İSLAMCILIK MESELESİ-13-TARTIŞMADA ÇERÇEVE EKSİKLİĞİ

İSLAMCILIK MESELESİ-13-TARTIŞMADA ÇERÇEVE EKSİKLİĞİ
İslamcılık meselesini baştan beri dikkatle takip ediyoruz, ümitle tartışmanın ana mecrasına dökülmesini, dünya görüşü inşası ve medeniyet tasavvuru meselesine gelmesini bekliyoruz. Fakat tartışma kah ismiyle ilgili noktalara savruluyor, kah Müslüman-İslamcı taksiminin etrafında dolaşıyor, kah sığ bazı tespitler üzerinde devam ediyor. Özellikle Ali Bulaç’ın “ihata edici” olduğunu düşündüğümüz tarifinden beri tartışmanın dünya görüşüne gelmesi gerekirken, meselenin özünün bir türlü ortaya konulamaması, tartışmayı kısırlaştırıyor.
Her şey birbirine karışmış durumda. Çünkü çerçeve yok, merkez ile muhit belli değil, nispet noktalarını üretemiyoruz. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız, İslami dünya görünün mevcut olduğu düşünülüyor ve bu bahse girilmiyor sanki. Eğer böyle bir kanaat varsa, İslamcılık isimlendirmesine ve hareketine neden ihtiyaç duyuyoruz ki? “İslamcılık” isimlendirmesi, İslami dünya görüşünün yeniden örülmesi ihtiyacına işaret etmiyorsa, tartışılan konu nedir? Biz neyi tartışıyorduk?
Tartışmadaki sıhhatsiz noktaların tamamına yakını, meselenin dünya görüşü çapında, çerçevesinde, hassasiyetinde yürütülmemesidir. Her yazarın her yazısında doğrudan olmasa da, dünya görüşüne atıf yapıldığı dikkatten kaçmıyor. Bu noktadan bakıldığında, meselenin dünya görüşü çerçevesinde tartışıldığını düşünmemiz gerekiyor. Fakat buna rağmen meselenin merkezi (dünya görüşü) bir türlü manşete çekilmiyor, bir türlü çerçeve oluşturulmuyor, bir türlü sıhhatli mecraya dökülmüyor. Çerçeve oluşmayınca verimli olması da beklenmez.
*
Tartışmanın dünya görüşü merkezine bir türlü gelmemesinin sebebi ne olabilir? Dünya görüşü çapında tartışılamaması veya meselenin bu çerçevede ortaya konulamaması, sanki vukufiyet, dolayısıyla kifayet, dolayısıyla idrak derinliği ile ilgili olabilir mi? İslamcılık tartışması başladığından beri, yazarların seviyesi belli olmaya başladı. Birçok fikir adamı, meselenin neresinde olduğunu, hangi derinlikte düşünebildiğini, hacminin ne olduğunu ortaya koydu. Yazılarındaki üsluba ve dile bakılırsa, kendileri meseleye vakıf oldukları kanaatiyle fikir beyan ediyorlar. Oysa umumi manzara, meseleyi dünya görüşü çapında ele alabilecek, ihata edici bir çerçeve oluşturacak, her konuyu yerli yerine oturtacak çapta ve derinlikte bir fikir adamı olmadığını gösteriyor.
Fikir adamları, gazete köşelerinde, günlük yazılarla zaman geçiriyorlardı. Yazılarının muhtevası umumiyetle temel meselelere temas etmiyor, bu sebeple gerçek seviyelerini göstermiyordu. İslamcılık tartışması açıldığında beri, fikir adamlarının hacmi ortaya dökülmeye başladı.
Sitemiz (www.fikirteknesi.com) yazarlarından Nurettin Saraylı, “Aman Allahım, Ahmet Selim Çıldırmış” başlıklı yazısının sonlarında şu harikulade tespiti yapıyor.
“İslamcılık tartışmasının başlaması fevkalade iyi oldu. Bu tartışmayla birlikte, kamuoyunda isim yapmış insanların kimliği ve seviyesi ortaya çıkmaya başladı. Ahmet Selim gibileri, İslamcılık tartışması başlamasa, bu konulara girmeyeceği için, fikri kimliğini öğrenme imkanımız olmayacaktı. İslamcılık tartışmasını başlatan (galiba Ali Bulaç idi) sağolsun, büyük bir iş yaptı.”
Gerçekten durum tam olarak bu değil mi? İslamcılık tartışması başladı da, kimin ne durumda olduğunu anladık. Böyle temel meselelerin tartışmaya açılmasına ne kadar çok ihtiyacımız varmış.
*
Dikkat çeken nokta, Türkiye’de İslamcılık meselesi tartışılıyor ama Necip Fazıl’ın ismi geçmiyor. Niye geçmiyor? Necip Fazıl, İslami dünya görüşünü, dünya görüşünün “tatbik sistemini”, hayat ve cemiyeti İslam’a taşıyacak olan “vasıta sistemi” inşa eden adam. Mesele Necip Fazıl’ın ne kadar doğru düşünüp düşünmediği değil, ortaya koyduğu eserlerinin tenkidi de yapılabilir. Ama yirminci asırda İslami dünya görüşü, tatbik sistem, vasıta sistem bahislerinde “teklifi” olan tek adam değil mi?
Mesele dünya görüşü çapında tartışılmıyor olmasından dolayı mı Necip Fazıl gündeme gelmiyor, yoksa Necip Fazıl ile ilgili bilmediğimiz bir blokaj mı var? Necip Fazıl ismi, sadece (takip edebildiğimiz kadarıyla) sadece Yusuf Kaplan’ın, 17.08.2012 tarihli yazısında geçiyor ki, o da bizim serzenişimiz cinsinden “bu isimler neden zikredilmiyor?” şeklinde ifade ve şikayet etmiş.

Ortada bir teklif var. Bu teklif, sessizce geçiştirilecek kadar kıymetsiz mi? Değilse, doğrularıyla yanlışlarıyla tartışmaya katılması gerekmiyor mu? Fikirler, müellifleriyle beraber ölüyor mu? Müslümanlar bu kadar vefasız olabilir mi? Bir teklif varsa, tartışmanın başlangıç noktası orası değil mi? Hani bir felsefi metoda bağlı değildik, bizden önceki üretimleri reddederek işe başlamazdık, onu değerlendirir, kıymetli ise oradan devam ederdik. İslam irfanı üst üste koyarak gelişmişti, müktesebatını böyle oluşturmuştu. Ne oldu, ne değişti? Herkes kendi derdine mi düştü, herkes kendi fikriyle iktifa etmeye mi başladı, bu duruma “entelektüel bedevilik” denmez mi?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir