İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-28-MAHÇUPYAN’IN TARİHE BAKIŞI

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-28-MAHÇUPYAN’IN TARİHE BAKIŞI
Türkiye’nin entelektüelleri batı tarihini okudular ama onu “insanlık tarihi” diye okudular. İnsanlık tarihi inancıyla okuyunca sadece tarih okumuş olmadılar, aynı zamanda “tarih anlayışını” da oradan edindiler. Tarih anlayışını batı tarihinden oluşturunca, dünya tarihini de oradan elde ettikleri zihniyetle değerlendirmeye başladılar. Bu entelektüeller İslam tarihine dair bir şeyler söylemek durumunda kaldığında işin vahameti ortaya çıkıyor. Batı tarihinin malzemeleriyle İslam veya Türk tarihine baktıklarında, garip şeyler görüyorlar, benzemiyor çünkü. Arada bir benzeyen yönler bulunca da, İslam tarihini tamamen batı tarih süreçlerine uygun değerlendirmekten imtina etmiyorlar.
Mahçupyan, 15.08.2012 tarih, “İslamcı endişe” başlıklı yazısında, Müslümanların kendi içlerinde sekülerleştiklerini, dış etkiyle böyle bir değişim yaşamadıklarını söylemesi ilginç. Esas ilginç olanı ise Müslümanların kendi dinamikleriyle sekülerleşme sebebini, Anadolu tarihinde (Osmanlı tarihine atıf yaparak) araması ve bulduğunu zannetmesidir. Anadolu tarihinin (Osmanlı tarihinin), kendine has bir seküler özelliği olduğunu, dışarıdan bir sekülerlik ve sekülerleşme dinamiği ithal edilmesine gerek olmadığı düşüncesi, tam bir İslam cahilliği ile kabildir.
İslam’ın siyasi hakimiyeti altındaki diğer dinlere ve din mensuplarına, hiçbir siyasi sistemin razı olmadığı ve halen de numunesi olmayan bir hürriyet bahşettiği apaçık bir hakikattir. Bu hakikatin anlaşılması için ciddi tetkikler gerekmez, İslam’ın ölçülerinin titiz ve ince tahlillerine ihtiyaç duyulmaz, Açık ve sarih ölçüler halinde mevcuttur. Diğer taraftan bunu görmek için İslam tarihinin herhangi bir dönemine, bu arada Osmanlı dönemine bakmak kafi. Osmanlı yani Anadolu tarihine bakıldığında görülecek bir meseledir bu. Fakat tarih anlayışını batıdan alan birisi, “batı gözlüğü” ile Anadolu (Osmanlı) tarihine baktığında başka bir şey görüyor.
“Kabul etmeleri gerek ki bu toprakların Müslümanları her zaman dinlerine bağlı oldular, onu ‘kıymetli’ kıldılar ve son kertede İslam’ın rehberliğiyle yaşadılar. Ama bu toprakların Müslümanları yine her zaman, çoğulcu, kozmopolit toplumsal yapılara hazır oldular, kendilerini dünyaya açtılar ve etkileşimlerden kaçınmadılar.”
Çoğulcu, kozmopolit vesaire isimlendirmeler, İslam’ın, kendi dışındaki dinlere ve mensuplarına verdiği hakların, batılı kavrayış tarafından gözlenmesidir. İslam’ın kozmopolit olmak gibi bir konusu yoktur, İslam, başka dinlere ve mensuplarına, kendi hayatlarını en geniş şekilde yaşama hakkını verir, batılı gözlükle bakanlar ise bu hadiseleri, batı kültür formlarıyla isimlendirir, ifadelendirir. Mesele İslam’ın anlaşılması… İslam anlaşılmayınca, tatbikatı, tatbikatındaki bazı tezahürler, kurduğu cemiyet, farklı cemiyet gerçeklikleri, farklı cemiyet gerçekliklerine müsaade etme genişliği gibi birçok konu havada kalıyor. Mahçupyan, İslam’ı bilmediği, anlamadığı için, bu konuları, kendi zihni evreninin (batıdan ithal) verileriyle değerlendirmek zorunda kalıyor. Kendinden de gayet emin…
İslam’ı bilmeyebilir. Kim ne diyebilir ki bilmezse, bilmek istemezse… Fakat İslam ve İslam tarihi ile ilgili “hüküm” cümleleri kuruyor. Bilmediği konuda hem de hüküm cümlesi kurmak, entelektüelliğe yakışır mı? Yakışıyor olabilir, bizim entelektüel olmak gibi bir derdimiz ve çabamız olmadığı için bilmiyoruz. Bizim müktesebatımızda (İslam irfan müktesebatında) mütefekkir, alim, arif, hakim olmak vardır, entelektüellik yok. Bilmediği konuda hüküm cümlesi kurmak ise, mütefekkire de, alime de, arife de, hakime de yakışmaz.
İslam’ı bilmeyince, bilmemesine rağmen hüküm cümleleri kurmaya çalışınca, İslam’ın normal tatbikatına bakarak, o tatbikatın İslam’dan uzaklaşma olduğunu, İslam’ın dışında olduğunu düşünüyor. Batı kültüründen ve Hıristiyanlık anlayışından mülhem bir din kavrayışı var, o dine göre başka dinlere hayat hakkı tanınmaz, öyleyse İslam’ın başka dinlere ve mensuplarına haklarını vermiş olması, “kitap”tan uzaklaştığı manasına gelir.
“Diğer bir deyişle bu toprakların Müslümanlığı kitabi bir İslam normatizmine uygun düşmüyor, çünkü ta başından beri böyle bir normatizme bağımlı olmadı. Bunun anlamı Anadolu İslam’ının doğal olarak sekülerleşmeye eğilimli olması, ancak bunu bir Batı modeline göre değil, kendi dünyevilik anlayışına göre yapmasıdır.”
Ne diyelim, nasıl anlatalım. Bizzat kitap (yani Kur’an-ı Kerim) ehl-i kitaba kendi dinlerine uygun yaşama hakkını veriyor. İncil’de böyle bir şey göremeyince, Kur’an-ı Kerim’de de olmaması gerektiğini mi düşünüyorlar?
En ileri demokrasi bile İslam’ın siyasi nizamındaki hürriyetleri tanıyabilmiş değil. Çok kültürlülük bir tarafa, çok hukukluluk bile İslam siyasi nizamında (devletinde) mevcuttur. Bunu anlamak için bir kitap okumak kafi olmasına rağmen, garip bir şekilde İslam cahilliği bu topraklarda devam eder.
Mahçupyan, Anadolu tarihinde İslam’ın kitabi tatbikatının hiç olmadığını, dolayısıyla sekülerliğin bizim tarihi derinliklerimizde bulunduğunu söylerken, İslamcıların bundan endişelendiğini veya endişelenmesi gerektiğini ifade ediyor. Yazısında halkın dini yüzeyselliğine de atıf yaparak, milli sekülerliğin delilini toplamaya çalışıyor. “Dini yüzeyselliğin”, cumhuriyet dönemi İslam tedrisat müesseselerinin kapatılmış olmasıyla hiç ilgilisi yokmuş gibi davranıyor ve o durumu tabii bir akış olarak kabul ediyor. Harf devrimini yaşamış, alimleri kıta kıta ipe çekilmiş, tüm dini müesseseleri imha edilmiş bu ülkedeki Müslümanların, uğradıkları zulme rağmen hala dindar kalmaları, dindarlığın ilmi değilse bile “ruhi derinliğini” göstermeye kafi değil mi? Konuya böyle bakınca tüm iddialar havada kalmıyor mu?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir