İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI
Düşünce faaliyetinin merkezini dünya görüşü olarak tespit etmeyen herkeste zihni savrulmalar kaçınılmaz. Türköne, düşünce faaliyetine merkez olarak devleti alınca, tefekkür dünyasında nazari hiçbir mihver ihtiyacı hissetmiyor. O kadar savruk, o kadar dağınık, o kadar nispetsiz yazıyor ki, bunları fikir kabul edip tenkide tabi tutmak bile insanın içinden gelmiyor.
Türköne’nin, 03.08.2012 tarih ve “Akparti mi, İslamcılar mı?” başlıklı yazısı, zihni savrukluğunun açık delilleriyle dolu. Bu yazı Türköne’nin düşünce dünyası için o kadar öğretici ki, başka yazılarını okuma ihtiyacı bile duymuyor insan. İslam’ı en sığ seviyede bile anlamadığını gösteren, bu haline de bakınca, asla anlamayacağını delillendiren bir yazıdır bu.
“19. yüzyıl ikinci yarısı, Müslümanların Batı karşısında her alanda mağlubiyetlerine sahne oldu. Müslüman toplumlar -Osmanlı ve İran hariç- Batı hâkimiyeti altına girdiler. Her yerde aşağılandılar, horlandılar. Bu zelil durumdan kurtulmak için ellerinde kalan son güçlü kaleye kapandılar. Ekmel din İslâmiyet’e sığınarak, onu bir kurtuluş ideolojisine dönüştürdüler; kendi izzetlerini İslâm’da aradılar. İslâmcılık, Müslüman toplumların İslâmiyet’e (sağlam kulp) tutunarak içine düştükleri düşkün durumdan kurtulma, yeniden dirilme ve güçlenerek Batı ile rekabet etme çabalarının ifadesidir; ve elbette çok boyutlu kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasî bir harekettir. Çok önemlidir, çok değerlidir;”
Bu teşhisler ne kadar doğru görünüyor değil mi? Bütün bunları yazdıktan sonra, zihni dağınıklığının mutlaka tezahür etmesi gerekiyormuş gibi hüküm cümlesinde tuhaf bir neticeye varıyor ve İslam’ı anlamadığını izhar ediyor; “Çok önemlidir, çok değerlidir; ama İslâmiyet’i değil, Müslümanları kurtarma hareketidir.” Ya ne olacaktı? İslam, bütün haşmetiyle yerinde duruyor, ona kim zarar verebilir ki? Evet, Müslümanların İslam’ı muhafaza etmek gibi hafife alınmayacak bir vazifeleri var ama kurtaracakları İslam değil, tabii ki Müslümanlardır. İslam, kurtarılacak bir nesne değil, aksine ona teslim olunarak kurtuluşa erilecek bir dindir. Ne zamandan beri kurtulacak olanlar, kurtarıcı oldu? Bu nasıl bir zihni dağınıklık…
Zihni dağınıklığın farkında mıdır değil midir bilinmez, dağınıklığı müphemleştirerek gözden ve dikkatten kaçırma manevrası yapıyor; “1890’da Bombay limanına demir atmış Ertuğrul Zırhlısı’nda görev yapan Türk bahriye zabitinin tam olarak durduğu yerdeyim. Haftalar öncesinden Halife’nin savaş gemisinin geleceğini öğrenip Bombay’ı mesken tutan Hint Müslümanlarının, “Müslüman toprağında iki rekât namaz kılmak” maksadıyla birbirlerini çiğneyerek güverteye çıkmalarını gözlerim dolarak seyrediyorum. Aynı anda bu eski geminin Japonya’ya ulaşması için hesap yapıyorum. Ve bugün de hesap yapmaya devam ediyorum. Dünün hesapları kadar karışık olmasa da…” Ne demek bu? Bu ifadeler “durduğu yeri” tayin eden bir açıklama değil, aksine mevziini perdeleme, müphemleştirme, kamufle etme çabası değil midir? Ertuğrul zırhlısının güvertesindeymiş… Neresi oluyor orası? Yani düşünce dünyanda neresi?
Aslında bir şey söylemiyor. Sadece entelektüel gevezelik yapıyor. İnsan, mevziini tayin etmeden veya düşünce faaliyetinin merkezini beyan etmeden bir konuda yazar mı? Neredesin sen? Mevziin ne, mihverin ne? Cevaba bak; “Ertuğrul zırhlısının güvertesindeyim, Hintli Müslümanları seyrediyorum”. Hayır, sen, entelektüel bir keyifle İslamcılık tartışmasını seyrediyorsun, arada bir çomak sokarak seyrini eğlenceli hale getiriyorsun.
Zihni dağınıklığından ortalığa saçılan ve kendisinin “fikir” dediği gevezeliklerden sonra yüksek perdeden “hüküm” kuruyor. Zannedersiniz ki, yazının başından beri çok sağlam bir anlayış ve hadise örgüsü var da, sıra hüküm kurmaya gelmiş.
“İslâmcılık gibi anti-tez olarak gelişen tedafüî hareketler, tezini kaybedince anlam kaybına uğrar. İktidar, eskinin İslâmcılarını emekliye ayırdı, İslâmcılığın tezlerini ise değişen dünya sona erdiriyor. Yeni tezler lâzım. Üstelik, Ertuğrul Zırhlısı’nın güvertesi gibi, dalgalı ve sisli bir denizde, çürük bir geminin üzerinde size önünüzü gösterecek tezler.”
“İslamcılık gibi anti-tez olarak gelişen tesadüfi hareketler…” ifadesi, ne kadar umursamaz, ne kadar dikkatsiz, ne kadar seviyesiz. Yeni tezler lazım, tamam ama adamın bunu söyleyişi, “oh olsun, bittiniz” edalarında. Yani kendini hiçbir şekilde bu çerçevenin içinde hissetmiyor, hiçbir mesuliyet üstlenmiyor, tamamen dışarıda, yabancı biri edalarıyla dolaşıyor. Niye “hariciler” listesine aldığımız anlaşılıyor mu?

Share Button

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-19-TÜRKÖNE’NİN TUHAF SAVRULUŞLARI” üzerine bir düşünce

  1. BİR “ZAMANE MÜPTEZELİ”NİN NECİP FAZIL VE İSLAMCILIKLA İLGİLİ İFRAZATLARI…

    Yahya Düzenli
    duzenliyahya@gmail.com

    Tanzimattan bu tarafa bir türlü kurtulamadığımız tartışmalardan birisi “İslamcılık”. Hâlâ dra sınırları bütünüyle belirlenmiş bir düşünce ve tartışma alanı değil. Belki de Osmanlı sonrası “masum” bir arayışın müntesiplerini bugün kendi zihnî çelişkilerinin malzemesi yapmak, onlara yapılacak en büyük hakaret olsa gerek.

    Dünyanın ve ülkemizin anlık değişen gündeminde kendilerini pazarlamak için mevzu arayanların her zaman sığınacakları bir pazar yeri haline getiriliyor İslâmcılık.. Kelimenin etimolojinin önemi yok. Önemli olan çağrışımları ve delâletleri…

    Son günlerde de gündemde “prestijli bir yer edinme” endişesiyle olsa gerek kendisine konum arayanların birbirleriyle paslaştıkları, bazen da birbirlerini iğneledikleri bir mevzu haline geldi İslamcılık…

    Siyasî bir kavram ve zorlama bir akım haline getirilmesi için suyun her iki yakasının da uğraştığı tarihsel İslâmcılıkla ilgili, şu anda “Cemaat karasuları”nda yüzen ve hangi limana yanaşacağı müphem bir “zamane müptezeli”nin geçtiğimiz günlerde “İSLAMCILAR NEDEN GERİ KALDI?” başlıklı yazısı bu yapay İslamcılık tartışmasında İFRAZATLARI DÖKME imkânı sağladı.

    Öyle bir ifrazat ki bugüne kadar “suyun öte yakası”ndakilerin bile yeltenemediği türden…

    Aslında bugünkü İslamcılık tartışmalarının hiçbir ciddi, muhtevalı ve tutarlı bir temeli yok. Bütün çabaları siyasî iktidarın her alanda hakim olmaya başlayan rengine sığınıp, malûmatfuruşluklarla okuyucularını meşgul etmek.

    Sözkonusu “zamane müptezeli”nin geçtiğimiz genel seçimler öncesinde cemaat karasularından Ak Parti karasularına açılma teşebbüsünü biliyoruz. İşe ülkücülükte başlatıp, sonra “ben hiçbir zaman ülkücü (veya MHP’li) olmadım” diyen sonra kendine münbit ve velûd bir ‘rant alanı’ arayan ve ‘geçici’ olarak bulan birisinin İFRAZATLARInı ciddiye almak gerekir mi? Şüphesiz gerekmez. Ancak, bu “zamane müptezeli” işi o kadar ileriye götürüyor ki, bilinçaltı saplantılarını ifrazata dönüştürüp işe Üstad Necip Fazıl’ı, Sezai Karakoç’u alet etmeye yelteniyor.

    İslamcılık konusunda “uzun ve kısa paslar”la oyun kurduğu Ali Bulaç, bu konuda ondan daha mahir ve o işi ustaca götürüyor (!)

    Bu zamane müptezeli şu anda kendisine verilen “sığınma odası”na olan borcunu ödeme gayretiyle olsa gerek ifrazatlarını şöyle döküyor:
    “1960’lı, 70’li hatta 80’li yılların İslâmcı metinlerini açıp okuyun. Müelliflerinin bile o metinleri yüzleri kızarmadan okuyabileceğini sanmıyorum. En ilerileri Necip Fazıl’ın, Sezai Karakoç’un kaleminden çıkanlar. Yüksek belagatin, edebî ilhamların dışında bugüne hitap eden bir düşünce bulup çıkartabilir misiniz? Hakkını verelim. O zaman çok işe yaradılar. Pusulasını kaybetmiş, bir şeyler arayan nesli “Diriliş Nesli”ne dönüştürdüler, Anadolu bozkırlarına sıkışanları “Büyük Doğu”ya taşıdılar. Peki ya bugün? O kadar emeğin, o kadar çabanın, o kadar halisane gayretin bakiyesi ne? “Müsbet hareket” düsturu ile keskin ideolojik tartışmaların ve kutuplaşmaların dışında kalan Risale-i Nur Geleneği dışında bir canlılık belirtisi kaldı mı?”
    Hiç kimsenin İslam adına bırakın ortaya çıkmayı, kuytularda bile görünmeye cesaret edemediği 1940’lı yıllarda İslâmî muhteva, birikim ve geleneği önemli bir tarihsel kırılma döneminde asliyyetiyle-orijinalitesiyle sonraki nesillere “ciğerinden kalemine kan çekerek bir bütün halinde aktaran Üstad için “müelliflerinin bile o metinleri yüzleri kızarmadan okuyabileceğini sanmıyorum.” Diyen bu ZAMANE KÂHİNİ’nin yazıp-söylediklerinin finalinde iyi bir RANT KAPMA arayışında olduğu hükmüne varmak hiç de zor değil. Cümlesinin sonundaki “Risale-i Nur geleneği dışında bir canlılık belirtisi kaldı mı?” tesbiti cemaat içinde yeni mesafeler alması için önemli olsa gerek.
    Cumhuriyet dönemi İslâmi hareketinde Risale-i Nur’un veya Büyük Doğu’nun mukayesesi gibi abesle iştigali kendisine konu ve misyon edinen bu tip MÜPTEZELlerin “sinir kumkuması” şeklinde her gün televizyon ekranları ve bulunduğu gazetedeki ifrazatlarında nereye varmak isteği de müphem ve meçhul.
    Üstad’ın önemli bir tesbitini bu tip yeni yetme ayrık otlarına hatırlatmak tam da yeridir. Diyor ki: “Bir tesirim varsa eğer ya coşturuyor ya da kusturuyor!” Bu zamane müptezeli de kusanlar türünden.
    Sözkonusu yazısı “sipariş”le midir bilinmez.
    İfrazatlarında “Yüksek belagatin, edebî ilhamların dışında bugüne hitap eden bir düşünce bulup çıkartabilir misiniz?” diyen bu müptezel Büyük Doğu ve Diriliş’ten belagat ve edebî bir şey çıkaramamışsa ne diyelim? Kaldı ki muhtevadan böyle bir hisse çıkarmak muhtevayı okumak, tanımak ve anlamakla olur.
    Üstad’ın bütün eserleri içerisinde sadece “İdeolocya Örgüsü”nü bile okuyup anlayabilse yazdığı yazıdan UTANMASI ve NADÎM olması gerekir. Mısır’lı Edebiyat Profesörü Muhammed Harb kadar Necip Fazıl’ı ve özellikle de İdeolocya Örgüsü’nü anlayamayan bir MÜPTEZEL’den yukarıdaki satırlardan başka bir şey beklenmez. Muhammed Harb Arapçaya çevirdiği Üstad’ın “Bir Adam Yaratmak” isimli kitabının önsüzünde bu anlamda şunu söylüyor: “ Necip Fazıl’ın “İdeolocya Örgüsü” isimli bir kitabı var. Bu kitap eserleri içinde en önemlisidir. “İdeolocya Örgüsü” Doğu aleminin uyanışını sağlayacak fikirleri ihtiva eden bir eser olup, şimdiye kadar benzeri yazılmamıştır. “
    Yazımızın amacı sözkonusu müptezele Üstad’ın kitaplarından cevaplar sıralamak değil. Ancak, ele geçirdiği köşesinde, farkında olmadan kendisinin bile beslenme kaynaklarına karşı husumet ve ifrazatlarını dökmesine aynı “terbiye üslûbu”yla birkaç cümle serdetmekdir.
    Şuuraltında “şahsiyet kompleksi” olan yazar-fikir adamı, aydın, vs.ler için tanzimattan beri İslâmcılık her fırsatta “geri kalmışlığımızın, fikri donmuşluğumuzun, siyasî basiretsizliğimizin sebebi olarak gösterilmiştir. Hangi İslâmcılık? 1900’lerin başındaki “arayış”larda İslâmî referanslara sarılan, bunları doğru veya yanlış yorumlayan, ya da parçalı bir zihin yapısıyla özgün tarihî muhtevadan yaşanılan zamana “tezatsız bir fikir örgüsü” sunamayanlar…
    Bu müptezel yazarın İslâmcılık’la ilgili yazdıklarının bilinçaltında “şahsiyet kopleksi”nden kaynaklandığını söylemek yanlış mıdır?
    Nasipsizlik böyle bir şey işte. Yanınızdan akıp giden bir ırmaktan bir damla bu bile içemeden susuzluktan kavrulursunuz.
    Bütün rantını son yılların “ergenekon” tartışmaları, siyasî iktidarın artıkçılığı ve kendisine açılan “cemaat kapısı”na borçlu olan bu müptezel yazarın ne İslâmcılık ve Büyük Doğu, ne Diriliş ne de Risale-i Nur’la ilgili söylediklerine itibar edenlerin öncelikle kendilerine “steril” bir okuma filtresi edinmelerini tavsiye ediyoruz.
    Sorduğu soruyu rarlayalım: “O kadar emeğin, o kadar çabanın, o kadar halisane gayretin bakiyesi ne?” Ve cevap verelim: Anlaşılan o ki, tarihî fikir adamlarımızın verdikleri “büyük ve meşakkatli mücadele”nin, o kadar emeğin, o kadar çabanın, o kadar halisane gayretin bakiyesi: Halen ortada bulunan yüz eseri aşmış “büyük kütüphane” ve ve ve (istisna da olsa) sonunda böylesi “cenin-i sakıt”ların ortaya çıkmasıdır.
    Hem Büyük Doğu’ya, hem Diriliş’e “bühtan”ı da aşmış yukarıdaki satırların yazarına zihnindeki düşünce virüslerinden arınma temennisiyle “şifa” diliyoruz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir