İSRAİL’İN ÖLÜM İLE HAYAT ARASINDAKİ DANSI

İSRAİL’İN ÖLÜM İLE HAYAT ARASINDAKİ DANSI
Büyük isyanın birinci dalgası tarafından kuşatılmaya başlayan İsrail, ikinci dalgası tarafından mengeneye alınmaya başlandı. Bazıları hala eski dönemin şartları ve kurallarıyla düşünmeye devam etse de dünyada her şey değişti ve hızla değişmeye devam ediyor. İsrail hızlı şekilde kuşatmaya düşüyor ve kuşatma her geçen gün çelikleşiyor.
Başkalarının İsrail’in kuşatmaya düştüğüne inanıp inanmaması bir tarafa, İsrail bu kuşatmayı çok derinden hissediyor ve çırpınıyor. Bir türlü kurtuluş yolu bulamıyor, bir türlü istikrarlı bir siyasi güzergah tayin edemiyor. Gazze saldırısı ve ateşkes sürecinde birçok şey açığa çıktı. İsrail ne yapacağını bilemiyor, hangi tarafa döneceğini kestiremiyor, sağlam kararlar alamıyor.
Gazze saldırısının başlamasıyla birlikte Hamas’ın askeri birlikleri tarafından başlatılan yoğun direnişi önemsemediğini ifade etmeye çalışan İsrail, Hamas füzelerine karşı başarılı olduğunu iddia etti. Aslında ise “demir kubbe” isimli savunma kalkanının karşısına, Türkiye ve Mısır başta olmak üzere bazı Arap ülkeleri tarafından Gazze üzerinde oluşturulan siyasi “çelik kubbe” ile deliye döndü. Meselenin en önemli kırılma noktası Gazze çevresinde kurulan siyasi savunma barikatıydı, İsrail bu barikatı aşamadı. Siyasi çelik kubbe, İsrail’in silahlarını durdurmuyordu ama onun dışındaki her şeyini durdurdu. Malumdur ki İsrail’in esas gücü ordu değil siyasettir, batıdan aldığı siyasi destektir. Siyasi gücü kırıldığında askeri gücünü kırmak, yok etmek mümkün ve kolaydır.
Gazze’nin etrafında örülen siyasi savunma hattı, İsrail’in siyasi gücünü yendi. İsrail tarihinde ilk defa batı tarafından bu kadar az destek gördü, batı, “kof sözlerle” destekleme mesajlarından başka hiçbir yardım yapmadı. Ve İsrail tarihinde ilk defa bu kadar kısa sürede ateşkes yapmak zorunda kaldı.
Konuyu dikkatli takip edenler ABD tarafından her zaman sağlanan desteğin verilmediğini, Avrupa’nın artık Yahudi soykırım diyetini yeteri kadar ödediğini ve İsrail’i taşımaktan yorulduğunu gördü. Fransa’nın bağımsız Filistin’i tanıyacağını açıklaması ise hiçbir tereddüde yer bırakmayacak şekilde meselenin geldiği safhayı göstermeye kafi.
*
İsrail, Gazze saldırısı sürerken ateşkes arayışında Türkiye ile münasebet kurabilme çabasına girmiş, Mavi Marmara hadisesi ile ilgili Türkiye’nin taleplerinin ilk ikisini (özür ve tazminatı) kabul ettiğini bildirmiş, üçüncü şart olan Gazze ablukasının kaldırılması konusunu da görüşmeye hazır olduğunu, Türkiye’nin Gazze’de garantör devlet olması halinde o şartı da kaldıracağını beyan etmiştir. Meselenin zirve yaptığı nokta da zaten tam olarak burasıdır, Türkiye’ye, Gazze’nin garantör devleti olma teklifi… İsrail’in bu teklifi yapması anlaşılır gibi değil.
Türkiye’nin Gazze’de garantör devlet olmasının İsrail için tek bir faydası veya maksadı bulunabilir, o da, Türkiye’nin Gazze’den İsrail’e füze fırlatılmasına mani olabilme gücü. İsrail için emniyetin ne kadar mühim olduğu hatırlanırsa elde edeceği faydayı küçümsemek mümkün değil elbette fakat bu faydanın karşılığında Türkiye’nin elde edeceği fayda hesapsız derecede fazla. Türkiye Gazze ve Filistin’in hamisi olur, İslam dünyasında Filistin’i kurtaran ülke mevkiine yükselir, Erdoğan tartışmasız İslam dünyasının lideri unvanını alır ila ahir… Makul bir alışveriş midir? Hayır…
Tabii ki makul bir alışveriş değil. İsrail için başka faydalar ve maksatlar da olmalı. Arap coğrafyasındaki diktatörlükler yıkılmaya başladığından beri Ehl-i Sünnet cephesi ile Şia cephesi arasında kalan İsrail, varlığını devam ettirebilmek için mutlaka bunlardan biriyle ittifak yapmak zorundadır. Şia ile ittifak yapması halinde, bu güne kadar olageldiği gibi çatışmalı bir varoluş stratejisini tercih etmiş olacaktır. Ehl-i Sünnet ile ittifak yapması halinde ise varoluşunu barış yoluyla gerçekleştirmeyi tercih etmiş olur. Küçük kütle olan Şia ile ittifak, kaçınılmaz olarak çatışmalı bir varoluşu, büyük kütle olan Ehl-i Sünnet ile ittifak ise tabii olarak barışçı bir yolu mümkün kılacaktır.
Büyük kütle olan Ehl-i Sünnet ile ittifakın ön şartı, Türkiye ile barışmak, Türkiye’nin Mavi Marmara meselesindeki taleplerini yerine getirmektir. İsrail bunun farkında olduğu içindir ki Türkiye’ye Mavi Marmara meselesindeki taleplerinin karşılanacağı taahhüdünde bulunmakta, o taleplerden daha ilerisini ise teklif etmektedir. Pekala İsrail bu istikamete kararlı bir şekilde yönelmiş midir? Muhtemeldir ki İsrail, bir taraftan Şia ve İran ile ittifak fırsat ve imkanını masada tutuyor diğer taraftan Ehl-i Sünnet ve Türkiye ile ittifak imkanını da oluşturmaya çalışıyor.
İsrail nihayetinde hangi cephe ile ittifak yapmak ister, hangisi ile ittifakı diğerine tercih eder? Her iki cepheyle de ittifak yapmak imkanı hasıl olursa hangisini seçer? Bu soru aynı zamanda şu soruya tekabül ediyor; İsrail çatışmalı varoluşu mu tercih eder yoksa barışçı bir yolu mu? Bu sorunun bu güne kadar ki cevabını tüm dünya biliyor, çatışmalı varoluş… Dünyada ve bölgedeki hızlı değişim, İsrail’in çatışmalı varoluş yolunu tercih etmesinin, yokoluşunu hızlandıracağını gösteriyor. İsrail’in bu durumu doğru anladığını kabul edersek, barışçı yolu tercih etmesini beklemeliyiz. Gerçekten İsrail, yakın gelecekte barışçı varoluş yolunu tercih eder mi?
Muhakkak ki tüm alternatifler masada, her yeni gelişmeyle birlikte her iki alternatifi de yeniden değerlendiriyor. Hala hangi istikamete yöneleceğine, hangi temel stratejiyi benimseyeceğine karar verememiş görünüyor. Gerçekten de İsrail için zor bir durum…
*
Mesele tabii ki sadece İsrail’in tercihiyle sınırlı değil. İsrail’in karşısındaki cephelerin (muhatapların) tercihleriyle de ilgili. Gerçi İran ve Şia cephesi de varoluş endişesine düştüğü için fazla nazlanma imkanına sahip değil ama Ehl-i Sünnet cephesi İsrail ile barış ve ittifak yapmak mecburiyetinde değil. Buradaki esas soru, İsrail’in de teşvikiyle batı dünyası Ehl-i Sünnet cephesini İsrail ile ittifak yapmaya veya en azından barış yapmaya zorlayabilir mi, zorlamak istediğinde baskı yapma gücü nedir? Ortadoğu’yu kasıp kavuran “büyük isyan” öncesi devirde bu mümkündü, zaten de Mısır ile barış anlaşması yaptırılmıştı. Türkiye ise batı blokunda yer aldığı için İsrail ile çatışmalı değildi. Fakat şimdi batının İslam dünyasına (Ehl-i Sünnet cephesine) baskı yapma gücü pek zayıf. Zayıf çünkü bir taraftan içinde bulunduğu kriz sebebiyle zayıfladı ve zayıflamaya devam ediyor diğer taraftan da baskı yapması halinde Ehl-i Sünnet cephesinin de doğu blokuna kayma tehlikesiyle karşı karşıya…
Ehl-i Sünnet cephesine batı dünyasının yapabileceği baskı sınırlı olduğu için, İsrail ile ittifak yapma mecburiyeti yok. Ehl-i Sünnet cephesi hali hazırda savaşmak istemediği için İsrail ile barış yapabilir belki ama ittifak yapması için hiçbir meşru gerekçe yoktur. Bu noktaya dikkat etmeliyiz, Şia’nın varoluş kavgasına düştüğü bir zamanda İsrail ile ittifak yapmasından daha ağır bir mesuliyet altına gireriz.
*
Ehl-i Sünnet cephesi İsrail ile ittifak hatta barış yapmak mecburiyetinde değil. Bu güç hoyratça kullanılmamalı, ittifak yapmak zorunda olmadığımız için İsrail ve batı dünyasına karşı takınacağımız pervasız tavır, Şia ve İran’ı, İsrail ile ittifak yapmaya zorlar. İran ile İsrail’in ittifak yapmasından korktuğumuz için değil, İran’ı İsrail’in insafına terketmenin doğru olmadığı düşüncesinden dolayı dikkat etmeliyiz.
Ehl-i Sünnet cephesi, elindeki gücü İran’ın İsrail ile ittifak yapması için kullanmamalı. İran’ın tüm ahmaklığına ve Şia bağnazlığına rağmen bu gücü İran ile ittifak yapmak için kullanmalı. Bu istikamette ısrarlı olmalı, sonuna kadar gitmeli fakat ahmak Şia kütlesine de asla yalvaracak noktaya varmamalıdır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir