İSLAMCILIK TARTIŞMASININ “HARİCİLERİ”-4-LEVENT KÖKER, “İSLAM CAHİLİ”

İSLAMCILIK TARTIŞMASININ HARİCİLERİ-4-LEVENT KÖKER, “İSLAM CAHİLİ”
İslamcılık tartışması başladığından beri konu, İslamcılık cereyanının hayatiyeti, önemi, devamlılığı, gerekliliği gibi meseleler üzerinden yürüyor. Muhtevaya yönelik teklifler veya fikir üretiminden bahsedilmiyor. Bu da tabiidir zira tartışma gazetelerin köşelerinde devam ediyor, köşe yazısının hacmi nedir ki, devasa bir muhteva müktesebatı olan, olması gereken bir dünya görüşünü izah edebilsin. Tabii olmayan nokta, muhtevaya dönük fikir üretiminin havzalarını oluşturma çabasının bulunmaması…
İslamcılığı, “İslami dünya görüşü” olarak anlıyoruz. Bu perspektiften baktığımızda, konumuzun mesela bir hukuk, devlet, cemiyet alanları var, olmalıdır. Tartışmalar bu güne kadar, temel konularda, sadece tarif yapma seviyesinde gerçekleşti. Temel konular gündeme gelmeyince, bunlar tartışılmayınca, meselenin derinliğine doğru kimin ne demek istediği pek anlaşılamadı. Zaman gazetesinin “yorum” sayfası bu konuları açmaya niyetlenmiş gibi görünüyor. Levent KÖKER, 23.08.2012 tarihli, “İslamcılık bağlamında, ideoloji, hukuk ve devlet” başlığı ile bu konulara girdi ve iyi etti. “İyi etmesi”, fikirleri ve tespitleri cihetiyle değil, tartışmanın havzasını genişletmesi açısındandı.
Levent Köker, bu başlıkları tartışmaya açmakla, aslında “sağlam tenkit” noktaları bulduğu düşüncesinde. Yazının muhtevası ve üslubu, sağlam tenkit noktaları bulduğu hususunda ısrarlı ve emin. Ne var ki Levent Köker tartışmayı genişletmekle, kendine ve kendinin durduğu mevzidekilere “iyilik” yapmadı, sağolsun, bize iyilik yaptı.
*
Levent Köker, “Bir ideoloji olarak İslamcılık” ara başlığında, Ali Bulaç’ın, İslamcılık ile ilgili bildiğimiz tarifi ile işe başlıyor. Bu tarifi iktibas ettikten sonra şu ifadeleri kullanıyor;
“Nitekim Bulaç’ın tanımındaki İslam ve İslamcılık kelimeleri yerine mesela millet ve milliyetçilik (daha özel olarak örneğin Türk ve Türkçülük), sosyalizm, komünizm, liberalizm, modernizm, gibi ideolojileri koyarak ve aynı tanımı çok da fazla değiştirmek zorunda kalmaksızın aynen tekrarlamak mümkün.” Bu tespit ile ideolojilerin tarif benzerliğini ifade ediyor, İslamcılığı da bunlardan biri olarak kabul ediyor. Tartışma boyunca “İslamcılık” tabiri ve ideoloji meselesi fazla yer işgal etti. Bu mesele ayrı bir yazı konusu… Levent Köker, İslamcılığı ideoloji listesine alarak, acemi bir kategorizasyon yapıyor ve mesela sosyalizm ile İslamcılığı benzeştiriyor. Bu garip bir ruh hali, bazı şekil benzerliğinden (aslında şekil benzerliği de yok da) hareketle, bir “İslami anlayışı” kominizm ile benzeştirmek, fikir değil, fikir hilesidir.
Mesela ahlakın kısa tarifi, insani münasebetleri düzenleyen, bir cemiyet hayatı oluşturan kurallar bütünüdür. Her ahlak anlayışı, bu tarif üzeredir ve tarifteki hedefleri gerçekleştirmek ister. Liberal ahlak da (böyle bir şey varsa), sosyalist ahlak da, hıristiyan ahlakı da bu tarife sığabilir. Buradan hareketle, muhtevanın tamamını imha eden, iptal eden, ihmal eden bir fikri yaklaşım mümkün müdür? Yani, İslam Ahlakı ile Hıristiyan Ahlakının veya Sosyalist Ahlakın aynı olduğunu söylemek, aynı pakete (ambalaja, şekle, surete) sarılmış olan “mücevher” ile hayvan dışkısını “kıymet” olarak eşitlemek değil midir?
Fikirlerde konu benzerliği olması tabidir. Neticede her dünya görüşü, ferd, cemiyet, devlet gibi konu başlıklarıyla ilgileniyor, varlık, insan hayat gibi temel meselelerle meşgul oluyor. Bu durum “insanı” konu edinmenin tabii neticeleridir. Buradan hareketle, “Aaa İslamcılık da cemiyet ile ilgileniyor, o zaman sosyalisttir veya ferd ile ilgileniyor o zaman liberaldir” demek, en basit mantık formuna sığınarak saçmalamaktır. Öncelikle bu bir “fikir” değil, fikir, ince bir işçilik, keskin bir idrak, yüksek bir akıl formu ister. Fikir piyasasında bu tür mantık kırıntılarını dikkate alan olmaz ama mecburen bir tartışma sürüyor ve mecburen cevap veriyoruz. Cevap vermesek, sahip oldukları “mantık kırıntıları” ile “doğru düşündükleri vehmini” iyice kökleştirecekler ve öylece devam edecekler.
Levent Köker, Ali Bulaç’ın, İslamcılık tarifi ve bu husustaki tespitleriyle çelişkiye düştüğünü ifade ediyor ve ne demek istediğini şu paragrafla “izah” ediyor.
“Ne demek istediğimi biraz somutlaştırayım. Şöyle bir soru: Bir Müslüman –yani kendisini Müslüman olarak tanımlayan bir kişi– hem İslamcı, hem Türkçü olabilir mi? Türk milliyetçiliğinin önemli ve çağdaş türlerinden biri olan ve “Türk-İslam sentezi” diye adlandırabileceğimiz bir “ideoloji”ye bağlılık Bulaç’ın tanımıyla İslamcılık ile çatışır mı? Hem Türkçü hem Müslüman olan kişi, bilinçli veya bilinçsiz bir biçimde bağlanmış olduğu “Türk-İslam sentezi tarzı milliyetçilik” içinde böyle bir çatışma olmadığını düşünmektedir. Buna karşılık Bulaç’ın İslamcılık tanımından hareket ettiğimizde burada bir çatışma olduğunu ileri sürmemiz ve dolayısıyla Türkçü Müslüman’ın “din algısında bir sorun” olduğu tespitini yapmamız mümkündür. Bu durumda da bu kişiye, “senin din algında sorun var, doğru dine dönmelisin” dememiz gerekecektir. Benzer bir durum hem Müslüman, hem sosyalist hem Müslüman, hem liberal, vb. kişiler ve gruplar için de geçerlidir.”
Bu gibi adamların “fikir adamı” olmadığını, fikir üretemediğini, fikir piyasasında bir kıymetleri olmadığını söylerken ne kadar sağlam bir tespite dayandığımız anlaşılıyor mu? Levent Köker, bir insanın, “hem Müslüman hem liberal, hem Müslüman hem sosyalist” olmasında bir problem görmüyor, bunun olabileceğini kabul ediyor, bunun aksini söyleyen Ali Bulaç’ın ise çelişkiye düştüğünü ifade ediyor. Buradan hareketle, Ali Bulaç’ı şu şekilde itham ve tenkit ediyor;
“Kanımca Ali Bulaç’ın İslamcılık tanımı, bu tanım temelinde formüle ettiği görüşlerin esasları arasında en önemlilerinden biri olan modernite karşıtlığında ortaya koyduğu “totalitarizm”i davet eden bir içerik taşımaktadır. Çünkü bu tanımda ve bu tanımdan hareketle ortaya konulan görüş ve değerlendirmelerde hep “doğru din algısı” ve dinin tüm yönleriyle bu dünyadaki hayatta uygulanması gerektiği gibi insan hayatının tüm yönlerini kapsayan ve bu kapsayıcılık içinde doğru hayatın nasıl olması gerektiğini insanlara buyuracak bir üst merci olduğu iması mevcuttur.”
Ali Bulaç’ın yazılarından anlaşılabilecek olan tek şey, “İslam’ı eksiksiz ve fazlasız olarak anlamalıyız” manasıdır. Evet, bu teklif, özünde, “dini doğru anlamalıyız” teklifini içeriyor. Bu teklif ve teklifin muhtevasındaki mana, her Müslüman için “farz” değil midir? İslam’ın doğru anlaşılması gibi bir meseleyi Müslümanların elinden almak, onları bu çaba ve hedeften yoksun kılmak, herhangi bir Müslümanın teklif edeceği, düşünebileceği hatta hayal bile edebileceği bir şey değil. Ali Bulaç, “benim anlayışım doğru, herkes bu anlayışın önünde hazır ola geçsin” demiyor, teorik bir tespit yapıyor ve şunu söylüyor; “dini doğru anlamalıyız, bunu her Müslüman yapmalı”. Yani Ali Bulaç, başka bir konu üzerinden misal verdiğimizde şunu söylüyor; “Namaz farzdır, her Müslüman kılmalıdır”. Başka bir misal üzerinden söylemek gerekirse Ali Bulaç; “Kur’an-ı Kerim’in tamamı Allah kelamıdır ve mutlak doğrudur, Müslümanlar da onu doğru anlamalıdır” diyor. Neyi eleştiriyorsunuz siz? Bu nasıl bir zihni savrulmadır?
*
Levent Köker, Ali Bulaç’ın, İslam’ın kabul ve tatbikatının, tamamına şamil olması gerektiği, bu sebeple İslam devletinin de kurulması zaruretini eleştirme çabasına girdiğinde, “İslamcılık bağlamında devlet ve hukuk ilişkisi” ara başlığında, “ne düşündüğü” açıkça ortaya çıkıyor.
İslam devletinin ve hukukunun tatbikatının sorunlu olduğunu söyledikten sonra, yazının sonunda da “imkansız” olduğu hükmüne varıyor. Konuya gayet yumuşak şekilde ve soruyla giriyor ve meseleyi anlamaya çalıştığı intibaı veriyor, “Burada çok ciddi sorunlardan biri, kuşkusuz kendisini Müslüman olarak nitelendiren ama farklı hayat tarzlarını yaşayan insanların nasıl olup da aynı (İslami) hukuk düzenine tabi kılınacaklarıdır.” Yazarın buradaki “muhayyilesi” çok enteresan, düşünce dünyası değil, muhayyilesi… Şu an Türkiye’de ve dünyada tatbik edilen herhangi bir hukuk sistemini, “uygulanabilir” görüyor ama İslam hukukunu (haşa) uygulanamaz görüyor. Türkiye’deki mevcut hukuk düzeni de, halkın tamamının ihtiyaçlarını karşılamıyor, Müslümanların ihtiyaçlarını ise hiç karşılamıyor, buna rağmen mevcut hukuku, bu problemlerden tecrit ediyor, aklıyor, beraat ettiriyor ve ona “tatbik edilebilir” bir kıymet atfediyor ama İslam hukukuna bu imtiyazı çok görüyor.
Paragrafın devamında, “sünniler”, “aleviler”, “ateistler” gibi inanç gurupları ve inançsızların olduğunu söyleyerek, “…kendine özgü inanç ve dolayısıyla ahlak ve hayat tarzlarına sahip kişi ve grupların hukuki durumlarının belirlenmesidir.” tespitini yapıyor. Bu tespiti yapmasının sebebi, yazının ilerleyen kısmında, İslam hukukunun tatbik imkansızlığına malzeme devşirme çabası.
Bir sonraki paragrafta netleşiyor ve doğrudan İslam hukukunun konularına giriyor ve İslam hukukunda hiç tanzim edilmemiş, hiç konuşulmamış, hiç tatbik edilmemiş “zannı” uyandıracak çok sayıda meseleyi bir çırpıda sayıyor.
“Tabii asıl büyük sorun bir insanın hangi din veya inanç sistemine dolayısıyla hukuk düzeni içindeki yerine nasıl karar verileceği sorunudur. Bir diğer deyişle, dünyaya gelen bir insan yavrusunun hangi din veya inanca sahip olduğuna nasıl karar verilecektir? Din veya inanç, ebeveynin dinine veya inancına göre mi kazanılmış sayılacaktır? Bu durumda doğumla kazanılan din veya inancın ileride değiştirilmesi mümkün olacak mıdır? Böyle bir imkânın varlığı bir prensip olarak devlet ve hukuk düzeninin teme ilkelerinden biri mi olacaktır, yoksa insanların din ve inanç değiştirmeleri tümüyle yasaklanacak mıdır? İslam açısından Müslüman olmayanların İslam’ı tensip etmelerine engel konulamayacağına göre, sadece gayrimüslimlerin Müslüman olmalarına izin verilmekle yetinilip, diğer din veya inanç değiştirme ihtimalleri yasaklanacak mıdır? Daha da önemlisi, bu konularda yetki ve dolayısıyla iktidar (hukuk koyma ve cebir uygulama) kimde olacaktır?”
Levent Köker, İslam hukuku ile ilgili bir adet bile kitap okumamış olmalıdır. İslam tarihinin en zengin müktesebatı, “hukuk külliyatı”dır. Osmanlı ve diğer İslam medeniyetlerinde, sadece hukuk tahsili ve hukukçu yetiştirmek için üniversiteler (medreseler) kurulmuştur. İslam ile ilgili söylenebilecek en cahilce laf, İslam hukukunun olmadığıdır. Bu cahilliği, Mustafa Akyol bile yapmadı, o bile Şeriat’ın faydalarından bahsediyor, hem de batıdan naklettiği tespitlerle. Yani İslam hukuku, batı tarafından bile dev külliyatıyla tetkik edilirken, sadece Türkiye’deki Kemalistler, solcular, ateistlerde olduğunu zannettiğimiz “İslam cahilliği”, Müslümanlarda da varmış. İslam ülkesi ve toplumu olan Türkiye’de, “bu sene hac, kurban bayramına rast geldi” diye haber yapan Cumhuriyet gazetesindeki “İslam cahilliği”, Zaman gazetesinde yayınlanan yazılarda da görülmeye başladı.
Levent Köker, nihayet son paragrafında hükmünü veriyor. Buyurun, kendinden okuyalım;
“Aydınlanma düşüncesinin ve o doğrultuda tepkisel ve muhafazakâr ideolojilerin de dâhil olduğu heterojenlik içinde oluşan farklı akımların kendi aralarındaki mücadeleleri, modern dünyada hukuk düzeninin temeline özgürlük kavramını yerleştirmiştir. Bugün gelinen noktada Türkiye’nin de içinde yer aldığı uluslararası insan hakları düzeni, din ve inanç özgürlüğünü, farklılıkları yok saymayan veya yok etmeye çalışmayan bir perspektifle ele almaya gayret etmektedir. Bu gayretin hukuk ve siyaset (devlet) düşüncesinde vardığı nokta, farklı din ve inançlara mensup kişi ve grupların tümü için bağlayıcı nitelik taşıyan kuralların ancak o kurallara tabi olacak olan tarafların özgür iradesiyle varılacak anlaşma ile konulabileceği ilkesidir. Bu ilke, tek bir din veya inanç temelinde hiçbir norm düzeninin (yani İslamcılığın öngörebileceği bir İslam devletinin) kurulamayacağı demektir.”
“Heterojenlik” isnadı, İslam’a ve İslam’ı “olduğu gibi” yani tamamını kabul ve tatbik etmek isteyen İslamcılara en büyük iftiradır. Levent Köker, katıksız bir “İslam cahilliği” içinde, batının yaşadığı tarihi süreçlerde ortaya çıkmış olan “heterojenlik” maskaralığını, İslam’a, İslamcılara ve İslam tarihindeki tatbikatlara maletmekle, ağır bir iftira atıyor. İnsanlık tarihini ve süreçlerini “batıdan” okumak, tam bir şarkiyatçılık (oryantalistlik) alametidir. İslam hukukunu nazari çerçevede anlayan, tarihteki tatbikatlarını da bilen birisi, İslam’ın “çok kültürlülük” meselesini, “çok hukukluluk” noktasına kadar geliştirildiği, bu kadar geniş bir çerçeve oluşturduğunu görür. Tarihte hiçbir medeniyet, bu günkü demokratik ve özgür (yazarın tabiriyle) batı medeniyeti de dahil, “çok hukukluluk” çerçevesi oluşturamamıştır. Bu açıdan bakıldığında İslam, en geniş hürriyet alanını oluşturan, bunu emniyet altına alan, bin yıldan fazla bir zaman sürecinde tatbik eden “hak dindir”.
*
Anlamadığım konu şu; Zaman gazetesinin “yorum” sayfalarında yayınlanan yazılar, başlıkları ve sunuşları itibariyle “İslamcılık eleştirisi” gibi görünüyor. Fakat muhtevaya bakınca, İslamcılık eleştirisi değil, açıkça İslam eleştirisidir. Bu yazıları yazanların zihni hacmi ve örgüsü, akıl formu ve seviyesi bu noktayı anlamaya kafi gelmiyor galiba, peki yayınlayanların da mı seviyeleri anlamaya yeterli olmuyor. Levent Köker ve benzeri yazarların yazılarında “ne dediklerinin farkında değiller” derken, biz mi yanlış anlıyoruz? Aslında bunlar ne dediğini biliyor ve İslamcılık tartışması bahanesiyle, kasten İslam tartışması mı açıyorlar? Aman Allah’ım, neler söylüyorum ben?
İslamcılık meselesini tartışalım ama Müslümanlar olarak, İslam’ı tartışmaya açamayız. Bu tür savrulmaların farkına bile varamayacak adamların, mütedeyyin insanların yönettiği gazetelerde yazmaları nasıl bir şeydir? Cumhuriyet gazetesi zaten seksen yıldır bunu yapıyor, şimdi ikinci Cumhuriyet gazetesine mi sahip oluyoruz? Hem de, “mütedeyyin” kılıfında… Bu türden yayınlara devam ederlerse, Müslümanların “dev Truva atı” olarak zikredilmeye başlanacaklar.
*
Bu tür adamlara ve fikirlere(!) bakıldığında, İslamcılık cereyanına ne kadar ihtiyacımız olduğu anlaşılıyor. Aslında bu adamlar, İslamcılığın yanlış olduğunu, terkedilmesi gerektiğini, zaten tatbikinin mümkün olmadığını (bir kısmı ütopya diyor) söylerken, varlıklarıyla, İslamcılığa ne kadar ihtiyacımız olduğunu ispatlıyorlar. İslamcılık, fikri gerekçesini zaten bu tür adamlar ve yaklaşımlardan alıyor, bu tür zihni-fikri savrulmalar olmasa, İslamcılığa ihtiyaç olmayacak. Bazı Müslümanların, İslam’ı eğip bükerek bir kuşa benzetme çabası, İslamcılığın en köklü, en sağlam, en derin gerekçesidir. Meseleye bu açıdan bakıldığında, İslamcılık tartışmasına katılan “hariciler”e teşekkür etmek gerekir. Çünkü İslamcılık fikriyatının “canlı gerekçelerini” piyasaya sundular, bunlar ortaya çıkmasaydı, İslamcılığın gerekçeleri biraz muhayyel kalacaktı. Bazı yazarlar da zaten, “ne gerek var bu isimlendirmeye” türünden itirazda bulunmuşlardı ki, Zaman gazetesinin “yorum” sayfasındaki yazıları gördükten sonra aynı düşüncede kaldıklarını zannetmiyoruz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir