İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-3-UĞUR KÖMEÇOĞLU, “DALGAKIRAN”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HARİCİLERİ-3-UĞUR KÖMEÇOĞLU, “DALGAKIRAN”
Zaman gazetesinin bir doçent deposu olmalı. Uğur Kömeçoğlu da doçent, Bilal Sambur gibi… Uğur Kömeçoğlu Zaman gazetesinin yorum sayfasında, 17.08.2012 tarihli, “Geçici dönemsel bir ideoloji olarak İslamcılık: Üç nesil hipotezi” başlıklı yazısında, İslamcılığı, “İdeoloji”, “siyaset yapma biçimi”, “dönemsel bir akım” ve “isim babası batılılar olan bir kavram” şeklinde ifade ediyor. Bilal Sambur’a göre bazı fikir kırıntıları taşıdığını söylememiz lazım, Bilal Sambur, tamamen “düşünce ajanlığı” yapıyor ve bunu da acemice, fikirsiz şekilde ve ahmakça ortaya seriyor. Uğur Kömeçoğlu ise yazısını bazı fikri tespitlerle tezyin ederek, bir takım etimolojik incelemelerle zenginleştirerek vazifesini yerine getiriyor. Vazifesi ne? Yazının başlığında kayıtlı…
Öncelikle, İslamcılık tartışması başladığından beri, hem haricileri olsun hem de dahilde mevzilenenler olsun, bir “isim” ve “isimlendirme” tartışmasıdır gidiyor. Bir fikir cereyanının muhtevasından daha fazla ismi ile ilgilenilmesi, isminden dolayı o muhtevaya uzak durulması izahsız bir durum ve tavırdır. Tamam, ismin uygun olmadığını konuşabiliriz, başka bir isim de teklif edebiliriz ama bunları usulünce yaparız. İbrahim Sancak da isim konusuna temas edip başka bir isim (İslam Tefekkür Mecrası ismini) teklif ediyor ama bunu yapıp konuya devam ediyor. İsim meselesinde bu kadar bol tartışmanın olması ve buna rağmen doğru dürüst isim teklifinin de bulunmaması, fikir adamlarının seviyesini (aslında seviyesizliğini) göstermesi bakımından faydalı olmuştur.
*
Baştan başlayalım, Kömeçoğlu, İslamcılığın “dönemsel” olduğu teziyle işe başlıyor. Bu konudaki tespitini şu şekilde ifade etmiş; “Geçmişte üretilmiş bir kavramın anlamını bugünden bakarak şimdiki dönem için istediğiniz gibi genişletemezsiniz. Teleskopa tersinden bakmak gibidir. Kavramı genişletmeye çalışsanız bile bu çaba, o kavramın bayraktarlığı altında 20. yüzyılda yapılmış olanları değiştirmez. Olan olmuştur. Teoride revizyon için çok geçtir.” Çok net tespitler değil mi, ne denir bunun üstüne?
Önce konu ile ilgili teorik tespitimizi yapalım, daha doğrusu iktibas edelim. Haki Demir’in şu tespiti harikulade; “Bir fikir ürettiğinizde veya okuduğunuzda, mutlaka o fikrin “sağlamasını” yapmalısınız, bir fikir ne kadar geniş alanda, ne kadar derinlikte “doğrulanabiliyorsa” o nispette “hakikate” yaklaşmıştır, fikrini test etmeyen, bundan kaçınan insanlar fikir adamı olamazlar”. Daha uzun ama bize şimdilik bu kadarı kafi. Konu şu, bir hususta ürettiğiniz fikir, o konuda “doğru” görünebilir, ne var ki başka bir konuya veya aynı konunun başka bir boyutuna tatbik ettiğinizde tekzip ediliyorsa, o fikir değil, gevezeliktir. Fikir ve bilim adamlarının yaptıkları yaygın hatalardan birisi tam olarak budur.
Kömeçoğlu’nun yukarıda yaptığı tespit, doğru gibi görünüyor. Kendisinin kullandığı üsluba bakarsanız da “mutlaka doğru” olduğunu düşünüyor. Düşüncesinin sağlamasını yapmayan, ürettiği düşünceyi, başka bir konu bir tarafa, aynı konunun farklı bir boyutuna bile tatbik edip neticeye bakmayan fikir ve bilim adamlarının(!) başına gelen işte bu tuhaf haldir. Kömeçoğlu’nun tespitindeki problem, “fikrin sabit, gelişmeyen, donmuş” olduğuna dair bir mantık örgüsü ve yaklaşımdır. “Olan olmuştur” türünden ifadeler, hadiseler için kullanılır, fikirler için değil. Sabit olan bilgidir, fikir sabit değildir, sabitleme gayreti onu imha etmektir. Kömeçoğlu’na göre, İslamcılık, yirminci asırda üretilmiş, ondan sonra üretilmeyecek olan, gelişmesi, değişmesi, ilerlemesi imkansız bir “tortudur”. Herhangi bir fikir için böyle bir itham ve isnatta bulunmak, “fikir” konusunu hiç anlamamaktır.
Kömeçoğlu’nun bu yaklaşımını, anlayışını, fikrini, mantık örgüsünü, başka konulara tatbik ettiğimizde bakın ortaya neler çıkıyor. Mesela on dokuzuncu asırda “iyi yönetim” anlayışını, çağın gerçeği olan monarşi üzerinden üreten herhangi bir siyasi anlayış, bu gün “iyi yönetim” meselesinde hala monarşist olmak zorunda kalacaktır. Oysa fikrin özü ve çabası, “iyi yönetimdir” ve iyi yönetimi çağın şartlarında üretmeye çalışmaktadır. Kömeçoğlu’na kalırsa onlar monarşisttir ve hala öyle kalmak zorundadır. Monarşizmin “iyi yönetim” olduğunu savunmak başka bir şeydir, “iyi yönetimi”, çağın gerçekliği, şartları, imkanları içinde formüle etmeye çalışmak başka bir şey.
Bu kafayla, İslam’ı anlamaya çalışanların, mesela Asr-ı Saadette kullanılan silahları aynıyla muhafaza edeceği, savaş meydanına kılıçla çıkacağını söylemek garip olur mu? Olur, bu kadar saçmalama kapasitesi bunlarda da yoktur. Fakat fikri dondurmaya başladığınızda, hangi noktalara savrulacağınızı Allah bilir.
Kömeçoğlu, “fikri” donmuş bir muhteva olarak anlamanın kültürel ikliminde yaşıyor olmalı. Bediüzzaman’ın, dönemin ağır baskısı altında ve o dönemin iğrenç siyasetini kastederek söylediği, “Siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım” sözünü, dondurarak, tortulaştırarak, dönemsel hale getirerek anlayan bir cemaatin mensubu gibi görünüyor. Bediüzzaman’ı dönemsel bir gerçeklik, Risale-i Nuru da dönemsel bir fikir olarak anladıkları, bu yaklaşımı da “genel anlayış” haline getirdikleri için, İslamcılığı veya başka bir fikri, dönemsel ideoloji olarak anlamakta mazurdurlar. Mazurdurlar çünkü zihni evrenleri maluldür. Kömeçoğlu’nun bu husustaki ifadesine bakın; “Hatta bazı Müslümanlar ‘siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım’ diye düşünüyorlarsa bunları nasıl İslamcı diye tanımlayacaksınız? Bu imkânsızdır.”
Fikrin “dondurulmuş” bir muhteva olduğu konusunda veya fikri “dondurma”, “tortulaştırma” konusunda o kadar ısrarlı, o kadar dirençliler ki, Ali Bulaç’ın “üç nesil” tespitini de bu cihetten inceliyor ve karşı çıkıyor. “Şimdiki zamanda anlatılan içeriklerle uyuşmayan, geçmiş dönemde kalmış bir kavramı yeniden öne sürmeye devam ederseniz birinci nesil İslamcılar, ikinci nesil ve üçüncü nesil İslamcılar demek zorunda kalırsınız. İslamcılığın böyle üç farklı nesli olur.” Aklı sıra Ali Bulaç’ın “üç nesil” fikri üzerinden “iyi bir eleştiri noktası” bulduğu zannında. Oysa Ali Bulaç, fikrin devam ettiğini, devam ettiği için geliştiğini, ilerlediğini, üç nesil tespitiyle ifade etmeye çalışıyor. “Üç nesil” tespitine, bu yaklaşımın bazı sakıncaları olduğuna temas edilmesi başka bir şey, üç nesil tespitini, dondurulmuş fikri esas alarak tenkit etmeye çalışmak başka bir şey. Bu durum çok komik…
*
Kömeçoğlu, İslamcılık cereyanını hiç anlamamış halde. Eleştirdiği İslamcılık, seksenli yılların İran etkisindeki bazı insanların düşüncelerine dayanıyor. “Üzülerek söylemek gerekir ki İslamcılık ve İslam devrimi adına fanatizmler yaşanmış, anti-demokrasiler, taassuplar, istibdatlar meydana gelmiştir. Hatta insanlar oy kullanıyorlar, bankacılık sisteminin içindeler diye tekfir edilmişlerdir. Dar’ül harp tezleri de benzer bir konudur.” Bu tespitler tamamen bir kısım mealciler, bir kısım İran tesirinde kalmış kişiler, bir kısım cahillere ait. Tamam da, İslamcılık, İran devriminden yüz yıldan fazla yaşlı bir fikri cereyandır. Yazının girişinde yaptığı bu tespitlere, yazının sonunda Pakistan tecrübesini de ekleyerek, İkbal’e kadar giden bir tarihi süreci ve bu süreçteki tüm fikir ve ilim adamlarını bu isnatlara muhatap edecek kadar da vicdansız, izansız, ölçüsüz biridir. Bakmayın siz cümleye “üzülerek” ifadesiyle başladığına, elmalarla armutları aynı sepete atmaktan hususi bir zevk alıyor çünkü bunu bile bile yapıyor. Yoksa bunları bilmeyecek kadar cahil biridir de biz yanılıyor muyuz?
Kavaid-i Külliye’den olan “kem misal, emsal olmaz” ölçüsünü, bir bilim adamı hüviyetiyle bilmemesi ilginçtir. Kem misali emsal olarak göstermek, fikir ve ilim adamlarına değil, kahvehane sohbetlerindeki cahil insanlara yakışır. İsminin önünde doçent sıfatı olan adamın kavaid-i külliyeden olan bu hükmü bilmediğini mi düşünmeliyiz, yoksa başka ihtimaller mi aramalıyız. Kem misali emsal gösterenler için Haki Demir’in bir tespitini nakledelim, diyor ki Haki bey; “Bir fikri, bir anlayışı, bir hareketi, bir cemaati, mensuplarının en seviyesizi, en cahili, en kabası üzerinden misallendirmek, onun üzerinden tenkit etmek, tenkit edenin seviyesinin, misal verdiği kişinin seviyesiyle aynı olduğuna işarettir, fikir ve ilim adamları bunu yapmaz, bunu yapanlar ya fikir şarlatanı veya fikir ajanıdır”.
Öncelikle İran devriminden çok önce başlayan İslamcılık cereyanı için İran misalini vermek, o emsal üzerinden İslamcılığı eleştirmek, yazının içine ustaca gömülmüş, sağı solu bir sürü cümleyle zenginleştirilmiş bir “fikir hilesi”dir. Fikir namusu, bu tür manevralara müsaade etmez. Bu tür manevralarda maharet kazanmayı fikir adamlığı zannedenler, zihni evrenimizi ve düşünce hayatımızı zehirliyorlar.
Pakistan meselesine gelince, evet, Hind yarım kıtasındaki İslamcılık cereyanının neticelerinden biridir. Bu misal doğrudan fikrin neticelerinden olduğu için, İran gibi fikir hilesi değil ama fikrin hedeflerine ulaşamayan bir teşebbüstür. Başarılamamış olması yani hedeflerini gerçekleştirememiş olması, “kem misal” değil midir? Bir fikrin, belli şartlar manzumesinde, belli kadrolar eliyle gerçekleştirilememiş olması (yani kem misali), o fikirden istifa etmeyi mi gerektirir. Bu kadar ucuz mudur fikir sahibi olmak?
*
Bir de Kömeçoğlu’nun “İslam’da devrim yok” tespiti var ki, evlere şenlik. Kim söylerse söylesin, bazı düşünce kırıntıları var ki, eleştirmeye bile değmez. “İslam’da devrim yok” derken bir sürü laf ediyor ama aslında ne dediğinin farkında değil. İslam, ağır zulüm altında olan Müslümanlara, “devrim yapmayın, zulme razı olun” der mi? Kömeçoğlu gerçekten ya ne dediğini bilmiyor ya da düşünce ajanlığı yaparak, İslam’ı, zulme seyirci kalan, mazlumları uyutan bir “afyon” haline getirmeye çalışıyor. Fakat burada da bir “fikir hilesi” yapıyor ve “İslam devrim yapmaz” tespitiyle, “İslam’da (muhtevasında) devrim olmaz” tespitini birbiriyle harmanlıyor, birbirine karıştırıyor ve kendi düşüncesini ispata çalışıyor. Hangi Müslüman şu ifadeye hayır der ki; “İslam’da devrim olmaz. Sadece tecdit hareketleri olur.” Fakat bu nazari doğruyu alıp, Müslümanların zulme seyirci kalmasını, siyasete talip olmamasını, adaleti gerçekleştirmek için harekete geçmemesini ispat için gerekçe olarak kullanıyor.
*
Bilal Sambur’un yazısında olduğu gibi, Kömeçoğlu’nun yazısında da, eleştirilecek kıyamet kadar tespit var. İnsanın sabrı müsaade etse, her cümlenin tenkidi şart lakin nerde o yiğit? Bu notu şunun için düşüyoruz, Kömeçoğlu’nun yanlışları, hataları, fikir hileleri, bunlardan ibaret değil, aklınızda olsun…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir