İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-29-MAHÇUPYAN’IN FİKİR HİLESİ
Mahçupyan’ın İslamcılık tartışması ile ilgili yazısı çok. Her birini tek tek değerlendirmek gerekmiyor zira sürekli tekrarlar var. Fakat yazılarından ikisi var ki, diğerlerinden çok farklı bir muhtevaya sahip, 22.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(1)” ile 23.08.2012 tarih ve “İslamcılığa teslim olmak(2)” isimli yazıları… Bu yazılardaki muhtevanın farkı, tevhid bahsi ile ilgili olmasıdır. Tevhid bahsi ve onunla ilgili birçok bahis…
Mahçupyan’ın yazılarının muhtevası, tevhid bahsini bildiğini göstermiyor. Özünde tevhid bahsine dair birçok soru soruyor fakat hiçbiri tevhid bahsine temas etmiyor. Tevhid bahsinin çevresinde dolaşıyor, ikinci, üçüncü derecede ilgili konulara ait sorular soruyor ama meselenin zemini, çerçevesi, merkezi, nispetleri gibi hiçbir konuyla ilgilenmiyor.
Sorulara sığ bir kavrayışla bakıldığında doğrudan tevhid bahsi gibi görünüyor ama değil. Zaten sığlık da tam o noktada kendini gösteriyor. Müslümanların da bu yazıları okurken tevhid bahsi ile ilgili olduğunu zannetme ihtimali (riski) var, zaten bu sebeple mezkur iki yazıyı değerlendirmek gerekiyor.
Mahçupyan’ın mezkur iki yazısı aslında, “varlık telakkisi”, “bilgi telakkisi”, “insan telakkisi”, “yaratılış meselesi” ile ilgili. Zaten meselenin tevhid bahsine temas eden yönü de burası. Varlık telakkisi (ontoloji), İslam İrfanında doğrudan tevhid bahsiyle ilgilidir. Yaratılmış olanı, mahiyetini, hakikatini, çerçevesini, sınırını bilmeden tevhid bahsini bilmek kabil değil. Birçok Müslüman fikir adamı da “varlık telakkisi”nin tevhid bahsi olduğundan habersiz. Zaten Mahçupyan’ın bu soruları serazat sorabilmesinin sebebi de Müslüman fikir adamlarındaki tefekkür zafiyetidir. Nedir bu husustaki tefekkür zafiyeti? Her Müslüman fikir adamı mutlaka tevhidden bahseder ama tevhidin “varlık telakkisi” ile ilgili olduğunu bilmez. İslam’ın varlık telakkisi ile ilgili hiçbir tefekkür çabasına girmeden tevhidden bahsedenler karşısında Mahçupyan’ın bahsini ettiğimiz soruları sorması çok tuhaf kaçmaz.
*
“Bulaç’a göre “İslam teoloji (ilahiyat) değildir, çünkü beşeri idrakin üzerinde olan Zat’la uğraşmaz”. Yani “Zat’ın bilgisi ve tabiatı üzerinde tartışma” yapmaz. Ne var ki hemen sonraki cümlelerde aynı Bulaç, Allah’ın niteliklerini sayıyor ve O’nun ‘El Âlim’ ve ‘Hayy’ olduğunu söylüyor. Diğer bir deyişle bilen ve hayat sahibi olan… İyi de, Allah beşeri idrakin üzerinde olduğuna göre acaba nasıl oluyor da onun ‘El Alim’ ve ‘Hayy’ olduğunu bilebiliyoruz? Ayrıca eğer bunları bildiğimizi öne sürüyorsak nasıl oluyor da İslam’ın teoloji olmadığını söyleyebiliyoruz?” (İslamcılığa teslim olmak(1))
Bu soruları bir Müslüman sormaz. Meseleyi böyle ifade ettiğimizde, entelektüeller, “bak İslam düşünceye engeldir” diye yerlerinden zıplarlar. Oysa durum tam aksini gösterir, Müslümanlar bu soruları sormazlar çünkü bu soruların net cevapları var. Allah’ın isimleri ve sıfatları, İslam’ın iki temel kaynağında ifade edilmiştir, yani bu soruların cevaplarının nerede olduğu, hangi kaynakta ifade edildiği Müslümanlarca malumdur. Malumun sorusu olur mu? Mahçupyan’ın zekice zannettiği soru şudur; “İyi de, Allah beşeri idrakin üzerinde olduğuna göre acaba nasıl oluyor da onun ‘El Alim’ ve ‘Hayy’ olduğunu bilebiliyoruz?” Biliyoruz çünkü Allah ve Resulü bizzat bunları beyan buyuruyorlar.
Mahçupyan zannediyor ki, bu bilgileri, “aciz idrakimiz” ile elde etmeye çalışıyoruz. Allah’ı insan idrakinin anlama istidadı ve kudreti olmadığı için de, bu bilgileri “uydurmaktan” başka yolun olmadığı vehminde, söylemek istediği de aslında bu. “Anlamayacaksak, anlayamayacaksak, nasıl oluyor da biliyoruz?” sorusundaki muhteva buna işaret ediyor. Bundan ibaret değil tabii ki, Mahçupyan benzer soruları sormaya devam ediyor.
“Ama Bulaç bir adım daha atıyor ve şöyle diyor: “O’nun bilgisi mutlaktır, varlık aleminin bütününü… herhangi bir cüz’ü veya ufak bir alanı dışarda bırakmamak üzere ihata etmektedir.” Acaba bu bilgiyi böylesine kesinlikle nasıl bilebiliyoruz? Allah’ın bilgisi beşeri idrakin dışında olduğuna, o bilgiyi kendi zihnimizle algılayıp sınayamayacağımıza göre, O’nun bilgisi hakkında böyle kesin bir kanaat serdetmenin zihinsel temeli nedir?” (İslamcılığa teslim olmak(1))
İslam’ın mana mimarisine bu kadar uzak olup da, bu kadar rahat soru sormak Türkiye’deki entelektüellere ait özelliktir. Türkiye’de İslam cahilliğinin adı, entelektüellik olarak yerleşmiştir. Allah ve Resulünün beyanlarındaki bilgiler için bu soruların sorulması, İslam hakkında hiçbir bilgiye sahip olmamaktır. Bir konuda, bir alanda, bir disiplinde bilgi sahibi olmadan, hatta uzman olmadan hüküm ifade eden sorular sormak ve cevaplar vermek, “fikir haysiyeti” ile telif edilebilir mi? Bir doktorun karşısında tıp ile ilgili bu tür tavır sergilemek, doktora psikolojik krizler yaşatır. Türkiye’de sadece İslam hakkında konuşabilmek için bilgi ve uzmanlık gerekmez, İslam, bu kadar sahipsiz kalmıştır. “İslam ile ilgili bilgi seviyen nedir ki bu kadar iddialı konuşuyorsun?” diye itiraz edildiğinde de, ukalaca cevaplar veriliyor. İslam’ın temel yapısına dair bir kitap bile okumadan bu kadar iddialı laflar etmek, Kemalist düşünce vasatının serkeşliğinden kaynaklanıyor.
Mahçupyan, bunları kaydettikten sonra bir samimiyet testi sunuyor. Burası çok ilginç… Kendi beyanlarını esas alıyor (ki bu hal tabii) ve o beyanlara göre bir samimiyet testi geliştiriyor (işte burası tabii değil).
“Eğer samimi olacaksak, biz aslında kendi yeteneklerimizden hareketle ve onlara mutlakiyet atfederek Allah’ın yetenekleri fikrine ulaşıyoruz.”
Yine de biz samimiyet testini kabul edelim fakat testi biraz derinleştirelim. “Kendi yeteneklerimizden (yani zihni yeteneklerimizden) hareketle Allah’ın yetenekleri fikrine ulaşıyoruz” ifadesi, özünde bir “epistemoloji” teklifidir. Teklif değilse bile, epistemolojik bir yaklaşımdır. Mahçupyan, tartışmalarda meselenin bir noktadan sonra (veya aslında başında) mutlaka epistemolojik çerçeveye ulaşacağını, tartışmanın o çerçevede devam edeceğini, etmesi gerektiğini bilmiyor olabilir mi? Kendinin teklif ettiği veya zımnen kabul ettiği epistemolojik çerçeve, seküler, ateist, materyalist epistemolojidir. Buna rağmen hiçbir epistemolojik tartışmaya girmeksizin, girmeyi de düşünmeksizin, ne var ki kendi epistemolojisini esas kabul ederek konuya giriyor. Dünya görüşlerinin temel tartışma alanlarının epistemoloji ve ontoloji olduğunu bilmemek, bu tartışmalara girmeden başka konuları tartışmak, kendi epistemoloji ve ontolojisi üzerine diğer dünya görüşünü mahkum etmektir. Gerçek fikir adamları bilirler ki, her dünya görüşü, başka bir epistemolojiye (dolayısıyla dünya görüşüne) göre anlamsızdır. Zaten bu sebepledir ki dünya görüşleri arasındaki temel tartışma sahaları, ontoloji ve epistemoloji arasındadır.
Mahçupyan, İslam’ın mana mimarisini umumi hatlarıyla bile bilmediğini gösterdikten sonra, kendi epistemolojisine dayanarak İslam hakkında hükümler kuruyor. Bu çok sığ bir yaklaşım değil mi? Kendi dilleriyle söylemek lazım gelirse, buna felsefi tartışma mı diyorsunuz? Buna “fikir hilesi” demekten başka bir yol var mı? İslam’ın varlık telakkisi (ontolojisi), bilgi telakkisi (epistemolojisi) insan telakkisi ile ilgili temel bakış açısını bilmeden, bilmeyi de umursamadan, kendi temel düşüncelerini de esas alarak düşünce üretmek, ancak entelektüel serkeşlikle mümkündür.
Mahçupyan bir taraftan meseleyi ontoloji ve epistemolojiye getirmiyor diğer taraftan ismini koymadan ontolojik ve epistemolojik tartışma yapıyor. Konuyu kendi çerçevesine almadan, kaçak bir şekilde epistemolojik ve ontolojik tartışma yapmak, fikir hilesi değilse kasıtlı bir yaklaşım değil midir?
“Birinci önermesi şöyleydi: “Allah’ın müdahil olmadığı toplu iğne ucu kadar alan yoktur. Zira varlık âleminin bütününü O yaratmıştır.” Ne var ki ‘yaratma’ ile ‘müdahil olma’ arasında mantıksal bir bağlantı yok. Yaratma iradesini gösteren Zat’ın ille de müdahil olacağını neye dayanarak savunabiliriz? Bunu tek bir örnekle bile sınama imkanı olmayan aciz zihinler olarak, ilahi kudretin neyi niçin ve nasıl yaptığını bildiğimizi varsaymak mümkün müdür? Bu açmazda Kelam yetersizdir, çünkü Kelam nihayette insan aklının sınırlarına tabidir. Vahy de yetersizdir, çünkü inanmayı gerektirir ve inandığımız şeyin aynı zamanda doğru bilgi olduğuna dair bizzat o inancın dışında bir delil yoktur.” (İslamcılığa teslim olmak(2))
Kaçak şekilde epistemolojik tartışma dediğimiz öncelikle; “Vahy de yetersizdir, çünkü inanmayı gerektirir ve inandığımız şeyin aynı zamanda doğru bilgi olduğuan dair bizzat o inancın dışında bir delil yoktur” ifadesidir. Evet, vahiy iman konusudur. Ama imandan başka bir delil olmadığı düşüncesi, epistemolojik manevradır ve hiledir. İmanın dışında çok sayıda delili vardır ve bu bir epistemolojik tartışmadır.
İslam’ın varlık ve bilgi telakkilerine burada girme imkanımız yok. Takdir edileceği üzere uzun bir bahis… Fakat bir misal vermek gerekirse, Haki Demir’in “sağır-dilsizler” konusundaki izahı, yalnız başına fevkalade bir delildir. Dil uzvunda problem olmayan ama doğuştan sağır olan bir insanda “lisan” oluşmuyor, hem de bugünkü medeniyet seviyesinde(!) dil oluşturulamıyor. Dilin oluşmasına dair bir izah, bir tez, ispatlanabilir bir düşünce arzedemeyenler, Allah’ın Hz. Adem’e (AS) lisanı öğretmiş olmasından başka bir yol kalır mı?

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir