İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-17-TÜRKÖNE’NİN YANLIŞ ANLAMA İNADI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-17-TÜRKÖNE’NİN YANLIŞ ANLAMA İNADI
Mümtaz’er Türköne, İslamcılık meselesinde ilginç bir tavır içinde. Nasıl bir ruh haline sahip olduğunu dikkatle tetkik etmek gerekiyor. Normal değil, diğer konulardaki idrak cevvaliyeti, İslamcılık konusuna gelince küt bir anlayışsızlığa savruluyor. Gerçekten anlamak zor, neden böyle bir tavrı var, neden bilgileri ve olayları çekiştirip duruyor? 29.07.2012 tarih ve “İslamcıların hazin nağmesi” başlıklı yazısında açıkça görülen bu durum, fikrinin değerlendirilmesinden ziyade, halet-i ruhiyesinin tahlil edilmesini şart kılıyor. Ne var ki işimiz fikirle, psikolojik tahlillere girmek, doğrudan polemik ilanı olur.
“İslamcıların hazin nağmesi” başlıklı yazısında konuyu Akparti’ye getirip kilitliyor. İbrahim Sancak’ın, “İslamcılık meselesi” yazı serisindeki “Nazariyat ve tatbikat” başlıklı yazısında izah ettiği üzere, bu iki konunun ayrı başlıklar halinde incelenmesi gerektiği açık. Nazariyat ile tatbikatın birbiriyle ilgisi olmadığını söylemek, birbirinden tamamen bağımsızlaştırmak tabii ki mümkün değil, yapmak istediğimiz o değil ama bu ikisinin aynı konu olmadığı da açık. Kaldı ki Türköne, genel anlamada nazariyat ile tatbikat konusuyla da ilgilenmiyor, tatbikatı sadece Akparti misaline kilitliyor, oysa tek tatbikat o değil ve o olmayacak.
Akparti’nin merkez kadrolarına bakıldığında İslamcıları görmek mümkün, bu doğru. Ama bu doğrunun bazı özellikleri var. Bu özelliklerin bir kısmı Türkiye’nin şartlarından kaynaklanıyor bir kısmı da İslamcıların ilk defa iktidar olmasından… Refah partisinin iktidarını bu çerçevede değerlendirmek iyi niyet kuralına uymaz, o iktidarın muktedir olamadığı apaçık ortada.
Türkiye’de seçimle kurulan hükümetlerin, devletin yüzde yirmisini ancak yönetebildiği bir dönemde iktidar oldu Akparti. Ve hükümetini kurar kurmaz “darbeci cuntalarla” boğuşmak zorunda kaldı, bunu en iyi bilen ve yazanlardan biri de Türköne. Türkiye’nin o şartlarında ve nispeten bu günkü şartlarında, İslamcıların kendi dünya görüşlerine uygun hazırlanmış olan projelerin tatbik edilme imkanı var mı? Bu soruya Türköne, “evet” cevabını verebilir mi? Verirse bu “fikir hilesi” olmaz mı?
Ne kadar kuralsız bir tartışma? Fikir ve ilim adamı geçinen, isimlerinin önünde akademik unvanlar olan insanlar, ne kadar hoyrat, ne kadar özensiz değerlendirmeler yapıyorlar? Ülkedeki askeri vesayeti görmezden gelerek, iktidara geldikten hemen sonra, ukalaca, “fikirleri ve projeleri ne oldu?” diye sormak da ne oluyor? Bu dönemin geçiş dönemi olduğunu bilmeyen, anlamayan sadece Türköne mi? Gerçi bu hatayı yapan başkaları da var.
Konumuz tabii ki Akparti değil. Akparti’inin ayrıca değerlendirilmesi gerekir. Ama konu Akparti üzerinden değerlendirilecekse, ülkenin içinde bulunduğu şartlar dikkate alınmalı değil mi? Geçiş süreci diye bir konu yok mu? Hangi düşünce tepeden inme uygulanabilir, hangi düşünce altyapısı olmadan, şartları oluşturulmadan tatbik edilebilir? Şartları oluşturulmayan düşüncenin tatbikata konulması, ahmaklık değil midir? Akparti öyle yapmak istese, düşüncelerin doğrudan ve hemen tatbik etmeye çalışsaydı, onu ahmaklıkla suçlamayacak mıydınız? Ayıp oluyor ama…
Türköne, 1991 yılında yazılmış bir makale üzerinden, teori ile pratik karışımı bir sonuca varıyor.
“Elimde “İslâm ve Batı medeniyetlerinde meşruiyet ve çoğulculuk meselelerinin değer boyutu” başlıklı kısa bir makale var. Makale 1991 yılına ait ve Dergâh dergisinde yayımlanmış. Tezi kuvvetli. İslâm medeniyeti “değer bağımlı”dır; Batı medeniyeti ise “mekanizma bağımlı”dır. İslâmî şûra/icma prensipleri ile Batı medeniyetinin parlamenter geleneği bu yüzden birbiriyle çatışır. İslâm medeniyet tarihi içinde ortaya çıkan sosyal mekanizmalar meşruiyetini bu değerler sisteminden almaktadır. “Bu değerler sistemi ise son derece etkili ve geniş kapsamlı bir tutarlılık içinde bir bilgi disiplinine bağlanmış, bilgi disiplini de özel bir varlık telakkisine istinad ettirilmiştir. Dolayısıyla sosyal mekanizmaların gerçek meşruiyet zemini varlık-bilgi-değer sistemleri arasındaki bağımlılık ve tutarlılık ilişkisi içinde oluşmuştur.”
Bu bilgileri naklettikten sonra ekliyor.
“Bu makalede kendini gösteren vukuf ve derinlik, 90’lı yılların başında İslâmcı kanatta zirveye çıkmıştı. O yılları ve arkasındaki nesilden nesile aktarılan zengin birikimi hatırlayalım. Yılların emeği ve çilesi. Horlanan, aşağılanan, küçümsenen toplum kesimleri dinine diyanetine sahip nesiller yetiştirmek için büyük fedakârlıklara katlandılar. O nesiller de kendilerine harcanan emeğin, donanımları nispetinde İslâmcı siyaset projeleri geliştirerek karşılığını ödediler. Başarılı oldular. Yukarıda iktibas ettiğim makalenin yazarı bugün kabinede çok önemli bir bakanlığın başında bulunuyor ve devlet politikasını tayin ediyor; ama bugünkü devlet politikasında bu makaledeki tezlerin en küçük izi bile yok.”
Bu günkü devlet politikasında o makaledeki tezlerin en küçük izi bile yok. Tabii ki yok. İktidarı ele geçirmeden, yerleşip kökleşmeden, projelerin altyapısı oluşturulmadan tatbik edilmeyeceğini Türköne ve benzeri bazı adamlardan başka her biliyor. Türköne’nin bunları bilmiyor olması ilginç değil mi? Bunları bilmediğini söyleseniz, mutlaka küplere biner. Ama yazısına bakıyorsunuz, bilmediği görünüyor. Yoksa biliyor da, “fikir hilesi” mi yapıyor? Gerçekten bu adamlar çok tuhaf…
Bu yanlış mantık silsilesinden ne çıkar? Buyurun…
“İslâmcılık bugün devlet tarafından hazmedilmiş, meşruiyet enerjisine dönüştürülerek tüketilmiş bir ideoloji. İktidarı teslim aldı ve ona can vererek görevini tamamladı. Bugünün dindarane gündemleri -Çamlıca’ya cami, imam- hatipler, dindar nesiller, kürtaj- bu yokoluşun bir özrü veya telafisi değil mi? İslâmcılık öldü. Hâlâ yaşadığını düşünenler, varlığına dair bir işaret bulabilirler mi?”
Türkiye’deki devlet yapısı, İslamcılığı hazmedemez. Bu lokma büyük gelir, boğazından bile geçemez. Sığ anlayış, ucuz fikir, umursamaz bir bakış ancak bu neticeye ulaşabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir