İSLAM’IN İNSAN VE TEDRİSAT ANLAYIŞI

İSLAM’IN İNSAN VE TEDRİSAT ANLAYIŞI
Hayvan eğitimi ile ilgilenenler bilir, her hayvanın farklı eğitim usulleri var. Sebebi gayet basittir ve herkesin anlayabileceği cinstendir. Zaten “neden her hayvana farklı usuller tatbik ediliyor?” diye sorsanız, okuma yazma bilmeyenler bile aynı cevabı verir, “çünkü tabiatları farklı”… Bu basit soru-cevap mizanseni şunun için, farklı hayvan cinslerinin farklı tabiat sahibi olduklarını, bu sebeple farklı eğitim usulleri kullanıldığını bilen Türkiye, “insanın tabiatı nedir ki, eğitim usulleri ne olsun?” sorusunu seksen yıldır sormadı. O kadar traji-komik bir durumla karşı karşıyayız ki, herhangi bir kimyacıya sorulduğunda elementlerin farklı özellikleri olduğunu, bu sebeple her elemente farklı davranılması gerektiğini, her hangi bir elementle yapılabilecek işlerin, onun özellikleriyle ilgili ve sınırlı olduğunu size söyler, keza herhangi bir çiftçi veya ziraat mühendisine sorulduğunda her bitkinin (ağacın vesaire) farklı özellikleri olduğunu, farklı şartlarda yetiştiğini, farklı yetiştirme usulleri olduğunu söyler. Hulasa edersek, Türkiye’de literatür, cansız varlıkların, bitkilerin, hayvanların tabiatı ile ilgili sayısız esere sahip ama insan tabiatı ile ilgili hala literatür oluşmamış durumda.
İnsan tabiat haritasına dair çalışmalar yapılmadan, insanın ne olduğu vuzuha kavuşmadan, mizaç hususiyetleri bilinmeden eğitim ve öğretim metotları geliştirmek kabil midir? Soruyu başka şekillerde de sorabiliriz, insan, cansız varlıklar, bitkiler, hayvanlar kadar kıymetli değil midir ki hakkında onlardan daha az çalışma yapılıyor?
İnsanı tanımıyoruz, insan tabiatını bilmiyoruz ama onu eğitmek için milyarlarca lira (veya dolar) harcıyoruz. Bilmediğimiz insan tabiatı üzerine, bilmediğimiz eğitim metotlarını seksen yıldır tatbik ediyoruz. Bilmediğimiz insanı, anlamadığımız metotlarla eğitmeye çalıştığımız için yanlış yapıyoruz ve sürekli uygulama hatta her yıl sistem değiştiriyoruz, buna rağmen bir arpa boyu yol alamıyoruz. Seksen yıldır hata yapıyoruz, hala hata yapabiliyoruz. Bu kadar olmaz, eşyanın tabiatına aykırı bir durum var, seksen yıldır birçok şeyi değiştirmemize rağmen hala (rastgele de olsa) doğruyu bulamadık. Burada bir gariplik yok mu? Bu kadar zamandır zar atsaydık doğruya denk gelme ihtimali vardı, seksen yıldır çeşitlendirmemize (değiştirmemize) rağmen hala hata yapabiliyor olmamız nasıl izah edilir? Çünkü her şeyi değiştiriyoruz ama bir şeye asla dokunmuyoruz. Mevcut eğitim anlayışının temelindeki “insan tezini” sabit tutuyoruz, batıdan gelen, materyalist felsefeden doğan, pozitif bilim mecrasında büyüyen, evrim ile mayalanan ruhsuz insan tezine asla dokunmayı akıl etmiyoruz. Her yıl yapılan onca değişiklik aslında satıhta… Meselenin esasına girmiyoruz, ruhu reddeden materyalist-biyolojik insan tezini sorgulamıyoruz, insan tabiatı üzerine hiçbir çalışma yapmıyoruz. Yapılan çalışmaların kaynağı da batıdan nakillerdir yani yine aynı insan tezinde ısrar ediyoruz. Batının birçok değerini sorguladığımız bu günlerde, en önemli tezini, “insan tezini” sorgulamıyoruz. İnsanın aklı almıyor.
*
İnsan telakkiniz yoksa tedrisat anlayışınız, talim ve terbiye usulleriniz yoktur. İnsan telakkiniz yoksa “insan” yoktur. İnsan yoksa ona elbise dikmek (talim ve terbiye ile meşgul olmak) neden? Bu sebeple değil midir ki her dünya görüşü, özü itibariyle bir “insan anlayışıdır”. Müslümanlar, artık batıya sloganla itiraz etmeyi aşmalı, meselenin özü olan “insan telakkilerini” ortaya koymalı, onun üzerine de hayatı inşa etmelidir. En radikal olanı bile meselenin özünden ve derinliğinden bihaber şekilde satıhta geziniyor. “İnsan telakkisi” olmadığında söylenecek ne olabilir ki? Bunu anlamak bu kadar mı zor?
Birisi Kur’an-ı Kerim mealinden Ayet-i Kerime okuduğunu zannediyor, bununla da İslam’ı anladığını vehmediyor. Başka birisi Kur’an-ı Kerimi Arabi lisanda okuyor fakat Ayet-i Kerime’yi tekrar etmekten başka bir şey yapmıyor. Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifleri tekrarlamayı İslam’ı anlamak zannediyorlar. Oysa o mukaddes metinlerdeki mana hacmine vakıf olmak, keşfetmek, idrak etmek ve cemiyete sunmak gerekiyor. Öyleyse mukaddes metinlerden ve İslam İrfan Müktesebatından insan bahsini tetkik etmeli, insan telakkisini idrak ve inşa etmeliyiz.
Meselenin derinliğine ele alındığı tek kitap, www.fikirteknesi.com sitesinde “e-kitap” olarak yayınlanan, “Talim ve Terbiye Süreçleri, Ruhi-Akli Süreçler” isimli eser. İslam dünyasında insan telakkisi ve ona dayalı olarak “tedrisat anlayışı” ve “talim ve terbiye süreçleri” bahsini bu derinlikte ele alan başka bir kitap görmedik.
Kitapta, ruhun bedene ana rahminde taalluk etmesinden itibaren insanın “anlamaya” başladığı, anlamak için doğumun beklenmemesi gerektiği, ana rahminde talim ve terbiye süreçlerinin başladığı anlatılıyor. Ruhun, “Alem-i Ervah”ta Allah Celle Celaluhu ile mükalemede bulunduğu, O’nun hitabını tanıdığı, bu sebeple dünyada da O’nun hitabı olan Kur’an-ı Kerimi tanıyacağı ve anlayacağı izah ediliyor ve ana rahminden itibaren belli bir yaşa kadar bebeğin yanında sesli olarak Kur’an-ı Kerim tilavetinin en derin ve doğru talim olduğundan bahsediliyor. Modern dünyanın, beş altı yaşına kadar bir şey anlamayacağını düşündüğü bebeğin, sıfır-iki yaş aralığında, hayatındaki en derin idraki gerçekleştirdiğini, hiçbir talim ve terbiyeden geçirilmediği halde “lisan” öğrendiğini söylüyor. Doğrusu bu teşhis “tarihi” bir kıymeti haiz… Ve daha neler neler…
Mesele uzun… İslam’ın insan telakkisi, buna bağlı maarif anlayışı, buna dayalı tedrisat nizamı, buna uygun talim ve terbiye tatbikatları geliştirilmeli. Vesselam…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir