İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-20-TÜRKÖNE, DUYARSIZ ALİM(!)
Mümtaz’er Türköne, Türkiye’deki aydın tipolojisinin tüm unsurlarını ve özelliklerini taşıyan birisidir. Düşünüyormuş gibi yapan, düşünce kırıntıları arasında kuralsız gezen, bütünlük derdi olmayan, nispet ve mikyas aramayan, kendi halinde, psikolojik tatmin peşinde bir aydın. Fakat iki özelliği var ki, müthiş… İslam konusunda tam bir duyarsızlık, duyarsızlık konusunda ise tam bir müfrit…
İslamcılık konusunda bu kadar kolay ve aşırı bir özgüvenle yazmasının tek sebebi, Ali Bulaç’tır. Çünkü Ali Bulaç’ı gözüne kestiriyor, tam dişine göre bir partner. İslamcılık bahsini Ali Bulaç üzerinden tartışmak, Türköne’ye avantajlar sağlıyor, Bulaç’ı o kadar küçümsüyor ki, her yazısında bir fasıl alay ediyor, alaylarını da “ince şekilde” yapıyor. Ali Bulaç ne düşünüyor bilemeyiz ama Türköne’nin ne düşündüğü belli; “karşımda sen olduktan sonra, benim sırtım yerine gelmez”.
Ali Bulaç, İslamcılık gibi cephanesi bol bir mevzuyu arkasına almasına rağmen gerekli performansı gösteremiyor ve Türköne gibi duyarsız insanlar piyasada istedikleri gibi at oynatıyorlar. İslamcılık tartışmasından anladığımız bir konu da, durduğunuz yer önemli ama nasıl durduğunuz da önemli. Ali Bulaç’ın durduğu yer doğru ama orayı dolduramadığı için, yanlış yerde duruyormuş gibi bir hali var. Her neyse Ali Bulaç meselesi ayrı bir konu.
Türköne, 07.08.2012 tarih ve “Müfrit Alim” başlıklı yazısında yine serazat dolaşıyor, meydanda kimse yokmuş, kimse anlamazmış, kendinden daha iyi anlayan olmazmış gibi afra tafralarına devam ediyor. Yazıda bir bütünlük yok, bir o konudan bir bu konudan serpiştirmiş. Önceki yazılarında bir bütünlük çabası görülüyordu, artık o çabada gitmiş ve tamamen parçalı bir yazı yazmış.
Bediüzzaman’ın Ali Suavi için “Müfrit Alim” dediğini naklederek işe başlıyor ve Ali Suavi’nin bu isimlendirmeyi hakettiğini söyledikten sonra onun hakkında şu tespitleri yapıyor;
“İslâmcılığı modern çağlara özgü ve Batı ile rekabet eden bir İslâmî düşünce birikimi ve bir siyasî hareket olarak kabul edersek, bu düşüncenin ilk öncüsü ve kurucusu sıfatını hak eden iki kişiden biri Ali Suavi’dir (1839-78). Uzun bir izahata girmeden özetleyeyim: Modern İslâmî düşüncenin içine, Batı’nın demokrasi ve özgürlükler dünyası ile rekabet etmek kastıyla “Hâkimiyet Allah’ındır” düsturunu bir anahtar olarak koyan odur. Fıkıh ve fetvayı, Batılı kanunların karşısına sağlam argümanlarla yerleştiren de odur. Egemenlik tabirinin Latincesini kullanarak soruyor: “Souverain kimdir?” Cevap “El Hakimu Huvallah”tır. Yeterli mi?”
Bu tespiti neden yaptığı muallakta kalıyor. İslamcılığa taraf olmadığına göre, Ali Suavi’nin bu yaklaşımını eleştiriyor olmalı. Ali Suavi “müfrit alim” ya, tespitleri de müfrit olmalı değil mi? Yoksa konu bütünlüğünü nasıl sağlayacağız? Aslında problemde tam olarak burada, Türköne’nin bu yazısında konu bütünlüğünden bahsetmek kabil değil. Yazının öncesinde ve sonrasında anlaşılan o ki, Ali Suavi, hem müfrit alim olmasından hem de İslamcılığı başlatan iki kişiden biri olmasından dolayı, Türköne tarafından eleştiriliyor. Fakat yazı o kadar belirsiz ki, eleştiriyor deseniz, karşı çıkma imkanı var. “Duyarsız alim” dememizin bir sebebi de bu. Ne söyleyeceksen açıkça söyle, bu ne duyarsızlık.
Genel kompozisyondan ve yazının özellikle devamından anlaşılan o ki, Ali Suavi’yi eleştiriyor. Bu pencereden baktığımızda görülen şey, dehşet verici… Dehşet verici tespit şu; “Uzun bir izahata girmeden özetleyeyim: Modern İslâmî düşüncenin içine, Batı’nın demokrasi ve özgürlükler dünyası ile rekabet etmek kastıyla “Hâkimiyet Allah’ındır” düsturunu bir anahtar olarak koyan odur.” Hakimiyet Allah’ındır ölçüsünü demokrasi ve özgürlüklerin karşısına koyduğunu söylemekle, ne demek istiyor. Öncelikle “Hakimiyet Allah’ındır” ölçüsü, tevhid kaidesidir, tenkit etmek ne mümkün. En hassas ölçülerden biridir ki, değil tenkit etmek, tereddüt bile edemezsiniz. Bu ölçüyü, demokrasi ve özgürlüklerin karşısına koyduğunu söylerken de, İslamcıların hürriyet düşmanı olduğunu, totaliter bir yaklaşım içinde bulunduğunu söylemiş olmuyor mu? “Duyarsız alim” ifadesi için tam bir prototip… Tevhid ölçüsü üzerinden tartışma yapmak, tartışmada bu ölçüyü bile istismar etmek ne çapta bir duyarsızlık. Açıkça söylesene, “Hakimiyet Allah’ındır” ölçüsü ile bir problemin mi var?
*
Türköne’deki duyarsızlık (duyarsız alimlik) dehşet boyutlarda, bunun en önemli sebebi de İslam’ı anlamamış olmak… İslam’ı entelektüel meşgale olarak gördüğü o kadar açık ki, imam hatip orta kısmındaki bir öğrencinin bildiği ve anladığı konunun bile uzağında görünüyor. Fakat ilginç bir durum var, anlamadığını örtbas etmekte mahir. Ya anlamadığının farkında ve bunu örtbas etmek için meseleyi malzemeye ve müphemliğe boğuyor veya anlamadığının farkında değil entelektüellik alışkanlığıyla konuyu üsluba gizliyor.
“Kadim zamanların âlimi verdiği benzer hükmü; “doğrusunu Allah bilir” diye bitirirdi. İslâmcılar, modernliğin ezici tahakkümü altında tek ezeli ve ebedi hakikate sahip olduklarına inandıkları için, böyle bir ihtiyat payı bırakmazlar. Modernliğin içinde tonlarca birbiri ile rekabet eden düşünce ve ideoloji vardır. Her biri tek hakikat olduğunu ve o hakikatin de onların tekeline girdiğini iddia eder. İslâmcılar da öyle.”
“Doğrusunu Allah bilir” ifadesi, Müslüman ilim ve fikir adamlarının üslubunun hakim karakteridir. Bu tespit doğru, son zamanlarda Türköne’nin de bir türlü sahip olamadığı bu üslup, “hakikat kaygısı”nın harikulade tezahürüdür. “Doğrusunu Allah bilir” ifadesi, alimin veya fikir adamının görüşünün yanlış olma ihtimalinin de olduğunu ifade etmek içindir. Bu sebeple o ifade, idrak ve içtihat bahsinde sözkonusudur. Fakat Türköne’de bir problem var, alimlerin sözlerini o ifade ile bitirdiği yerlerin neresi olduğunu bilmiyor. Asr-ı Saadetten günümüze kadar hiçbir alim, “Namaz farzdır fakat doğrusunu Allah bilir” dememiştir, demez. Çünkü namaz farzdır ve bu ifadede (ölçüde) tereddüt ve şüphe yoktur. Türköne bu ifadeyi öyle enteresan bir şekilde kullanıyor ki, İslam’da hiçbir şey “muayyen” değil, hiçbir konu “vuzuha” kavuşturulmamış, “hiçbir fiil” açıkça emredilmemiş… İslamcıların temel tezleri nedir? İslam’a, tam olarak, bütün olarak, eksiksiz ve fazlasız iman etmek, keza o şekliyle tatbik etmek. Bu tezin neresinde tereddüt etmeliyiz ki. Haşa İslam’ı eksilterek mi inanmalıyız veya bir şeyler katarak mı inanmalıyız veya değiştirerek mi inanmalıyız? Duyarsızlıktaki bu ifrat nedir?
Duyarsızlık o kadar ileri safhada ki, İslam ile ilgili temel meselelerde gevezelik yapıyor. “İslâmcılığı “cenneti bu dünyada inşa etmek” olarak tanımlamış ve kaynağının Batılı ideolojiler olduğunu söylemiştim.”, diyecek kadar duyarsız. Söylediğinin ne kadar saçma olduğunu farkedip arkasından da şunu ekliyor; “Elbette hepimize düşen görev adaleti tesis etmek, zulmü engellemek.” Bu dünyanın cenneti, adaletin tesis edilmesi değil mi? İki sözün ikisini de engin bir duyarsızlıkla söylüyor, iki sözün birbiriyle çeliştiği de hiç umurunda değil. Sonra da çelişkiye düşmediğini göstermek için sorduğu soruya bakın; “Peki nasıl?” Herhangi bir şekilde… Mesele öncelikle nazari doğruyu tespit etmek değil mi? Adaleti gerçekleştirmek hepimizin vazifesiyse ne kaldı geriye? Tatbikat… Tamam, onun farklı yolları olabilir, anladık ama farklı yolları olması, nazari doğruyu iptal eder mi be adam? Fakat burada durmuyor, o soruya kendinin “olumsuz” bir cevabı var;
“Bütün sorunlara tek ve mutlak cevaplar bulursanız modernliğin ve dolayısıyla İslâmcılığın dar sınırlarına hapsolursunuz. Yeryüzünde tek hakikatin sahibi olarak kibirle ve azametle dolaşan küçük ilahlardan birine dönüşürsünüz. Hâlbuki söz nasıl bitmeliydi? “Allahu’l âlim bi’ssavab”. Peki, bu sözü İslâmcılardan duyma ihtimaliniz var mı?”
“Doğrusunu Allah bilir” ifadesini kullanma şekline dikkat edin. “Yeryüzünde tek hakikatin sahibi olarak kibirle ve azametle dolaşan küçük ilahlardan birine dönüşürsünüz.”. Bunu Müslümanlara söylüyor. Müslümanlar, zaten dünyadaki tek hakikate mensup insanlardır. İslam, yeryüzündeki tek hakikattir. Ama duyarsız adam bunu, İslamcılara, İslamcılık için söylüyor. Farkında değil, yeryüzünde “hakikat” bırakmayacak, hakikati temsil edecek bir topluluk kalmayacak bir vasatın tohumunu atıyor. Her Müslüman yeryüzündeki “tek hakikati” temsil ediyor, İslamcılar da öyle. İnsani hatalar, yanlışlar olabilir, bunlar Müslümanların “tek hakikati” temsil etmesini engellemez. Hakikati ne kadar temsil edebildiği, temsil liyakatinin hangi seviyede olduğu ayrı bir konu, meselenin özü, her Müslümanın “tek hakikati” temsil edip etmemesi… İslam’ı anlama konusundaki hassasiyet başka bir hadise, İslam’ın tek hakikat olduğu hususu ayrı bir hadise. Müslümanların birbirine kendi anlayışlarını dikte etmemesi gereğinden hareketle, yeryüzünde hakikat bırakmayacak bir iklime kadar ulaşmak, ancak “müfrit duyarsızlıkla” mümkün.
Bu meseleleri anladığını gösteren hiçbir alamet yok. “Peki nasıl?” sorusuna verdiği cevap, nasıl olmayacağına dönük olumsuz bir cevap. Müslümanların ihtiyacı, o sorunun olumlu cevabıdır. Adam sınırsız bir duyarsızlıkla olumlu cevaba yaklaşmıyor, olumlu cevap verme çabasına girmiyor, olumlu cevabı arama derdine düşmüyor, soruyu soruyor ve olumsuz cevabı verip keyfine bakıyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir