İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-25-MAHÇUPYAN’IN YATAY BAKIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-25-MAHÇUPYAN’IN YATAY BAKIŞI
Bakışın, kavrayışın, anlayışın bir hacmi olmalı, genişlik ve derinlik boyutları bulunmalı. Sadece yatay bakışa sahip olmak, “görünürlük” üzerinden değerlendirmeleri kaçınılmaz kılıyor. Toplumdaki dalgalanmaları, çalkalanmaları, çatışmaları, farklılıkları ve benzerlikleri sadece yatay boyuttan değerlendirmek, insanın zihin ve kalp dünyasında bir derinlik arayışını, varlığını yok eder. Bu durum, aynı davranışların aynı sebeplere dayandığını ileri sürmek gibi biraz determinist anlayışa, insan hakkında biraz robotik kavrayışa, hayat hakkında biraz basitlik düşüncesine savurur. Ferdi farklılıklar ortadan kalkar, oysa her insan aynı davranışı farklı sebeplerle yapabilmektedir. Toplumdaki guruplaşmalar arasındaki farklılıklar ortadan kalkar, çünkü her gurup (dini, siyasi, ideolojik vesaire) benzer teşkilatlara farklı sebepler ve hedeflerle sahip olabilir.
Etyen Mahçupyan, 26.07.2012 tarih ve “Seküler dindarlık, yeni merkez ve sağcılaşma” başlıklı yazısındaki tespitleri tamamen “yatay” düzlemde yapılmış. İnsan davranışlarındaki benzerlikleri esas alan ama bundan ibaret kalan, yatay düzlemden kurtulamayan ve derinleşemeyen bir yaklaşım.
“Türkiye’de genişleyen dindarlığın odağında ruhani ve manevi ihtiyaçlar değil, kamusal alandan dışlanmış ve horlanmış bir kesimin yeniden saygın olma ve dünyevi anlamda hak ettiğini alma talebi yatıyor. AKP’nin büyüyen, hükümet yanlış yapsa ve bu yanlışlar İslami kesim tarafından bilinse bile, azalmayan oyları bunun kanıtı. Eğer AKP İslamcılık savunucularının ‘sahih’ dindarlığını temsil eden bir parti olsaydı alacağı oy muhtemelen yarıya inerdi.”
Ülkenin ve milletin birkaç asırdır fakir olması, fakirlikten kurtulmak için çaba göstermesi böyle mi anlaşılır? Fakirliğin çok ötesinde bir hırs, tamah, cimrilik olur da, bu konu ayrıca değerlendirmeye tabi tutulur. Fakirliğin bir noktadan sonra insan haysiyetini yaralamaya başladığı malumken, insanın şerefini muhafaza edebilecek kadar bir gelire sahip olması gerektiğini kabul etmek zor mu? Belirli seviyede bir geliri istemek, maddi ve dünyevi talep sahibi olmak mıdır? Müslümanların hayatındaki değişimin merkezini servet ve iktidar hırsı olarak tespit etmek hangi kriterle mümkün olabilir?
Yatay (sığ) bakış açısına bakın; “AKP’nin büyüyen, hükümet yanlış yapsa ve bu yanlışlar İslami kesim tarafından bilinse bile, azalmayan oyları bunun kanıtı. Eğer AKP İslamcılık savunucularının ‘sahih’ dindarlığını temsil eden bir parti olsaydı alacağı oy muhtemelen yarıya inerdi.” Yanlış yapabilir, yanlışları tartışılır, tenkit edilir. Oyunun azalması neden gereksin ki. Enteresan bir şey, insan yanlış yapan dostunu bıraksa, yanlış yapan karısını (kocasını) boşasa, yanlış yapan çocuğunu evden atsa ne olur? Yanlış yaptığı bunları yapmalı mıdır insanlar, yanlış yaptığı için oy vermekten vaz mı geçmelidir? Her insanın ve kurumun bir hata payı yok mudur? O pay içinde kaldığında, müsamaha göstermek gerekmez mi? Hatanın, yanlışın eleştirilmesi başka şey, lakin her hata yapana arkamızı dönüp gittiğimizde “doğru” mu yapmış oluruz? Tamam bunu yapalım da, kendimize nasıl arkamızı döneceğiz, çünkü biz de yanlış yapıyoruz, kendimizi nasıl terkedeceğiz? Diğer taraftan, Müslümanlar Akparti’yi yanlışlarından dolayı bıraktıklarında nereye, hangi partiye gidecekler? Ha… Evet yeni bir parti kursunlar denilebilir. Tabii ki mümkün ama mevcut varken, yüzde elli oy alırken, yanlışlarını düzeltmek dururken, neden böyle bir maceraya girsinler?
Böyle olmaz… İlk bakışta orijinal tespitler gibi görünüyor ama çok yatay, çok sığ…
*
Mahçupyan’ın hakkını teslim etmek gerek, orijinal tespitleri de var. Akparti’nin yeni bir merkez oluşturduğu tespit gerçekten hoş. “Dolayısıyla AKP eski merkezin üzerine oturmaktansa, çevrenin getirdiği yeni güç ve meşruiyet sayesinde eski merkezin dışında yeni bir merkez oluşturuyor. Böylece aynı anda hem eski merkezin hızla daralmasına hem de eski usuller çerçevesinde denetlenmesi çok güç yeni bir merkezin doğmasına tanık oluyoruz. Üstelik bu yeni merkez kendisini içe kapatan, tekelci bir karakter arz etmektense giderek genişlemeyi de hedefliyor, çünkü bunun toplumsal desteği artıracağını biliyor.”
Akparti veya Müslümanlar Türkiye’deki mevcut siyasi yapı içinde farklı bir merkez oluşturmayı belki de planlamadılar. Fakat gelişmeler tam olarak böyle. Bunun temel sebebi, Akparti kadrosundaki kurmay potansiyelden ziyade, Müslümanların mevcut siyasi yapıyla imtizaç etmelerinin imkansızlığı. Kemalist siyasi ve hukuki rejimde iktidarın oturacağı yer, Müslümanlar için tasarlanmamıştı, oranın Müslümanlar için tasarlanmaması Müslümanların iktidara gelmesine mani olmak içindi. Allah’ın hikmetine bakın ki, Müslümanlar için tasarlanmayan iktidar mimarisi, Müslümanlar iktidar olduğunda asimile edilmelerine mani oldu. O merkez, Müslümanlara o kadar yabancıydı ki, Müslüman bir başbakan ve cumhurbaşkanı oraya oturmak istese de oturamıyor. Kemalist rejim Müslümanların oturması imkansız bir merkez inşa ettiği için, Müslümanları sisteme dahil edemedi ve kendi ipini çekti. Çünkü dışarıda merkez inşa edenler, eski merkezin varlığına tabii ki tahammül etmeyecekler.
Ve evet, doğru… Akparti merkezini halkın içine kurdu. Gerçekten ilk defa halk ile bu kadar yakın (bu yakınlık kafi mi ayrı mesele) bir iktidar var. Hukuki ve siyasi rejimin merkezine yerleşme imkanı olmayan Müslümanlar, otağını halkın içine kurmak zorundaydılar.
Ne var ki Mahçupyan bu orijinal tespitinin arkasından yine yatay kavrayış alışkanlığına dönüyor ve yine yanlış anlamaya devam ediyor.
“Kritik nokta bu yeni merkezin aynı zamanda cemaatçi olması… Söz konusu ivmenin parçası olmanın önkoşullarından biri dindarlık. Ama eğer dindarlığı çok katı ve kuralcı bir biçimde tanımlarsanız, yeni merkezin tıkanması da mukadder. O nedenle bugün Türkiye’de yükselen yeni sosyolojik dindarlık, bugüne ait, sekülerleşmeden korkmayan, kendi iç farklılaşmalarını üretebilen, dindarlığı kişiselleştirebilen bir akım. Birçokları için bir tür yüzeyselleşme, başkaları için bir tür sağcılaşma… Ama gerçek bu: Dindarlığın siyasi alanda söz sahibi olmasının önkoşulu, insanların hayal ve arzularını gerçekleştirebilecekleri bir maddi dünyanın oluşmasını garanti edecek kadar esnek bir din anlayışının olabilmesi.”
Dindarlığın cemaatçi olduğunu söylediği nokta, Türkiye’deki görüntüden kaynaklanıyor. Cemaatleşmelerin yaygınlığı, bunun ötesinde de farklı bünyelerin içine kapanıklıkları (her siyasi düşüncenin ki en kapalı olanı Kemalistlerdir) bu düşünceyi besliyor. Fakat İslam’ın böyle dar kalıplarla zaptedilemeyeceğini bilmiyor. Ülkedeki seksen yıllık travmatik tecrübelere fazla güveniyor. Oysa İslam, devlet olduğunda da olmadığında da hem Müslümanlara hem de her düşünceden insana hizmet etmeyi tavsiye ve emreder. İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak, mesela fakirlere yardım etmek noktasında dinini sormaz. Meselenin aslı bilinmeyince, görüntüler üzerinden tespit yapmak kaçınılmaz hale geliyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir