İSLAM’IN ÖZNELEŞME SÜRECİ…

İslâm’ın Özneleşme Süreci…

Mısır’da askerler, ülkenin tarihinde ilk kez seçilmiş yönetime ve başkanı Mursi’ye karşı darbe yaptılar.

Tahrir’de diktatör Mübarek’i deviren yığınlar, bu kez, seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’yi devirdiler.

Ve sabahlara kadar Tahrir’de askerî darbeyi kutladılar sarkastik bir şekilde!

Yaşanan şey, tam anlamıyla tersi dönmüş ahmaklıktır!

Bu yazıda Mısır’daki darbenin kimler tarafından ve neden tezgâhlandığı sorusuna kısaca cevap vererek, bu hayatî sorunu, Pazar günkü yazıda tartışmak istiyorum.

MISIR’DAKİ DARBE’NİN GERİSİNDE İNGİLİZLER VAR!

Mısır’daki darbe, Mısır askerlerinin eseri değil. Mısır askerleri, Mısır’ın değil, Batılıların ‘askerleridir’ esas itibariyle.

Evet, başından beri, Arap milliyetçisi ve sosyalisti rolü oynayan Mısır, Suriye ve Irak’ın askerleri, Arapların değil, Batılıların -münhasıran da İngilizlerin- ‘askerleri’dir! Sömürgecilik sonrası dönemde Batılılar tarafından yerleştirilmişler, Batılıların çıkarlarını koruyagelmişler ve İslâm dünyasının -düşe kalka da olsa- yürüyüşünün önünde takoz vazifesi görmüşlerdir.

O yüzden bugün Mısır’daki darbe, liberal, sosyalist, Arap milliyetçisi çıkar şebekeleri, -kitleler gaza getirilerek ve sokağa dökülerek- Batılıların çıkarlarını koruyan, İslâm dünyasının önünü tıkamakla görevli bu kukla askerler tarafından gerçekleştirilmiştir.

Ancak Mısır’daki darbenin gerisindeki, görünen aktör, Amerika’dır; ama görünmeyen, gerçek aktör İngilizlerdir.

Unutmayalım: Yüzyıldır bölgenin sınırlarını ve sorunlarını belirleyenler ve en iyi bilenler İngilizlerdir. Bu nedenle, Mısır darbesi, İngilizlerin bölgeye yeniden ve derinlemesine yerleşme çabalarının ürünüdür.

Bunun en önemli göstergesi, Mısır’daki askerî darbenin İran ve Suudî Arabistan tarafından açıkça desteklenmiş olmasıdır.

Bu arada darbeci şebekenin içinde Selefîlerin yer alması da darbenin gerisindeki asıl aktörün İngilizler olduğunun bir başka göstergesidir.

RADİKAL HAREKETLERİ İKTİDARA KIŞKIRTMAK VE İKTİDARDA BİTİRMEK!

İslâm dünyasındaki selefî ve bazı uç radikal hareketler, İngilizler tarafından kışkırtılıyor. Hilâfet hareketi, Hizbuttahrir hareketi, bilumum selefi radikal hareketler, bizzat İngilizlerin örtük ve açık desteğiyle palazlandırılıyor.

İyi de İngilizler, bu uç radikal hareketleri neden ‘desteklesinler’ ya da palazlandırsınlar ki?

Şunun için: İngilizlerin görünüşteki amacı, kısa ve orta vadede, bu tür uç radikal ve selefi hareketleri, hiçbir hazırlıkları olmadığı hâlde -el altından veya açıkça destekleyerek- iktidara kışkırtmak, iktidardayken ‘boğmak’tır.

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNÜN KESİLMESİ VE EHL-İ SÜNNET OMURGANIN ÇÖKERTİLMESİ

Ama İngilizlerin asıl amaçları, orta ve uzun vadede, Ehl-i Sünnet Omurga’yı tam ortadan ikiye yarmak ve İslâm’ın uzun soluklu bir medeniyet meydan okuması geliştirebilmesinin imkânlarını yok etmeye çalışmaktır.

Mısır’daki darbeyle yapılmak istenen hayatî girişimlerden biri de, Türkiye’nin gelişinin önünü kesmektir. Bu darbeyle, Türkiye’nin Suriye politikası bitirilmiştir. En azından şimdilik.

Burada anlaşılması -ilk bakışta- zor gibi görülebilecek kritik ve ayartıcı mesele, Suud, İran ve selefîlerin aynı kare içinde yer almasıdır.

(Burada bazı samimi radikal İslâmî oluşumları, bu analizin dışında tuttuğumu da özellikle hatırlatmak isterim).

İşte asıl ayartıcı sorun, meselenin püf noktası burada gizli. Bu meseleyi Pazar günkü yazıda ayrıntılı olarak tartışacağımı belirterek bugünkü yazıya geçmek istiyorum.

İSLÂM’IN ÖZNELEŞME SÜRECİNE DOĞRU…

Bu sütunda, yaklaşık 10 yıl önce, art arda yazdığım yedi yazıda, 21. yüzyılı İslâm’ın belirleyeceğini, 21. yüzyılın ise İslâm’ın yüzyılı olacağını çeşitli açılardan tartışmıştım.

1989 yılında Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesi, 21. yüzyılı başlattı.

21. yüzyıl, küresel sistem tarafından İslâm’ın açıkça yegâne küresel tehdit olarak konumlandırıldığı, ayartıcı postmodern yöntemlerle ve söylemlerle sürdürülen İslâm’la postmodern savaş yüzyılıdır.

Küresel sistemin varlığını ve hegemonyasını sürdürebilmek için, bütün stratejilerini, İslâm’ın tarih sahnesine çıkma girişimlerini bertaraf etme ekseninde belirlemesi, İslâm’ı özneleştiriyor.

Osmanlı’nın durdurulmasından yaklaşık bir asır sonra Müslümanların olmasa bile ilk defa İslâm’ın özneleşmesi sürecidir bu.

Batılıların İslâm’a karşı reaksiyoner bir tavır takınmaları, bütün küresel askerî, siyasî, ekonomik, kültürel ve stratejik yol haritalarını, İslâm’ın seküler-kapitalist sisteme direnişini durdurmak için geliştirmeleri, İslâm’ı özneleştirmeye katkıda bulunuyor sadece.

Peki, Batılılar, bunu göremiyorlar mı?

Görmez olurlar mı? Elbette ki, görüyorlar.

Ama başka seçenekleri olmadığını çok iyi biliyorlar.

Küresel sistemin, seküler-kapitalist hegemonyasına direnen tek aktör İslâm çünkü.

Japonya’yı, Çin’i, Hindistan’ı, Rusya’yı, Brezilya’yı seküler-kapitalist sisteme entegre ederek, enterne etmeyi başardı küresel sistem.

Peki bu ne anlama geliyor?

Elbette ki şu anlama geliyor: Artık Japonya, Çin, Hindistan, Rusya ve Brezilya, seküler-kapitalist sisteme alternatif olacak yeni bir medeniyet fikri sunmuyorlar.

Bu ülkeler, kapitalistleşerek ve sekülerleşerek, içeriden teslim alınıyorlar ve bitiriliyorlar…

Ama İslâm, İslâm dünyasının yegâne aktörüdür: Seküler-kapitalizmin, insanı, tüketen hayvan’a dönüştüren, bencilliğinin, egosunun, hazlarının kölesi kılan, varlığa varoluşsal saldırısına direnen tek aktörün, tek hayat, hakikat ve özgürleşme kaynağının İslâm olduğu küresel sistemin lordları tarafından açık seçik bir şekilde anlaşılmıştır.

O yüzden, 1989’dan itibaren Soğuk Savaş bitirildi ve İslâm, başta NATO genel sekreteri Willy Cleas olmak üzere, küresel sistemi yeniden dizayn eden Amerika, İngiltere ve Avrupa ülkeleri tarafından en büyük tehdit olarak konumlandırıldı.

İSLÂM’LA POSTMODERN SAVAŞ SÜRECİ

Küresel sistem, 1989’dan itibaren, İslâm’la savaşıyor.

Bu savaş iki şekilde sürdürülüyor.

Birincisi, İslâm, terörle özdeşleştirilerek, İslâmcılık hedef tahtasına yatırılıyor.

Amaç, İslâmcılığı tasfiye etmek ve küresel seküler-kapitalizme itiraz etmeyecek sekülerleşmiş, Batılıların kontrolünde bir İslâm dünyası icat etmek.

Batılılar şu yakıcı gerçeği bizden çok daha iyi kavramış durumdalar: İslâm, Müslüman toplumların ruhu, İslâmcılık da omurgasıdır. Eğer omurga çökertilirse, ruh da buharlaşır zamanla.

Batılıların izledikleri ikinci ve daha örtük ama daha ayartıcı strateji de, İslâm dünyasında hazcı, nihilist, neo-pagan, neo-seküler postmodern popüler kültürü özellikle genç kuşaklar arasında hızla yaymak.

Böylelikle, İslâm dünyasının geleceğini belirleyecek kuşakları ayartıcı postmodern popüler kültürün hızla ve hazla tüketicileri, bağımlıları ve köleleri hâline getirerek, genç kuşakların İslâm’la ilişkilerini -zamanla, adım adım- zayıflatmak ve mümkünse yok etmek.

ARAP SONBAHARI VE ARAP DÜNYASININ 28 ŞUBAT SÜRECİ

İşte ‘Arap Baharı’ olarak başlayan süreç, 1989’dan, özellikle de 11 Eylül 2001 sürecinden itibaren başlatılan, genç kuşakları ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’ palavrasıyla ayartarak İslâmî duyarlıklardan zamanla uzaklaştırma sürecidir.

O yüzden ‘Arap Baharı’ değil, Arap dünyasının 28 Şubatı olarak nitelendirerek, Arap Sonbaharı demiştim bu sürece; ama söylediklerim anlaşılamadı yeterince…

Fakat Mısır’da gerçekleştirilen askerî darbe, hem söylediklerimi doğruladı; hem de Batılıların ne kadar panik psikolojisiyle hareket ettiklerini bir kez daha gözler önüne serdi.

Ve ‘Arap Baharı’ numarasıyla yapılmak istenen şeyin, İslâm dünyasında ‘demokrasi, insan hakları ve özgürlükler’i hâkim kılmak olmadığını bütün dünya âleme gösterdi.

ÖZNELEŞEN İSLÂM, MÜSLÜMANLARI DA ÖZNELELEŞTİRECEK VE ÖZGÜRLEŞTİRECEK

Fakat İslâm’la postmodern yöntemlerle ve söylemlerle gerçekleştirilen ve İslâmî duyarlıkları aşındırmayı hedefleyen bu sinsi savaş süreci, çok tehlikeli olmakla birlikte, son kertede geri tepecektir.

Bundan sonraki süreçte İslâm dünyası, ürpertici bir zihnî savrulma süreci yaşayacak; bunu kestirebilmek hiç de zor değil. Ama nihayetinde İslâm, kitlelerin kimliklerini, kişiliklerini, ahlâklarını, ülkelerini ve bütün bir İslâm ümmetini, küresel bir çağda, İslâm’ın köklü, güçlü ve sarsılmaz varedici ilkeleri ışığı altında yeniden toplamayı başaracaktır.

Sözün özü: Müslümanları zorlu bir süreç bekliyor.

Bu zorlu süreç, Müslümanların fikrî bir birikim ortaya koymalarına, yaşadıkları sorunların nereden kaynaklandığını daha derinlemesine kavrama çabasına soyunmalarına ve geleceğe daha muhkem şekillerde hazırlanmalarına imkân tanıyabilecek, özneleşen İslâm’ın zamanla Müslümanları da özneleştireceği ve -öncelikle zihnen- özgürleştirebileceği zorlu ama münbit bir süreçtir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir