İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-16-TÜRKÖNE’NİN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-16-TÜRKÖNE’NİN “FİKİR HİLESİ”
Mümtaz’er Türköne, 27.07.2012 tarih ve “İslamcılar şehri düşürdükten sonra” başlıklı yazısında, İbn-i Haldun’un bir teşhisinden hareketle bir kompozisyon oluşturuyor. Fikrini İbn-i Haldun’un teşhisi üzerine kurduğu için de sağlam olduğu düşüncesinde. Böyle bir özgüveni satır aralarında okumak zor olmuyor.
İbn-i Haldun’un “hadariler” ve “bedeviler” bahsinde söylediklerini şöyle özetlemiş;
“Önce İbn Haldun’un kavramlaştırmasını hatırlayalım. Bir tarafta zor şartlarda yaşayan, kıt kanaat geçinen bedevîler, öbür tarafta şehirlerin kalın duvarları arkasında lüks ve ihtişam içinde yaşayan hadarîler. Hadarîler, zenginliğin getirdiği âdetlerle dünya menfaatlerine yönelmiş, nefisleri kirlenmiş, davranışlarındaki “haşmet ve hürmet” kaybolmuştur. Bedevîler ise zor şartların getirdiği fedakârlığa ve iyiliğe yakın dururlar. Daha cesur ve dayanıklıdırlar. “Hadarîler, huzur ve rahatlık döşeğine sereserpe uzanmışlar, nimet ve canlarını savunma işini, kendilerini sevk ve idare edenlere, koruma görevi üstlenen hamilerine ve bekçilere havale etmişler; kendilerini kuşatan surların ve koruyan kale duvarlarının arkasında yatıp uyumuşlardır.” Bedevîler ise… açık arazide vahşi ve yabanî bir duruma geldikleri, hami ve koruyucudan mahrum oldukları, surlarla muhafaza edilen yerlerde yaşamadıkları için kendilerini müdafaa işi ile bizzat kendileri meşgul olurlar… Kuvvet ve yiğitliklerine dayanarak ve kendilerine güvenerek ucu bucağı olmayan arazilerde tek başlarına bulunabilirler. Metanet huyları ve cesaret seciyeleri haline gelmiştir.”
İbn-i Haldun’un bu tespiti doğrudur ve tarihte sayısız defa tekrarlanmış ve test edilmiştir. Halen de bu tespit ile birçok konu izah edilebilir. İzah edilebilir ama insan tabiatının bir bölgesini işaret eden bu teşhis, insan tabiatının tamamını kapsamadığı için, her olayı bu tezle izah etmek imkansızdır. İbn-i Haldun olması, sözünün tamamını doğru ve geçerli kılmaz. İnsan tabiatının diğer bölgeleri başka neticelerin doğmasına sebep olur. Konuyu biraz açalım;
Mesela Cengiz, işgal ettiği zengin Çin şehirlerinde ve saraylarında kısa süre kaldığında ne olacağını (yani İbn-i Haldun’un teşhisini) görmüş ve derhal Karakurum’a dönerek çadırında yaşamaya devam etmiştir. Düşünün ki okuma yazma bilmeyen Cengiz, tarihin sayılı fikir ve ilim adamlarından biri olan İbn-i Haldun’un öngörüsünü tekzip etmiş, onun aksine hareket edebilmiştir. Bu durum, İbn-i Haldun’un yanlış düşündüğünü göstermez, sadece insan tabiatının bir bölgesine dair tespit yaptığını, tespitinin bu şekilde anlaşılması gerektiğini gösterir. Tüm insani olayları o tezin çemberine alırsanız, bir taraftan “insanı”, diğer taraftan İbn-i Haldun’u anlamamış olursunuz.
Türkiye, özensiz ilmi çalışmalar, yetersiz fikri çabalar ile meşgul oluyor. İsminin önüne profesör titrini ekleyen birinin her söylediği mutlaka bilimsel nitelik kazanıyor. Veya tanınmış bir fikir adamı(!) ne yazarsa yazsın kabul edilebiliyor veya yazılarındaki tutarsızlıklarda “hikmet” aranabiliyor. Türköne, İbn-i Haldun’un tespitini öyle bir kullanıyor ki, “mutlak”, her durumda geçerli, her insan veya toplum o sürece uymak zorundaymış gibi neticeler çıkıyor. İbn-i Haldun’un görüşünü bu çerçevede ele alıyor ve İslamcıların da mutlaka bu sürece tabii olacağını söylüyor. Buyurun kendisinden okuyalım.
“İbn Haldun’un bedevî-hadarî ayırımı bu kadarla bitmiyor; benim bu nazariyeyi kullanmamın asıl sebebi vardığı sonuç. Mağripli büyük düşünür bu uzun tasvirleri ve mukayeseleri şehre hakim olan bedevîlerin akıbetini göstermek için kullanır. Bedevîler, hadarîler üzerinde hakimiyet kurduktan sonra hızla hadarîleşmeye başlarlar. “Bütün himmetleri, rahata ve huzura ulaşılacak derecede devletin gölgesinde sükun, bol geçim imkânları, kazanç, nimet içinde yaşamaktan, konak yapma, pahalı elbiseler edinme, bunları çoğaltma hususunda mülk sahiplerinin yolunu tutmaktan ve onları takip etmekten ibaret olur. Kendileri için hasıl olan refah ve imkânlar ölçüsünde parlak bir hayat yaşarlar, bolluğa ve nimete konu cazip şeylere önem verirler. Bunların neticesinde bedevîlikten gelen sertlikleri ortadan kalkar, dayanışmaları ve kahramanlıkları zayıflar.” İbn Haldun’un altı asır öncesine ait bu sosyolojik çözümlemesi, bedevîlerin eninde sonunda hadarîleşeceği ve en nihayetinde yeni bir bedevî grubun güçlenerek surlara dayanacağı ve şehri ele geçireceği hükmü ile sona erer.
Tarihin hızlı aktığı modern çağlarda bu süreç elbette hızlı işliyor. Dünün bedevîleri bugün şehrin hakimleri. On yıllık AK Parti iktidarı, aşağıdan yukarıları zorlayan yeni elitlerin hakimiyetini getirdi. Sade, sıcak ve samimi dindarlığa bir iktidar projesi eklediğiniz zaman ortaya İslâmcılık çıkıyor. Kimsenin dindarlığını sorgulayamazsınız; ama İslâmcılığın demokratik rekabet içinde bir iktidar talebi olduğu ortada. Bu talep karşılanınca İslâmcılığın buharlaşıp yok olması doğal. Geride sadece dindarlık kalıyor. Sınıf farklılıkları büyümüş bir dindarlık ise kendi içinde yeni gerginliklere konu oluyor.”
Akparti iktidarının böyle olması mümkün, böyle neticelenmesi de mümkün. Sosyal ve siyasal akışların İbn-i Haldun’un görüşü istikametinde gelişmesi mümkün zaten bunun çok örneği de var. Fakat İbn-i Haldun’un görüşüne mutlaklık kazandırıp, Türkiye’deki İslamcılık cereyanını o teze mahkum etmek, en hafifinden ucuzluktur. Akparti iktidarının bazı hususiyetlerinin benziyor olması, aynı neticenin gerçekleşeceğine delalet etmez. Cengiz’in bile tekzip edebildiği bu tez, insan tabiat haritasının başka bir bölgesinde hükmünü kaybeder. (İnsan tabiat haritası konusunda Haki Demir’in yazı serisinin okunmasını tavsiye ederiz)
İşin özü insan meselesidir. İnsanı tanımayanlar, insan ile ilgili düşünceleri anlama imkanına sahip değillerdir. İnsana ait tezlerle meşgul olanlar, insan tabiat haritası ile ilgili sağlam bir anlayışa sahip olmadıkları her durumda saçmalamaktan kurtulamazlar. Şehri sadece bedeviler düşürmez, bedeviler düşürdüğünde de hadariler gibi tembelleşmeyebilir. İbn-i Haldun’un görüşünü sayısız defalar teyit eden tarih, sayısız defa da tekzip etmiştir. O tez, insan tabiatındaki akışlardan biridir, o akışa yakalananlarda hükmünü icra eder.
Türköne’nin bu yaklaşımı, ya tarihi ve insan tabiatını iyi bilmemesinden kaynaklanan bir cahillik misali veya bir fikir ile bir hadise arasındaki irtibatı kurma zafiyetinden kaynaklanan bir sığlık misali veya bilerek yapılmış bir “fikir hilesi”dir. Cengiz’in yapabildiğini, iman ve akl-ı selim sahibi Müslümanların, bedeviliği sürdürmek yerine medeniyet inşa etmek şeklinde yapabileceğine inanmamak, hem de tarihte defalarca yapmasına rağmen buna inanmamak, cahillik ve sığlık değilse, tabii ki “fikir hilesidir”.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir