İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-26-MAHÇUPYAN SEKÜLERLİKTE ISRARLI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-26-MAHÇUPYAN SEKÜLERLİKTE ISRARLI
Etyen Mahçupyan, 08.08.2012 tarihli, “Seküler İslamcılık” başlıklı yazısına şu ifadeyle giriyor; “Bazı kavramların yan yana gelmesi tanımı gereği anlamsız ve dolayısıyla imkânsız sayılır. Bu yazının başlığı da öyle…”
Yazı da aynen öyle… Birbiriyle tezat teşkil eden mefhumları yan yana getirmek, Türkiye’de bir gazetecilik başarısı veya dikkat çekme metodu olarak sık kullanılmaktadır. Gerçekten de tezat teşkil eden mefhumları bir arada kullananların yazılarının daha dikkat çektiği su götürmez. Fakat tezat teşkil eden mefhumları yan yana getirmek ciddi bir maharet ister. Maharet öncelikle kullanılacak zıt mefhumlara derinliğine nüfuz etmeyi gerektirir, sonra da aralarındaki çok özel münasebetleri keşfetmeyi şart kılar.
Yatay (sığ) bakış açısıyla tezat teşkil eden mefhumları bir araya getirerek anlamlı cümleler kurmak, çok kişinin yapmaya çalıştığı ama az kişinin mahir olduğu bir alan. Bu dikkat çekici metodu kullananların tamamına yakını da, zıt mefhumlar arasındaki münasebeti, hayatın müşterek alanlarından kaynaklanan tabiilik çerçevesinden devşiriyor. Hayattan bahsettiğinizde, birbirine ne kadar zıt mefhumlardan, dünya görüşlerinden, sistemlerden bahsederseniz bahsedin, mutlaka müşterek alanları vardır ve bu bir mecburiyettir. Hayatın mahiyetini ve altyapısını anlamamış olanlar, “Aaa, bakın Yahudiler de evleniyor, Müslümanlar da, demek ki Yahudilik ile İslam arasında pek bir fark yokmuş” cinsinden tuhaflıklar sergiliyor. Oysa dünya görüşlerinin tamamı insanı ve hayatı “konu” olarak seçmiştir, öyleyse tabii ve mecburi ortaklıkları mevcuttur. Bu sebepledir ki dünya görüşleri müşterek yönleriyle değil, farklı yönleriyle tarif edilir.

Mahçupyan, Ali Bulaç’ın İslamcılık tarifini iktibas ediyor ve o tarifte bulunan “İslam’ın ana referans kaynaklarından hareketle…” ifadesindeki “hareketle” kelimesine, nispetine, ölçülendirmesine takılıyor. Takılıyor ve oradan öyle şeyler çıkarıyor ki gerçekten dikkat çekici.
“Buradaki ilginç kavram ‘hareketle’ kelimesi… İslamcılık İslam’ın ana referans kaynaklarından ‘hareketle’ davranacak ama söz konusu kaynaklardan yola çıkıldığında önünüzde sadece tek bir yol bulunduğunun garantisi maalesef yok.”
Uzun yıllar bu ülkede İslam’ın totaliter olduğunu, tekçi bir yapı arzettiğini, akla ve tefekküre hiçbir alan bırakmadığını söyleyerek eleştirdiler. Şimdi, tarifteki bir kelimeden hareketle “çoklu anlayışın” meydana geleceğini, bunun kaçınılmaz olduğunu söyleyerek eleştiriyorlar. Bu noktayı hatırlatıp geçelim. Çoklu anlayışı kaçınılmaz olarak önümüze sürmelerinin asıl sebebi, Mahçupyan’ın sonraki cümlesinde kendini gösteriyor.
“Diğer bir deyişle İslamcılık kendi içinde farklı İslamcı siyasetleri barındıran bir yelpaze olmak ve bu farklı siyasetler arasında çatışma yaşanmasına imkân vermek durumunda.”
Çoğullaşmayı kaçınılmaz görmelerinin asıl sebebi, çatışmayı kaçınılmaz görmeleri. Daha doğru bir ifade ile, çoğulluğu kaçınılmaz görerek, çatışmanın tohumlarını ekiyorlar. Veya bizi, kendi içimizde çatışmak zorunda bırakmak, yani çatıştırmak istiyorlar.
Mahçupyan’ın bakışı, başka bir kültür evreninde doğrudur, batı kültür evreninde… Çünkü batıdaki çoğulculuk, felsefi altyapıdan beslenir ve mutlaka çatışır. Batının tarihi böyledir, batının tarihini “insanlık tarihi” zanneden Türkiye entelektüelleri, herhangi bir çoğulculuğu çatışma potansiyeli olarak görür ve o potansiyelin de bir gün mutlaka harekete geçeceğine inanır. Israrla yatay bakış açısı dememizin sebebi anlaşılıyor zannederiz.
İslam’ı bilmemenin ve anlamamanın tabii neticeleri var. Özellikle de İslam’a şarkiyatçı (oryantalist) yaklaşımla bakanlarda ciddi problemler zuhur ediyor. Sadece bir misal bu konudaki derin yanlışlığı göstermeye kafi. İmam-ı Azam hazretlerinin talebelerine tavsiyesi bu hususta fevkalade bir misaldir. O büyük İmamın tavsiyesi özetle şu; “İnsanlar herhangi bir konuda görüşünü sorarlarsa şöyle cevap ver, “bu konuda başka bir görüş de var, benim görüşüm ise şu” diyerek açıkla ve insanları, görüşleri seçmek hususunda serbest bırak. Bu yaklaşım büyük İmamın hayatında titizlikle tatbik ettiği, talebelerine de ısrarla tavsiye ettiği bir anlayıştır. Evet, anlayış farkları olabilir, olmuştur da. Dolayısıyla çoklu bir anlayış iklimi zaten mevcuttur. Fakat çatışma yok. Meselenin özünde yok. Cahilleri esas ya da misal almayacaksak, meselenin özünde yok.
Çoğulculuk ise İslam’ın ana havzasında, umumi çerçevesinde, irfan iklimi içinde mevcut. Ana yapı ile ilgili ihtilaf zaten yok. Çerçevenin dış hatları haramlarla belirlenmiş, merkez ise farzlarla inşa edilmiştir. Merkez muhafaza edilerek muhitte (çerçevede) serbestçe dolaşılır, bu şekilde farklı anlayışlar da meydana getirilir, tefekkür canlı tutulur.
Mahçupyan burada da durmuyor ve devam eden cümlesi ile meseleyi sekülerleşmeye taşıyor. “Kısacası ideali tanımladığında ve ortak düşmana işaret ettiğinde tekil olabilen İslamcılığın, hayatın gerçekleri karşısında çoğullaşması ve dünyevileşmesi kaçınılmaz.” Mantık örgüsüne dikkat edin, “hayatın gerçekleri karşısında dünyevileşmesi kaçınılmaz”mış. Bu ne kadar sığ bir bakış. İslam ile hiç ilgisi ve bilgisi olmayan birisi okusa bu yazıyı, “Demek ki İslam hayat ile ilgilenmiyormuş” der. İslam bizatihi hayat dinidir, hayatı kendine konu almadığını kim söylüyor ki. Hayat ile ilgilendiği için neden dünyevileşsin? Ama bir fikir bu kadar sığ olmaz ki. Hayatla ilgilenmek, hayattaki farklılıklar karşısında ana yapısını bozmadan farklı çözümler üretmek, dünyevileşmek olarak tarif edilir mi? Bunlar hayatı kendilerinin malı mı zannediyorlar Allah aşkına.
Mahçupyan’ın yatay (sığ) bakış ve anlayışının ilginç misalleri var. İnsan, önüne gelen her konuyu, kendi kavrayış çerçevesi içinde anlama temayülüne sahiptir ya, Mahçupyan da tabii olarak İslam’ı başka ideolojik disiplinlerle aynı kategoride değerlendiriyor. “Kendi içinde çoğullaşmak İslamcılığı bir ideoloji olmaktan çıkarmaz. Ancak doğruları ‘bilme’ hasletini kendisine atfetme kaygısı, aynen sosyalist harekete benzer bir biçimde, hizipleşmeler üretir.” Sosyalizmde ve sosyalist hareketlerde meydana gelen misalleri, kendi kavrayış çerçevesindeki birkaç benzerlikten hareketle İslam’a veya İslamcılığa tatbik ediyor. Mahçupyan’ın başka şekilde anlaması tabii ki beklenmez, zihni evreninin kendine sunduğu teorik imkanlar, malzemeler, araçlar başka bir yol bırakmıyor. Türkiye’deki entelektüellerin bir türlü anlamadığı, anlamamakta da her nedense ısrar ettiği husus, her dünya görüşünün farklı bir mana mimarisinin olduğu, farklı bir akıl terkibi inşa ettiği, farklı bir hassasiyet ürettiğidir. Bunları bilmez, anlamaz, farketmezseniz, “yatay bakmak” zorunda kalıyorsunuz. Bazı Müslümanların bile İslam’ın bazı ölçülerindeki benzerlikten hareketle sosyalist veya kapitalist yaklaşımlara sahip olabildiği, idrak ortalamasının ancak yatay (sığ) bakışta oluştuğu bir ülkede, farklı bir dini ve dünya görüşünü anlama derinliğini Mahçupyan’dan beklemek mümkün müdür?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir