İSRAİL-İRAN İTTİFAKININ İLK TATBİKİ, GAZZE SALDIRISI

İSRAİL-İRAN İTTİFAKININ İLK TATBİKİ, GAZZE SALDIRISI
Büyük isyanı hazırlayan sebepler listesinin birinci sırasında İsrail sorunu (kamuoyunda Filistin meselesi diye bilinir) var. İsrail, Filistin ve Kudüs üçgenindeki duygu yığınağı ve birikimi, ölüyü diriltecek kadar fazladır. Zaten Şehitler Piri Şeyh Ahmet Yasin’in son mektubundaki feryadına bakıldığında, Müslümanların ruhen ölü olduğunu kabul etmek gerekiyor. İsrail’in ürettiği kin, nefret, düşmanlık o kadar büyüdü ki, ölü ümmet dirildi.
Bu kadar ciddi, derin ve güçlü tesiri olan Filistin ve Kudüs meselesinde İsrail neden kanatıcı, kanırtıcı, ayartıcı, tahrik edici politikalar takip ediyor? Yakın zamana kadar İsrail’in, hususi olarak Filistin’de, umumi olarak da bölgede takip ettiği politikanın özü, kuvvetin ezici ağırlığını kullanmak, insanların, cemiyetlerin, milletlerin “iradesini” kırmak, hiçbir ruhi ve fikri direniş mevzii bırakmamak, çevresinde “köle insan kütleleri” oluşturmaktı. Kendiler güce tapındığı için, Müslümanların ve diğer insanların da güç karşısında secde edeceğine dair bir kanaatleri vardı. Uzun süre de Mısır, Suriye, Ürdün gibi ülkelerin iktidarlarını güç karşısında diz çöktürmüş, stratejilerinin neticelerini görmüşlerdi. Yarım asırdır tatbik ettikleri ve Arap ülkelerindeki diktatörlüklerin ayakta kalmaktan başka bir şey düşünmedikleri dönemde geçer akçe olan politika ve stratejilerine iman etmeye başladılar. Gerçekten yarım asırlık tatbikat, tecrübe ve faydaya bakınca politikalarına iman etmelerinin zihni altyapısı anlaşılabilir. Fakat yeni bir çağ başlıyor, yeni çağın doğum sancılarını hala dünyadaki birçok merkez görmemekte, anlamamakta, farketmemekte ısrarlı davranıyor.
İsrail Ortadoğu’nun merkezinde olduğu için, büyük isyanı, bu isyanın başlattığı yeni çağı anlamamak lüksüne sahip değil. Çok yakından ve çok sıcak şekilde hissediyor, devrim süreçleri başladığından beri yaptığı hiçbir plan işe yaramıyor, bir türlü istediği neticeyi alamıyor. Bütün bunlara rağmen İsrail’in yeni bir çağın başladığını anlamadığını düşünmek, dünyadaki en ahmak beş altı milyon insanın İsrail’de toplandığını düşünmek olur. Bu sıhhatli bir düşünce değil.
İsrail yarım asırdır tatbik ettiği politikanın artık devam etmediğini, edemeyeceğini görmüş olmalıdır. Kendi çıplak gücüne dayalı olarak bölgeyi zapt altında tutamayacağını, etrafında derin bir Ehl-i Sünnet çemberinin oluştuğunu, Şia güçleri ile mukayese edilemeyecek kadar büyük bir kuvvet tarafından kuşatıldığını görmemesi imkansız. Böyle bir kuşatma altında yaşayamayacağını, bu kuşatmayı kendi çıplak gücüyle yaramayacağını biliyor.
Artık çıplak güç politikası iflas etti. Şimdi akıllı olma zamanı… Yani bölgedeki dengeleri gözeterek, bölgenin hassasiyet haritasından yeni denklemler çıkararak, bölgenin kendi kendini dengeleyecek fay hatlarını tetikleyerek ayakta kalmak zorundadır. Bölgenin en güçlü fay hattı nedir? Şia… Yani Şia bölünmesi…
İsrail, Ehl-i Sünnetin yaygın olduğu tüm ülkeleri, o ülkelerdeki siyasi rejimlerin (diktatörlüklerin) yıkılmasıyla kaybetmeye başladı. En laik ve batıcı ülke olan Türkiye’yi de Mavi Marmara hadisesinden sonra geri dönülemez şekilde kaybetti, kaybettiğine kanaat getirdi. Fakat İsrail’in talihine bakın ki, aynı gelişmelere karşı Şia dünyası da cephe aldı. İsrail, yakın zamana kadar Şia güç merkezleriyle karşı karşıydı, bir anda onlarla yan yana geldi. Her ikisinin de acil tehdit algılaması büyük isyana yöneldi, dolayısıyla Ehl-i Sünnetin yeniden organize olması ve bölgeyi zapt altına alması karşısında İsrail mevzileri ile Şia mevzileri karşı karşıya olmaktan çıktı ve yan yana durmaya başladı.
Sürekli İran’ı tehdit eden, her konuşmasında saldıracağını söyleyen, bunun için batıyı ve özellikle de ABD’yi harekete geçirmeye çalışan İsrail, bir anda mevziinin yönünü değiştirdi ve Gazze’ye saldırdı. Ne demek bu? İki cephede birden savaşacak kadar ahmak olduklarını düşünüyor muyuz? Gazze’deki Hamas yönetimi, o yönetimin siyasi merkezi Suriye’den çıkmış, Suriye’de halktan yana tavır almış, dolayısıyla Suriye ve Şia hattı ile yollarını ayırmıştı. Gazze, Türkiye-Mısır hattının şimdilik manevi korumasına girmemiş miydi? Öyleyse Şia ile ittifak yapmadan, Ehl-i Sünnet ittifakına savaş açmak, iki cephede de savaşı göze almak değil mi? Dünyadaki en geri ordunun generalleri ve genelkurmay başkanı (hatta erleri bile) böyle bir stratejinin tarihin en ahmak askeri kararı olduğunu bilir. Buna rağmen İsrail’in, Şia ile ittifak yapmadığını, her iki cepheye karşı savaş ilan ettiğini düşünebilir miyiz? Böyle bir düşünceye meyletmeyi nasıl izah ederiz?
İsrail, Şia kuvvetleriyle karanlık dehlizlerde fareler gibi ittifak anlaşması yapmıştır. İsrail ve onun yardımcısı Yahudi lobiler ve kuruluşlar, tarihten beri kanalizasyonlarda yaşıyor, tüm hesaplarını orada yapıyor, tüm ittifaklarını da kanalizasyonlara inecek kadar haysiyetsiz insan ve teşkilatlarla kuruyorlardı. Bunlar güneşi gördüklerinde rahatsız olan türden varlıklar. İşin ıstırap veren tarafı, Şia’nın da kanalizasyonlara inmesidir.
İran ve Şia’nın Suriye hadisesinde ortaya çıkan ümmet düşmanlığı, hepimizi korkuttu. Korkutan tarafı, Şia’nın, Müslümanları nasıl vahşi şekilde katledebildiğiydi. Bunu İsrail de gördü tabii ki, gördü ve anladı ki, Şia vahşette kendilerinden geri kalmıyor. Tam bu nokta, İsrail ile Şia dünyası arasındaki ittifakın zihni altyapısı oluştu. Yani “benzeşenler beraber olurlar” prensibi gereği, birbirine ısınmaya başladılar. Hizbullah canilerinin İsrail karşısındaki direnişinin kahramanlıktan kaynaklanmadığını, aynı İsrailliler gibi vahşi tabiatlarının tezahürü olduğunu gören İsrail yönetimi, Ortadoğu’daki varoluş denklemini, İran ve Şia ile ittifakta buldu. Bunların (İsrail ve İran’ın) dostlukları da düşmanlıkları da sentetik… Akşam dost yatıyor, sabah düşman kalkıyor, tekrar akşama dost olabiliyorlar. İğrenç bir şey…
*
İsrail Gazze’ye neden şimdi saldırdı? Çünkü Suriye’nin düşmesi yakın. Suriye düşerse, Şia çemberi kırılacak, Şia çemberi kırılırsa İran ile ittifak yapması anlamsızlaşacak, zaten Suriye düştüğünde İran’ın da İsrail ile ittifak ihtiyacı azalacak. İran, Suriye’nin düşmemesi için bölge dışından Rusya ve nispeten Çin gibi büyük güçlerle ittifak yapıyor ama bölge içinden yeni ittifaka ihtiyacı var. Şu anda İran’ın İsrail ile ittifak yapma ihtiyacı zirvede. Doğrusu aynı ihtiyaç İsrail içinde zirvede… Adamlardaki talihe bakın, her ikisi de nazlanacak ve pazarlık yapacak durumda değil… Öyleyse ittifak kaçınılmaz.
Suriye düştüğünde Hizbullah da düşecek. Yakın gelecekte Afganistan’daki nato güçleri de yenilecek ve ülkeyi terkedecek. Bu gelişmeler bir taraftan İsrail’i kuşatırken, diğer taraftan İran’ı kuşatıyor. Kısacası zaman çok sıkıştı. Zamanın sıkışması başka şeye benzemez. Zaman kadar büyük bir nimet ve kaynak yok. Zaman tükenmeye başladığında, insanlar, teşkilatlar, devletler akıl sıhhatlerini kaybetmeye başlarlar. İran ile İsrail’in ittifak yapmasını aklı almayanlar, zamanın tükendiğini, bu iki ülkenin de yeni stratejiler geliştirmek zorunda olduğunu anlamalılar. İran ve Şia’nın ümmet havzasında yer almak gibi bir hassasiyetinin olmadığını anladığımızdan beri bize bu tür ittifaklar garip görünmez oldu. İran Suriye’de ne kadar büyük bir kayıp verdiğini, bu kaybın manevi mahiyet taşıdığını, boynuna ilmek geçince anlayacak gibi görünüyor. Yazık…
İsrail’in Gazze saldırısı, yeni ittifakın ve genişleyen cephenin mevzilerinden birinde daha savaş çıktığını gösteriyor. Yani aynı cepheden bahsediyoruz, sadece mevzii farklı. Ve Gazze saldırısı, aynı cephenin en yakın mevziine, Suriye yönetimine destek içindir. Şimdi Gazze’ye yardım etme günüdür ama aynı şekilde Suriye devrimine de yardım etme günüdür. Çünkü Suriye devrimi başarıya ulaştığında Şia gücü kırılacaktır, Şia gücü kırıldığında İsrail yalnız kalacak ve masaya oturmak zorunda kalacaktır.
*
İsrail’in İran ile ittifak yapmasının ne kadar ağır bir psikolojik maliyet ürettiğini tabii ki biliyoruz. İran’ın İsrail ile ittifak yapmasının oluşturduğu psikolojik maliyetin daha ağır ve daha büyük olduğunu da biliyoruz. Normal şartlarda her ikisinin de bu maliyeti göğüsleyeceğini düşünmek kabil değil. Fakat meselenin başka bir boyutu var ki, ittifakı kaçınılmaz kılıyor. İsrail bölgede sürekli bir ölüm-kalım savaşı veriyor, tüm çabaları “varoluş” çapında. İran ise Suriye meselesinde görüldüğü üzere “varoluş çabasını” ümmet havzasının dışına taşıdı. Netice olarak her ikisi de “varoluş” kavgasına girdi, varoluş veya yokoluş kavgasının eşiğinde bu tür ittifakların yapılması garip değil. İran’a gelince, kendi havzamızın dışına taşındıktan sonra, kiminle ittifak yaptığının fazla önemi yok.
*
Bir not kabilinden ekleyelim, Mavi Marmara hadisesi vuku bulduğundan beri İsrail Gazze’ye saldırmamıştı. O hadiseden dolayı Türkiye ile bozulan münasebetlerini yeniden tesis edebileceği ihtimalini masadan kaldırmamış, o ihtimalin tatbik edilebilmesinin şartlarının birinin de Gazze’yi rahatsız etmemesi olduğunu unutmamıştır. Mavi Marmara davasının 06.11.2012 tarihinde başlayan duruşmasıyla birlikte Türkiye ile münasebetlerini eski hale döndürme ümidini tamamen kaybetmiş haldedir. İsrail’in İran ile ittifak yapma kararına en büyük katkısı olan hadise, Mavi Marmara hadisesi ile başlayan kırılmanın, davanın duruşması ile sona ulaşmasıdır.
*
Ümit ederiz ki bu yazıdaki muhteva doğru çıkmaz. Ümit ederiz ki yanılıyoruz. Bu yazının muhtevasının yanlış çıkması halindeki “zilleti”, doğru çıkması halindeki “haklılığa” tercih ederiz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir