İSLAM’IN DİLİNİ KEŞFETMEK

Bir dinin veya dünya görüşünün “dil”e ihtiyaç hissetmemesi, sadece kurallardan ibaret olduğunu gösterir. Kurallardan ibaret bir hayat nizamını, herhangi bir dille ifade etmek kabil olabilir. Bu ihtimalde bile “dil”e ihtiyaç duyacağını söylemek kabildir ama sadece kurallardan bahsediyor olmak, dil ile alakalı müthiş bir esnekliğe sahip olmaktır.
Bir dini veya dünya görüşünü, mana yekûnu olarak görüyorsak, ilk ihtiyaç duyacağı vasıtanın, mezkûr mana yekûnunu, insanlara arz etmek, beyan etmek, teklif etmek için “dil” olduğunu hemen anlarız. “Manaların tecelli etmek için suretlere ihtiyaç duyacağı” şiarından hareketle, tecelligahlar oluşturmak gerektiğini biliyoruz. Mananın tecelli edeceği ilk suret, “dil”dir. Çünkü manaların ilk zuhuru, “kelam” iledir. Neden? Yaratılmış varlıktan önce “yaratma iradesi” vardır. Yaratma iradesinin ilk tezahürü ise kelam iledir ve malum olduğu üzere “kün” emridir. Varlıktan (yaratılmış varlıklar) önce kelamın mevcut olduğunu gösteren bu meratip silsilesi, dil bahsinin ehemmiyetini ifadeye kâfi olmalıdır.
Kur’an-ı Kerim, dünyadaki en mütekâmil ve en zengin dil olan Arapça ile nazil olmuştur. Buna rağmen, Arapçanın içinde yeni bir dil inşa etmiştir. Dünyanın en zengin dili ile inzal olmasına rağmen, o dilin “mana havzasında” yeni bir havza oluşturma lüzumunu izhar etmesi manidardır. Zira dil ne kadar zengin olursa olsun, İslam, kendi “mana yekununu” zarflamak için, damgasını vuracağı bir dil haznesi oluşturmalıydı. Maksadımızı anlatmak tek bir kelimeyi mesela “cehd” kelimesini tetkik etmemiz kâfidir. Lügatte, “çaba”, “gayret” gibi manalara sahiptir. Bu kökün müştaklarından “cihad” ve “mücahid” gibi mefhumları üretilmiştir. Cihad, savaş manasına gelmez, Arapçada savaş manalarını taşıyan birçok kelime vardır. Savaş manasını birebir karşılayan “harb” ve bunun müştakı olan “muharebe” kelimeleri olduğu gibi başka kelimeler de bulunmaktadır. Fakat “harb” kelimesi, vasıfsız savaşı ifade eder, yani sadece savaşı ifade eder ki, Hitler’in veya Stalin’in yaptığı savaşlara da teşmil edilebilecek bir manası vardır. Oysa İslam “cihad” mefhumu ile savaşı kastetmez, Allah’ın rızasını kazanmak için gösterilen her çeşit “gayret”, cihattır. Bu manada insanın kendi nefsi ile Allah’ın beyan buyurduğu hayatı yaşayabilmek için yaptığı mücadeleye de cihad denir. Hatta buna “büyük cihad” denmiştir. İnsan kendisiyle savaşamaz, kendisiyle mücadele edebilir ama savaşamaz. Cihad mefhumuna sadece savaş manası yüklendiğinde, insanın kendiyle savaşması gerekir ki, bu durum fevkalade yanlış neticelere götürür. Cihad mefhumunun son dönemlerde sadece “savaş” manasında kullanılmaya başlandığı malumdur. Sebebi de İslam coğrafyasındaki işgallerdir. Fakat cephedeki savaştan daha mühim olan, ıstılahın muhafazasıdır. Istılah muhafaza edilemediğinde, cephedeki savaşın muhtevasına yanlış manalar yüklenmesi ihtimali vardır ve böyle bir durumda yapılan mücadele cihad olmayacak, kuru bir savaş haline gelecektir. Bu durumda yapılan savaştan Allah’ın razı olmama ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Kur’an-ı Kerim’in ihtiva ettiği mana yekûnu, yeryüzündeki hiçbir lisan tarafından ifade edilemez ve taşınamaz. Fakat yeryüzüne ineceği için herhangi bir lisan ile kendini ifade edecekti. Allah, Kelam-ı Kerim’ini Arapça beyan etmiştir. Kur’an-ı Kerim, Arapçanın imkânlarını kullanmıştır ama nazil olduğu lisan (Arapça) içinde ayrı bir dil oluşturmuştur.
Arapçanın başka bir lisana tercüme edilmesindeki imkânsızlık bilenlerin malumudur. Arapçanın zenginliği ve kelime sayısı hiçbir dilde yoktur. Arapçadaki birçok kelimenin karşılığı ise başka hiçbir lisanda bulunmamaktadır. Bu durum, tercüme imkânsızlığını oluşturur. İslam, (muhal-farz) Arap lisanı içinde yeni bir “dil” oluşturmamış olsa bile, Arapçanın zenginliği, tercümeyi imkânsız kılmaktadır. Arap lisanı içinde yeni bir dil de oluşturduğu dikkate alındığında, topyekûn söylemek gerekirse İslam irfanının tercümesi asla mümkün değildir.
*
İslam’ın erken dönemlerinde Müslüman olan Fars, Türk, Hind ve Malay kavimleri, yaklaşık bin yıldır kendi lisanları içinde İslam’ın dilini inşa etmişlerdir. Bu kavimlerin Müslüman olmasıyla Arapçadan kendi lisanlarına birçok kelime geçtiği zannedilir. Yanlış… Arapçadan bu lisanlara geçen kelimeler, İslam’ın Arap lisanında üretmiş olduğu kendi has dilinin kelimeleridir. Yani ıstılahlar… Arapçayla bu kadar ünsiyet kesbetmenin tabi neticesi olarak Arap lisanından da kelimelerin geçtiği vakadır. Fakat esas olarak Arapça kelimeler değil, İslam ıstılahlarıdır, intikal edenler.
Netice olarak İslam İrfanının verimleri, Arapçayla beraber yukarıda bahsi geçen lisanlara dökülmüştür. Başka bir zaviyeden bakıldığında, İslam İrfanı, verimlerini, bu lisanların içinde üretilmiş olan “İslami dilde” vermiştir. Bu lisanlarda oluşan “İslami diller”, hikmet ve irfanın anlaşılmasına imkân verecek hacim ve kemaldedir. Fakat modern zamanlarda bu dillerin unutulmuş olması çok hazin…
*
“İlahi öğreti” veya “Kur’an öğretisi” veya “Nebevi öğreti” gibi ifadeler, dil meselesinin ne kadar acil, ne kadar mühim, ne kadar lüzumlu olduğunu gösterir. “Sosyalist öğreti” veya “Marksist öğreti” veya “liberal öğreti” gibi terkipler doğruysa eğer, “İlahi öğreti” gibi İslam’ı ifade etmek için kullanılan terkipler temelden yanlıştır. Verdiğimiz iki çeşit misali de aynı “dil” ile ifade ediyorsak, aynı seviyeye koymuş olmuyor muyuz? Aynı kategori içinde değerlendiriyor değil miyiz? Böyle yapıyorsak, ne kadar ağır bir akli/fikri hata yaptığımızı fark etmekten aciz miyiz?
“İlahi öğreti” veya “Hz. Muhammed’in öğretisi” gibi ifadelerini, Müslümanların bilgi ve fikir müktesebatları, mesela “sosyalist öğreti” ifadesi ile aynı kategori içine anlamasına manidir. Nasıl ki bu ifadeleri kullananlar böyle bir kategorik ayniliği kastetmiyorlar, Müslümanlar da bu noktaya kadar varan bir anlayış savrulmasını yaşamazlar. Bu hususta bir endişe sahibi olmadığım doğru. Fakat gayrimüslim birisi, bu ifadeleri ihtiva eden bir metni okuduğunda, İslam’ı da kendisine sunulan dünya görüşlerinden herhangi biri olarak muhatap olacaktır. Yani “Sosyalist öğreti”, “Faşist öğreti” ve “İlahi öğreti” gibi… Bu durum, İslam’ın en temel teklifini (aynı zamanda tezini) ortadan kaldırır. İslam, “mutlak varlık”ın beyan ettiği (vahyettiği) “mutlak bilgi” merkezinde/temelinde inşa edilmiştir. Herhangi bir beşeri sistem, ideoloji, dünya görüşü veya felsefi cereyan değildir. Bunlarla aynı rafa dizilmesine sebep olan vahim hata, “dil” hatasıdır.
*
İslam, Kur’an-ı Kerim ile başlamak üzere her safhada kendi dilini oluştur. Silsile her Müslüman’ın bildiği gibidir. Vahiy, Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye, İçtihatlar, ilim mecrası ve nihayet en geniş anlam ve alanıyla hikmet ve irfan bahisleri… Bu manada mesele, İslam’ın “dilini” oluşturmak değil, keşfetmektir. Bu günkü problem, İslam’ın bir dilinin olmaması değil, inşa edilmiş olan dilin unutulmasıdır. Allah ve Resulü, muhakkak ki, en mütekâmil ve en mücehhez dili inşa etmiştir. İhtiyacımız, bu dilin keşfedilmesinden ibarettir.
Hadise sadece inşa edilmiş olan dilin keşfinden mi ibaret? Hayır… Dilin bir de zaman boyutu var. İçinde bulunduğumuz zaman dilimindeki hayat, İslam’ın hususi dilinin oluştuğu devirlerdeki hayattan çok farklıdır. Birkaç asırdır İslam hikmet ve irfan üretimi sıfıra yaklaştığı için, hayatın gerisinde kaldığımız malum. Bu günkü hayatın ihtiyaçlarına karşılayacak ve problemlerini çözecek bir dile ihtiyacımız var. Fakat bu durum, yeni bir dil inşasını gerektirecek kadar derin bir problem arz etmez. Yapılması gereken, inşa edilmiş dili, bu günün hayatını da ihata edecek şekilde genişletmek ve geliştirmek…
Yeni bir dil ihtiyacından bahsetmek, meselenin anlaşılmadığını gösterir. Bu manada yeni bir dil inşa etme iddiası veya teşebbüsü, çok kibirli bir tavır olur. İslam’ın dilinin ilk inşa hamlesi bizzat Kur’an-ı Kerim ile başladığı için, on dört asırdır inşa edilmiş dili bir tarafa bırakıp yeni bir dil inşa etme teşebbüsü, İslam’ı topyekûn imha noktasına varacak kadar vahim neticeler doğurabilir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir