İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR,”DÜŞÜNCE AJANI”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-2-BİLAL SAMBUR, “DÜŞÜNCE AJANI”
İslamcılık tartışmasını başlatan Ali Bulaç, Zaman gazetesi yazarı, işin ilginç tarafı, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin kahir ekseriyeti de Zaman gazetesinden çıktı. Üstelik Zaman gazetesi, İslamcılık tartışmasının merkezkaç kuvvetlerinin hayat alanı oldu. Sanki İslamcılık meselesine ve tartışmasına cepheden tavır alan, bu tartışmayı doğmadan boğmak isteyen, İslamcılık cereyanının da yeniden canlanmasını engellemeye çalışan bir mevzi kazmaya başladı. Gerçekten böyle midir yoksa bunlar bizim yanlış anlamalarımız mıdır bilinmez. Yanlış anlamış olmayı gazetenin genel yayın yönetmeninden daha fazla arzu ederiz. Ümit ederiz ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanmasına müsaade ettiği yazılar “hususi” bir seçim neticesi değildir de, tartışmaya katkıda bulunma düşüncesinden kaynaklanıyordur.
Düşünceye yol açmak, tartışmaya katkıda bulunmak, “bir de bu boyutu var” türünden bir açılım sağlamak mıdır yapılanlar? Doğrusu karar vermek zor, ne var ki karar veren biri var; Yusuf Kaplan… Yusuf Kaplan son yazısında, gazete yönetimini Fethullah Hoca’ya şikayet ederken, Bilal Sambur gibilerinin yazılarını, “düşünce sınıfından” saymıyor, tam bir hezeyan kabul ediyor. Bu tavrıyla da doğrusu isabet kaydediyor.
*
Bilal Sambur, 19.08.2012 tarihli yazısında, falso yapmaya hiç vakit kaybetmeden, başlığında başlıyor; “İslam, İslamizmden Ayrılmalı”. Yazının başlığı, muhtevasını tamamen özetliyor, aslında sadece başlığı atsaydı ve başka bir şey yazmasaydı da zaten konu anlaşılmış olacaktı. Fakat anlaşılan o ki, Bilal Sambur’un falso yapma istidadı çok yüksek. Muhtemelen editörün seçimi olan, yazının başlığı altındaki “spot”ta, şu ifadeler dehşet;
“İslam, insanlığın büyük ve köklü dinlerinden biridir. Din olarak İslam, insanlığın dindarlık tecrübesine büyük katkılarda bulunmuştur. Ahlak, değer, kültür ve maneviyat alanlarında İslam, insanlığı zenginleştirmiştir.”

Bu ifadeden ne anlaşılır? Dünyada (insanlığın) dinleri var, o dinlerden biri de İslam’dır ve bu İslam, insanlığın dindarlığına katkıda bulunmuştur. Düşünceye bakın; Hıristiyanlık, Musevilik gibi dinlerin oluşturduğu ahlak, değer, kültür, maneviyat alanlarında oluşturduğu tecrübe birikimini zenginleştirmiştir. Yani din tek değil, hak ve sahih din sadece İslam değil, dünyada “dinler” var bunlardan biri de İslam. Yani İslam, en kıymetli konusu olan, o olmadan hiçbir kıymeti kabul etmediği “iman” “LA” ile başlamıyor mu? Bunun manası nedir? Tüm dinleri, inançları, kültürleri, ahlak sistemlerini, değer nispetlerini yerle bir eden, zemini tasfiye ve tesviye eden bir beyan değil midir? Şimdi uzun uzun tevhid dersine mi başlayalım? İslam’ın özü iman, imanın özü de tevhid değil midir? Tevhidin dışına çıkan, taşan, savrulan bir insanın, İslam’dan bahsetmesi mümkün müdür?
Tevhidi kaybeden, hatta tevhid hassasiyetini kaybeden bir insan, İslam’ı, İslam dışı kaynaklardan anlamaya başlamıştır. İfadelerinde tevhidi umursamadığı açıkça görülen, tevhide ait hiçbir hassasiyet sezilmeyen Bilal Sambur, yazısının ilerleyen kısmında, İslamcılığı, İslam dışı kaynaklardan beslenmekle itham ediyor.
“İslamcılık, İslam’ın özünden kaynaklanan, İslam’ın saf ve otantik bir hali değildir. İslamcılık, modern dönemde Müslümanların içinde bulunduğu sosyal, dini, kültürel ve dini durumu modern bir perspektifle okuyan, Batı’ya, modernizme, sekülerleşmeye eleştiriler yönelten din dışı bir ideolojinin adıdır. İslamcılığın kaynakları çoğunun iddia ettiği gibi İslami kaynaklar değildir. İslamcılığın sekülerleşme, modernite ve Batı hakkında söylediklerinin neredeyse tamamının farklı ideolojilere mensup kişiler tarafından ifade edildiğini söyleyebiliriz. Başka bir ifade ile İslamcılık, İslami kaynaklardan değil, İslam dışı kaynaklardan beslenen seküler bir yaklaşımdır.”
İslamcılığın temel tezinin “Kur’an ve Sünnet”e dönmek olduğunu ya okumamış veya okumuş anlamamış veya tüm bunların dışında tam bir “dezenformasyon” çabasına girmiş halde. İslamcılık cereyanı, fikir akışı, düşünce havzası belki de birçok cihetten eleştirilebilir ama asla Bilal Sambur’un eleştirdiği boyuttan değil… Bu asla bir fikir olamaz, çıplak bir “iftira”dır. İslamcılık tartışmasının bu noktalara kadar varacağı, insanlar için bu çapta bir test oluşturacağı hiç kimsenin aklına gelmezdi. Ali Bulaç, tekrar sağol…
Bilal Sambur, fikir adamı değil. İsminin önünde “Doç” titrinin bulunması, algı ve anlayışları yanıltmasın. Zihni evreni ve o evrende mayalanan “mantık örgüsü”, bir fikir üretmeye müsait değil, muhtemelen bu yazıyı yazması için kendi zihni evreni tarafından veya dışarıdan “tetikçi” olarak vazifelendirilmiştir. Aynı paragraf içinde, İslamcılığın, “modernleşmeye, sekülerleşmeye karşı eleştiriler yönelten bir ideoloji” olduğunu söyledikten sonra, cümlenin devamında ve birkaç satır aşağıda, İslamcılığın, din dışı seküler bir ideoloji olduğunu söylüyor. Aynı cümle içinde bu ifadeleri kullanabilmek için, “özel bir eğitim” almış olmak gerekmez mi?
Bilal Sambur’un hakkını yemeyelim. Kendinin de dahil olduğu düşünce piyasasında, birçok fikir adamının(!), aynı paragraf içinde, kendi kendisiyle çeliştiği vaka sayısı az değil. Çelişkisiz bir fikir yekunu üretmek ise fevkalade zor. Fakat konu, fikir olduğu kadar da “hassasiyet” meselesidir. Bazı Müslümanların (kendisi gibi) İslam’ı anlama konusunda zafiyete düştükleri, kifayetsiz kaldıkları, çelişkilerden kurtulamadıkları vakadır ama hiçbir Müslüman fikir adamının, bu topraklarda, İslam’ı anlama çabasıyla “dindışı” bir ideoloji ürettiğinin misali yoktur. Zaten hiçbir Müslüman fikir adamına böyle bir isnat ve iftirada bulunmak, İslami hassasiyetin semtine uğramaz. İslamcılık cereyanının ilk müelliflerine bakıldığında, Bilal Sambur’un yaptığı iş, tam bir dezenformasyon, tam bir iftira, tam bir fitne gayretidir. Ali Bulaç, bu tartışmayı başlattığın için ne kadar sevap kazandığını hayal bile edemezsin. Bu tür düşünceleri ve adamları bu kadar hızlı ve bu kadar derinden deşifre edecek bir formül yoktu kimsenin elinde.
*
Bilal Sambur’un yazısından anlaşılan, “düşünce adamı” değil, “düşünce ajanı” olduğudur. “Düşünce ajanlarının” en önemli özelliği, nazari doğruları veya herhangi bir doğruyu yanlış hükümleri için eğip bükmek, kırıp dökmek, eksiltip çarpıtmak yoluyla gerekçe üretmektir. Bir doğruyu alırlar, onu gere gere bir noktaya kadar çekiştirirler, gerekirse bazı yerlerini kıra kıra lazım olan “gerekçeyi” oluştururlar.
Şimdi sıkı durun; “İslam, bütün peygamberlerin tevhid ilkesi etrafında insanlığa tebliğ ettikleri fıtrat dininin adıdır. Hiçbir peygamber İslamizmi veya İslamcılığı tebliğ etmemiştir.”
Düşünce örgüsüne bakın, bu iki cümledeki beyan, “nazari doğru”nun ifadesidir. Bu nazari doğruyu, tüm yazısının gerekçesi olarak kullanıyor. Sanki herhangi bir Müslüman fikir adamı, “Peygamberler İslamcılık tebliğ ettiler” demiş gibi. Oysa İslamcılık, İslam’ın tamamını, eksiksiz ve fazlasız olarak doğru anlama çabasıdır. Yani İslamcılık, Cenab-ı Allah’ın vahyini, Hz. Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin sünnet ve hadislerini, sahih, toplu, eksiksiz anlama çabasıdır. Kendisi (aşağıda anlatıldığı üzere) İslam’ı parçalayıp bir kısmını alıp bir kısmını dışarda bıraktığı (hala reddediyor demeye dilimiz varmıyor) için, İslam’ın tamamını, eksiksiz şekilde anlama çabasını idrak edemiyor. Bilal Sambur, yazısının birçok yerinde, bir doğruyu alıp, kendi yanlış fikirlerine gerekçe yapıyor.
*
Bilal Sambur, İslam’ı, hakikatinin tecelli edeceği “büyük ufuklardan” tecrit etmek için elinden geleni yapıyor. Buyurun, kendisinden okuyalım;
“İslamcılığın hep büyük ütopyaları oldu. İslamcılık olarak nitelenen ideolojiye baktığımızda özellikle İslam Birliği, İslam Devleti ve İslam Medeniyeti gibi büyük kavramları gündeme getirmektedir. Bu kavramları romantik, idealist ve ütopik olarak nitelenebilecek bir şekilde kullanmasına rağmen İslamizm, İslam Birliği, İslam Devleti ve İslam Medeniyetinin ne olduğuna dair şimdiye kadar tatmin edici hiçbir anlamlı entelektüel birikim ortaya koymamıştır.”
İslam devletini, İslam birliğini, İslam medeniyetini “ütopik” şekilde tavsif etmek, oryantalistlerin bile cüret edemediği bir işti. Tarihte çok sayıda medeniyet kurmuş olan İslam’ın, bu iddialarından vazgeçmesini isteyenler, İslam medeniyetini tasfiye eden batılılar değil miydi? Batının dışarıdan (doğrudan) taarruz gücünü kaybetmeye başladığı bir konjoktürde, aynı misyonu içeriden birilerinin üstlenmiş olması, ne çapta bir faciadır. Ahmet Selim’de gördüğümüz bu “ütopist” yakıştırması, zaman gazetesi çevresinde münferit değil anlaşılan.
İslamcıların, İslam devleti, İslam birliği, İslam medeniyeti konularının içini dolduramamaları başka bir hadisedir, İslam’ın bu iddialarının hafife alınması başka bir hadise… İslamcıların bu çapta bir muhteva üretememeleri, nazari alanda ve anlamda doğru olan bu hedefleri, yanlış kılmaz. Pratiği gerçekleştirilememiş olan nazariyatın yanlış olduğunu söylemek, Müslümanların işi değil. Bu mantıkla hareket edildiğinde, bugün tatbik etmeye gücümüzün yetmediği İslami hükümlerin “yanlış” olduğunu düşünmeye başlarız ki, mesela faizin (haşa) haram olmadığını söylemek zorunda kalırız. Gerçi Bilal Sambur, “Bir din olarak İslam, insanlara ahlak, maneviyat ve inanç alanlarında doğru yolu göstermek şeklinde bir misyona sahip olduğunu söylemektedir.” derken, İslam hukukunu saymadığına göre, faizin haram olmadığını düşünüyor da olabilir mi?
Tüm bunları söylerken, İslam’ı, dünyanın ve hayatın “aktörü” olmaktan çıkararak, (Allah muhafaza) bir kültürel renk, bir garnitür, bir çeşit haline getiriyor. Bu yaklaşıma bakınca, dinde reformun kılık değiştirmiş kaç çeşidi olduğunu hayretle müşahede ediyoruz.
*
Bir kıymetin, varlığın, vakıanın özü vardır, ne var ki özün en açık tezahürü, o şeyin “bütünlüğüdür”. İslam’ın özü (hakikati) iman ve tevhiddir. Fakat bu hakikatin en net tezahürü, onun “bölünmez bütünlüğüdür”. İslam, tek kelime eksiltilemez, tek kelime artırılamaz, tek kelime değiştirilemez. Hz. Ömer Radiyallahu anh’ın ifadesiyle, “Nun harfinin noktasına dünya asılsa, aşağıya indirilemez” yani be harfi yapılamaz. İslam’ın iki ana kaynağından bir harf bile inkar edilemez, reddedilemez, ihmal edilemez, hafife alınamaz. Düşünce ajanlarının bir görevi (ve alameti) de, İslam’ın bir kısmını alıp, onun üzerine yoğunlaşıp, diğer kısımlarını dikkatlerden ve idraklerden uzak tutma çabasıdır. Bilal Sambur da tam olarak bunu yapmaya çalışmakta, İslam’ı şöyle tarif etmektedir; “Bir din olarak İslam, insanlara ahlak, maneviyat ve inanç alanlarında doğru yolu göstermek şeklinde bir misyona sahip olduğunu söylemektedir.”. Bu tarifi de, bizzat İslam’ın yaptığını iddia ederek, Müslümanlara, Müslüman fikir adamlarına iftira attığı gibi, İslam’a da iftira atıyor. Seksen yıldır Kemalist düşüncenin halka ve Müslümanlara, “İslam, vicdan işidir, yeri orasıdır, ahlak ve maneviyatınızı oradan alabilirsiniz ama başka bir şeye karışmamalısınız” türünden yaptığı propagandalarının aynısı. Bu propaganda, asırlarca da “oryantalistler” tarafından tüm İslam dünyasına karşı yapılmıştı, anlaşılan o ki, artık oryantalistleri ülke sınırları içinde aramamız gerekiyor.
Düşünce ajanı, İslam’ı bu şekilde eksilttikten sonra İslamcılara yönelik şu ithamda bulunuyor; “Ancak İslamistler, İslam’ın doğru yolu gösterme misyonunu yeterli görmemekte, insan hayatının her alanını kontrol ve yönetme iddiasında bulunmaktadırlar. İslamistlerin, İslam’ı ‘tamamlanmış bir din’ olarak değil de ‘bütüncül bir dünya görüşü’ olarak tanımlamalarının arkasında insan hayatını kontrol ve yönetme amacını din adına meşrulaştırma arzusu bulunmaktadır.”
Doğrusu bu kadar cüretkarını görmemiştik. “Bütüncül bir dünya görüşü”nü eleştiriyor adam, bunu da “İslam’ın tamamlanmış bir din” olduğu hakikatine dayandırıyor. Hakikat bu kadar tersyüz edilebilir mi? Bütüncü bir dünya görüşünün gerekçesi zaten “tamamlanmış bir dine” sahip olmamız. Tamamlanmış din, tamamlanmış bir dünya görüşünün kaynağıdır. Fakat düşünce ajanı, “tamamlanmış dini”, kendi zihni evreninde eksilttiği için, tabii olarak bütünlük arzeden bir dünya görüşüne yabancı kalıyor. Kendi içinde ürettiği “derin çelişkiyi” İslamcılara (üstelik İslamist diyerek ayrıca hakaret ederek) yüklüyor ve onları bu çelişkiden dolayı eleştiriyor. Aslında kendi kendini eleştiriyor ama bunun farkında değil veya farkında ama “düşünce ajanlığının” gereğini yapıyor.
*
Bilal Sambur’un yazısı için çok uzun bir makale yazmak gerekir mi? Zaten uzun olmadı mı? Düşünce ajanının yazısını okurken, “imanın hassasiyeti” köpürüyor ve dayanılmaz hale geliyor. Yazılacak çok şey var ama insanın sabır taşı çatlıyor ve maneviyatına zarar vermeye başlıyor. Bu kadarıyla anlaşılmayan, ne kadar yazılırsa yazılsın anlaşılmaz zaten.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir