İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-27-MAHÇUPYAN DİNE SINIR ÇİZİYOR

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-27-MAHÇUPYAN DİNE SINIR ÇİZİYOR
Batı tarihi, batının dine bakışı, batıdaki hayat alanlarının çerçeveleri farklı bir kültür ikliminin verilerini doğurmuş. Batı dışındaki ülkeler, müstemleke haline gelme oranlarında batıya güveniyor, inanıyor, onun kültür iklimindeki verileri esas alıyorlar. Dünyanın batı dışı coğrafyalarında, batıda üretilmiş olan oryantalizmin hakim olması, mesela doğulu entelektüellerin kendi ülkelerine oryantalist bakış açısıyla bakmalarına, kendi ülkelerini yabancı ülke olarak değerlendirmelerine, kendi halklarını yobaz, mürteci, geri kalmış türünden yaftalarla eleştirmelerine sebep oluyor. Çok enteresandır, Batılılaştıklarını düşündükleri için ülkelerinde “rasyonel düşünceye” sadece kendilerinin sahip olduklarına inanırlar ve halkı, diğer düşünce mensuplarını ise mistik, irrasyonel vesaire gibi olumsuz özelliklerle zikretmeye meylederler. Buradaki temel mesele, batılı kavrayış formlarını, malzemelerini, araçlarını, batının yapmaya çalıştığı ve dünyanın geri kalanını vahşi, barbar, insanımsı gösterme çabasını aynen tekrar etmeleridir. Etyen Mahçupyan, 09.08.2012 tarih, “Dindarın siyaset yolu” başlıklı yazısına tam olarak böyle bir giriş yapıyor; “Din ile siyaset arasındaki ilişkide uzun deneyimler sonrası gelinen nokta, bu iki alanın arasına mesafe konması gerektiğidir.”
Din ile siyaset arasına mesafe koyma ihtiyacı, Ortaçağ Avrupa’sındaki Hıristiyanlık uygulamalarıyla ortaya çıkmış, baştan sona Avrupa (genelde batı) tarihinin verilerinden biridir. Tecrübe orada üretilmiş, orada hükme bağlanmıştır. Sadece bizim değil dünyanın başka kültür iklimlerinin de tarihi süreçleri farklıdır, düşünce süreçleri farklıdır, hayata dair tecrübe müktesebatı farklıdır. Fakat Türkiye’de batı hayranı entelektüeller, batının tecrübesini olduğu gibi buraya taşımaya, olduğu gibi buradaki hadiselere tatbik etmeye bayılırlar ve bunu da büyük bir kibirle yaparlar. Batı kültür ikliminin tarihi tecrübelerini kopyalayarak bu topraklara ve halka bire bir tatbik etme sevdasının zirvesi de Kemalist devrimlerdir. Kemalist devrimlerin bu ülkeye ve halka maliyeti ise hala hesaplanabilmiş değildir. Bu vahim hadiseyi ve büyük maliyeti ise Mahçupyan bilir, yazılarında bunu bildiği görülür. Fakat aynı zihni evrenden beslendikleri, aynı akıl bünyesini mayaladıkları, aynı kavrayış kodlarına sahip oldukları için, yaptıkları hatanın mahiyeti değişmez sadece çeşidi değişir. Hepsi de “batılı gibi” düşünürler ve o düşüncenin zaruri neticelerinden olan hataları yaparlar, ne var ki hayatın yoğun teferruatı karşısında hatalarını çeşitlendirirler.
Batı tecrübesinin ürettiği formlar, malzemeler, bilgiler üzerinden İslam’ı değerlendirmek istediklerinde, “Din ile siyasetin doğası arasında uyumsuzluk olduğunu” düşünmeye başlarlar. Uyumsuzluğu izah etmek için de, batı kültür ikliminin siyaset mefhumuna yüklediği manayı esas alırlar. Hala anlamamışlardır ki, Batının felsefe müktesebatı ile İslam’ın irfan müktesebatı temel farklılıklara sahiptir. Temelde farklı olanlar, hayatın her alanında zaten ve mecburen farklıdırlar. İslam’ın karşısına, İslam irfan müktesebatının siyaset anlayışını değil, batı kültür ikliminin siyaset anlayışını koyduğunuzda, doğalarının uyumsuz olduğu aşikardır. Tamam da zaten bunların doğası, çok daha derinde farklıdır.
“Dinler zamana bağımlı olmayan evrensel kabuller üzerine oturdukları için, ‘doğru’ olanı tüm insanlık ve tüm zamanlar için bildiklerini vazederler. Siyaset ise ‘doğru’ olanın geçici olarak ve sadece belirli bir grup insana anlamlı gelecek şekilde saptanabileceği varsayımı üzerinde yaşanabilir.”
Siyaset tarifini batıdan ödünç almak ve onu İslam ile mukayese etmek, otomobil parçası ile traktör parçasını yan yana koyarak, “farklı olduklarını” söylemeye benzer. Zaten farklılar, burada yanlış olan mukayese verileri…
Türkiye’deki entelektüeller, İslam ve Müslümanlarla ilgili her konuyu, batı kültürünün verileriyle değerlendirme alışkanlığına sahip oldukları için, garip, ucube, tuhaf neticelere varıyorlar. Önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, Müslümanların ve İslamcılığın sekülerleşme sürecine girdiği tespitini de böyle yapıyorlar. Bu yaklaşımla aslında gizliden gizliye, İslam’ı, batı karşısında hesaba çekiyorlar, İslam’ın batıya hesap vermesi gerektiğini söylüyorlar. Bu iş daha önce oryantalistler tarafından açıkça yapılmıştı, bir müddetten beri yerli entelektüeller tarafından yapıldığı için, temeldeki oryantalist yaklaşım ve kavrayış gözlerden ırak tutulmaya başladı. Oryantalizmin batıda neden yavaşladığı anlaşılıyor mu? Çünkü dünyanın geri kalanında yerli oryantalistler türedi.
Dinin mutlak, siyasetin izafi (göreceli) olduğu tezi üzerine yerleşen Mahçupyan, iki mefhum arasındaki tabiat ihtilafını kaçınılmaz kılmak için, ontolojik anlam savrulmalarına maruz kalıyor. Siyasetteki “ölçü” ihtiyacını bakın nasıl ifade ediyor; “Bu belirsizlik nedeniyle siyaset ‘doğrunun’ göreceliliğini ontolojik olarak kabul etmek durumundadır. Nitekim kendi meşruiyeti de bu göreceliliğe dayanır. Oysa görecelilik, dinlerin kabul etmek bir yana felsefi olarak kabullenemeyeceği bir durum…”
Siyasetteki ölçü arayışını ontolojik derinliğe kadar indirme çabası siyasetin özünü imha eder. Ontolojik derinliğe kadar indirilen, ontolojiyi bile kendine konu edinen siyaset, ister mutlak, ister izafi tarifler yapıyor olsun, intihar etmiş demektir. Siyasetin tabiatı izafidir, bu sebeple de ontolojiyi konu edinmeyeceği gibi “doğru”yu da konu edinmez. Siyasette aranacak ölçü “doğru” değil, “iyi”dir. Siyaset, herhangi bir dünya görüşünün “doğru” listesini, hayatta gerçekleştirecek olan maniveladır ve en ileri ölçüsü de “iyi”den ibarettir. “Doğru”yu, en iyi şekilde tatbik etmek, gerçekleştirmek…
Bu çerçeveden bakıldığında İslam, “doğru haznesini” tatbik etmek için ilgili alanda siyasetini geliştirir. Yani kendi siyasetini geliştirir. Din ile siyasetin farklı alanlar olması, birbirinden bağımsızlaşacak kadar uzaklaşması, batı tarihinin verilerindendir. İslam irfan müktesebatında bunun yeri yoktur. Mahçupyan, temel meseleleri birbirine karıştırıyor, mukayeseyi doğru yapamıyor, zaten medeniyetler veya dünya görüşleri arasında bir mukayese de yapmıyor. Temeldeki yanlışlık, teferruatlar boyunca devam ediyor. Mezkur yazısındaki bu temel yanlışlığa işaret etmemiz, teferruatlarla uğraşmamıza engeldir. Bu sebeple, yazısındaki bazı teferruatlarla ilgilenme ihtiyacı duymadık.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir