilebilir? Çünkü fikir üretemiyorlar, çünkü kendi sahalarını dolduramıyorlar, çünkü kendi sahalarının mesuliyetini yerine getiremiyorlar. Ve tenkit etmenin şehvetine kapılıyorlar.
İslami dünya görüşüne dair, İslam medeniyet tasavvuruna dair, İslam’ın her alandaki alt sistemlerine dair fikir üreten bir mütefekkir, hareket adamlarının bu sahayı işgal etmesine müsaade etmez. Hem tabii olarak müsaade etmez hem de mesuliyeti gereği müsaade etmez. İslam’ın varlık telakkisi, insan telakkisi, hayat telakkisi, bilgi telakkisi, ferd ve cemiyet anlayışı, siyaset ve devlet anlayışı, inşa-muhafaza-tecdit fikri, medeniyet tasavvuru üretebilen veya bu hususlarda kalem oynatabilen bir mütefekkir, nazari üretimi olmayan hareket adamlarının bu sahalara girmesine göz yumar mı?
*
Fikir adamları kendi sahalarına sahip çıkmalı, sahalarının gereğini yapmalı, yoğun bir üretime girmelidir. Nazari üretimi tatbikatın zararlarından müstakil kılmalı, özellikle siyasi mecranın zikzaklarına teslim etmemelidirler. Birbirleriyle gazete köşelerinden tartışmak yerine, müşterek tefekkür havzaları oluşturmalı, fikir üretimini sohbet, müzakere, fikir teatisi şeklinde gerçekleştirmelidirler. Münakaşanın kaçınılmaz olduğu şartlar zuhur edebilir, bu durumda tartışmaktan imtina etmemelidirler ama esas usulün sohbet olması, müşterek fikir üretiminin rüknündendir.
Alan sahiplenmesinin bazı zararlı hususları davet edeceği vakadır. Mesela tefekkür faaliyeti ile entelektüel meşgaleyi (aslında gevezeliği) birbirine karıştırmak gibi… Mesela, nazari saha ile tatbiki saha arasındaki illiyet irtibatını, gerçeklik bağını koparmak, aradaki mesafeyi açmak gibi… Mesela fikir adamlarını hareket mesuliyetinden, hareket adamlarını tefekkür mesuliyetinden uzaklaştırmak gibi… Her iş gibi alan sahiplenmesinin de bu ve başka problemleri var. Problemden kaçmak, meseleyle ilgilenmemek şeklinde olamaz. Bu problemlerin zuhuruna imkan tanımamak, zararları doğmadan boğmak, muhtemel faydaları çoğaltmak gerekir.
Tefekkür faaliyeti ile entelektüel meşgaleyi birbirinden tefrik eden husus, tefekkür faaliyetinin ahlaki bünyede deveran etmesidir. Ahlak, fikir ile fiilin hemhal olması, birbirini beslemesi, birbirini tahrik etmesi için en uygun bünyedir. Entelektüel meşgalede bu hususiyet yoktur. Entelektüel meşgale, bizatihi ahlaksızdır, ahlak üretmez, ahlak içinde devinmez, ahlaka riayet etmez. Çünkü batının entelektüel müktesebatı, fikrin ahlaktan bağımsızlığını gerektirir, bunu da “düşünce hürriyeti” olarak piyasaya pompalar.
Fikir ile hayal arasındaki sınırı tayin eden husus, fikrin, tatbik edilebilir neticeler, verimler, eserler meydana getirmesidir. Tefekkür faaliyeti kendi alanında gerçekleştirilmelidir ama tatbikatı hedeflemelidir. Aradaki mesafenin açılmasına müsaade etmemeli, bir taraftan “saf fikir” üretirken, diğer taraftan tatbik edilebilir fikirler üretmelidir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir