İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA

İSYAN YÖN DEĞİŞTİRDİ, YENİ HEDEF ŞİA
ABD tarafından Afganistan ve Irak’ın işgal edilmesi ile başlayan yeni bir süreç var; Ortadoğu’da İran-ABD ittifakı… Bu ittifak, İran’ın ABD politikalarına entegrasyonu gibi bir şey değil, İran’ın ABD ile düşmanlığının bittiği anlamına gelmiyor. İran ile ABD hala düşman çünkü ABD tüm Müslümanlara düşman, İran ve Şia’yı da Müslüman bildikleri için onlara da düşman. Bu sebeple İran ile ABD ittifakı, “dostlar ittifakı” değil, aksine “düşmanlar ittifakı” mahiyetinde gerçekleşti ve bu şekilde de devam ediyor.
İran-ABD ittifakı, her iki ülkenin Ortadoğu’daki menfaatlerinin birleştiği noktalarda meydana geldi. Saddam’a karşı yürütülen ABD siyaseti, İran’ın Saddam’a karşı yürüttüğü siyaset ile örtüştü. ABD, Irak’ı işgal edebilmek için “içeriden” müttefikler aradı, Kuzeyde Kürtleri, Güneyde ve ortada ise Şia’yı buldu. Sadece Kürtlere yaslanan ABD Irak’ı işgal edemezdi çünkü Kürtler toplu halde Kuzeyde yaşıyordu. Ülkenin geri kalanındaki işgale fazla katkı sağlamaları mümkün değildi. Irak işgali, esas olarak Şia-İran ile ABD ittifakı neticesinde gerçekleştirildi. İşgalin ilk yıllarındaki şiddetli direnişi ABD kıramadı, kıramazdı da… Direnişi kıran Şii milisler oldu, bölgeyi, şehirleri, halkı tanıyorlardı, insanları gece evlerini basarak boğazladı. Direnişi yataklarında kırdı. Bütün bunlar olurken, İran, kamuoyu önünde ABD’ye çatıyor ama kapalı kapılar arkasında ellerini ovuşturuyor, keyfinden göbek atıyordu. Aynı hadise Afganistan işgalinde de yaşandı, Afganistan’da Şia nüfusu Irak’taki kadar fazla olmadığı için, direniş hala diri şekilde sürüyor ve hızla zafere doğru gidiyor.
İran için Afganistan ve Irak işgalleri, Ehl-i Sünnete karşı yürüteceği savaş için bulunmaz bir fırsattı. Afganistan ve Irak işgali ile İran Ehl-i Sünnet kuşatmasını kırdı, manevra alanını genişletti, nefes aldı. Meselenin ilginç tarafı, Ehl-i Sünnet İran’ı kuşatmamıştı, İran, Ehl-i Sünneti düşman olarak gördüğü için kendini kuşatma altında gördü. ABD ile birlikte yüz binlerce Müslümanı katletti, yüzbinlerce Müslümanın kanı üzerinden stratejik faydalar sağladı. Stratejik menfaat için Müslüman kanı akıtmak, Şia için, itikadi, vicdani, hukuki, ahlaki anlame rahatsız edici bir iş değildi, uykuları kaçmadığı gibi rahat uykulara daldılar.
Bu kadar Müslüman kanı döktükten sonra, şimdi, Ehl-i Sünnet kuşatmasına düştü. Afganistan, Irak ve Suriye’de savaşan Müslümanlar, İran ile ABD’yi aynı cephenin farklı mevzileri olarak görüyor. Hunharca Müslüman katliamı yapan Şii milis güçleri, bu bölgelerde, ABD’den daha ağır bir zulüm yaptı, artık İran ve Şia, ABD ve İsrail’den daha vicdanlı, daha insaflı görünmüyor. Bu bölgedeki halk, İran ve Şia’yı, İsrail’den, ABD’den daha vahşi, daha katı, daha gayriinsani bir merkezde görüyor ve kabul ediyor. İran, durup dururken, adi stratejik menfaatler için Ehl-i Sünnete savaş açmakla, tarihi bir hata yaptı. İslami hata olduğunu söylemek boşuna çünkü Şia’nın böyle bir kaygısı olmadığı açığa çıktı ama yaptığı tarihi hata onları tarihe gömecek.
Şia ve İran, Afganistan’daki Ehl-i Sünnet güçlerinin işgal ile meşgul olduğu, Irak’ın Şia coğrafyasına döndüğü, Suriye ve Hizbullah ile Akdeniz’e açıldığı zannı ile rahatladı ama bir anda tüm kollarının birer birer kesilmeye başlandığını gördü. Suriye ve Hizbullah (Lübnan) ellerinin altından kaymaya başladı, Suriye ve Lübnan cephesini tutmaya çalışırken Irak cephesinde ayaklanma başladı.
*
Şia, Arap baharını Suriye’de kırmıştı. İsyan, Suriye’de Esed Yezid’inin direnişi ile iç savaşa dönünce, Arap halkları yavaşladı. İsyan, Suriye’den önceki ülkelerde iç savaşa dönüşmeden netice almıştı, halklar isyanın ruhi altyapısına kavuşmuştu ama iç savaşa hazır değildi. Bu sebeple Suriye’deki iç savaş, halkların ruhi, zihni, akli dünyalarında beklenmeyen bir etki yaptı ve psikolojik evrenlerindeki organizasyonu tıkadı.
Suriye’deki iç savaş bittiğinde ikinci isyan dalgasının başlayacağı, çünkü halkların iç savaşı da kanıksayacağı öngörümüz vardı. Suriye’de iki yılı aşkın süredir neticelenmeyen iç savaş, Arap halklarını hantallaştırmaya başladı. Fakat Suriye ve Irak’taki Şii zulmü, Arap ve sair Müslüman halklarda, ruhi yönelişin değişmesine sebep oldu. Arap baharı tüm Arap ülkelerine uğrayıp isyanı tamamlamadan karşısında Şia ve İran’ı buldu. Suriye’de iç savaşın uzun sürmesi, Irak’ta Şii zulmünün derinleşmesi, Arap diktatörlerinden daha acil bir problem olduğunu gösterdi, İran ve Şia… Böyle olmamalıydı, doğru olan, Arap diktatörlerini devirme sürecinin devam etmesiydi. Tercih edilmesi gereken buydu… Fakat İran ve Şia’nın zulmü Arap diktatörlerinin zulmünü geçti, Araplarla birlikte diğer Müslüman halklar hızlı şekilde İran ve Şia’ya yönelmeye başladı.
İran ve Şia yaptığı tarihi hatanın ne kadar farkında bilinmez ama kendi sonlarını hazırladılar. Bu süreç Şia’yı tarihten silecek çapta güçlüdür ve bu neticenin zuhuru için uzun bir zaman beklemek gerekmeyecektir.
İran, kendi halkını ABD ve İsrail karşıtlığı ile baskı altında tutabilmişti, şimdi mesele ABD ve İsrail karşıtlığından çıktı, Müslüman karşıtlığına dönüştü. Suriye’de Esed vampiri gidecek, Irak’ta Maliki Yezid’i gidecek, bunlarla kalmayacak, İran karışmaya başlayacak. Artık İran, kendi halkını zapt altında tutamayacak, halk, ABD ve İsrail düşmanlığına artık inanmayacak. Şia ve İran’ın bölgede gerçekleştirdiği Müslüman katliamı ve zulmü, Şii halkı bile ayaklandıracak. İran, yakın gelecekte dışarıya karşı projeksiyon geliştirme istidadını kaybedecek ve iç işlerine dönecek çünkü içişlerinde boğulacak.
On yıllık tecrübe gösterdi ki Şia, bir köy bile yönetemez. İran’daki Şii iktidarın ABD ile İsrail düşmanlığı ve korkusu ile halkı bugüne kadar yönetmiş olmasına aldanmamak gerek. Irak’taki merkezi Şii yönetim, kısa sürede çöktü, Şia’nın halkı yönetme bilgi, tecrübe ve istidadı yok. Küçük gösterileri bile askeri-şiddet yoluyla bastırma teşebbüsü, yönetim anlayışı değil, aksine eşkıyalık, buna devlet ve idare demek kabil değil. Irak’ta, ABD ve İsrail karşıtlığı-düşmanlığı korkusunu kuramadığı ve bununla halkı baskı altına alamadığı için kısa sürede çöktü, Şia’nın yönetebilme mahareti işte bundan ibaret.
*
Şimdi ne olacak?
Görülen o ki, Ortadoğu’daki fikri, siyasi, içtimai süreçlere yeni biri daha eklendi. Müslümanlar ile Şia çatışması… Bu güne kadar hangi süreçler yaşanıyordu; Batı, ABD ve İsrail karşıtlığı, İslam’a dönüş, Arap kavmiyetçiliği, diktatörlüklere karşı isyan ila ahir… Bunlara bir de Şia’nın Müslüman düşmanlığı eklendi.
Şia’nın Müslüman düşmanlığı, bölgede aynı zamanda Arap kavmiyetçiliği ve diktatör rejimleri de karşısına aldı. Şia, özü itibariyle Müslüman düşmanlığı yapıyor ama bu durum stratejik olarak Arap kavmiyetçilerini ve Arap diktatörlüklerini de Şia karşıtı cephede birleştiriyor. Arap kavmiyetçiliği ve diktatörlükleri daha önceden Şia karşısında mevzilenmişlerdi, şimdi İslami hassasiyeti olan Müslüman halkları Şia’ya karşı kullanma imkanı kazandılar. Arap diktatörleri, halka, “Bakın, Şia çok daha vahşi, çok daha zalim, çok daha gayriinsanidir, ona karşı birleşelim” deme imkanını buldu. Cemal Abdünnasır’ın, İsrail’e karşı savaşta Müslüman kardeşler mensuplarını cepheye sürdüğü gibi, Arap diktatörler şimdi de İran ve Şia’ya karşı halkı cepheye sürme imkanı elde etti. Bu durum Arap isyanını yavaşlatacak ve Şia’ya karşı kurulan cepheyi güçlendirecektir.
Suriye ve Irak’taki direnişe Arap diktatörlerinin kendi stratejileri gereği destek vermesi, o coğrafyalardaki halklar üzerinde derin bir etki yapacak. Ağır bir Şia zulmü ve katliamının ortasında yaşayan, hayatta kalmaya çalışan bu halklara, Şia ile Arap diktatörlerinin birbirinden farklı olmadığını, her ikisinin de kendilerini İslam’ın dışında bir merkeze yerleştirdiklerini anlatmak zor olacak. Yine bir kırk katır mı, kırk satır mı parantezine düştük. Bu Şia denen mel’un bela, tarihte hep yaptığı gibi, ümmetin uyanış sürecini, kendine geliş sürecini, ülkeleri zapt etme ve yeniden dirilme sürecini engellemek için elinden geleni yapacak gibi görünüyor.
Ortadoğu ve İslam coğrafyası, Şia denen mel’un bela yüzünden, içinde yaşadığı kaostan kısa sürede çıkma imkanını kaybetti. İran’daki alçak yönetim, yönetimi kayıtsız şartsız desteklediği için daha alçak Ayetullahlar (aslında şeytanın ayetleri), ümmet kaygısı ve İslam hassasiyeti taşımıyorlar. Parçalanmış çocuk bedenleri bu Şeytanın dostlarına hiçbir şey ifade etmiyor, tecavüz edilmiş kadın bedenleri bu alçakların kılını kıpırdatmıyor. Müslüman olduklarını hatta gerçek Müslümanların kendileri olduğunu iddia eden bu vampirler, tarih boyunca İslam’ın başına gelmiş en büyük beladır.
Ümidimiz o ki, Allah, ümmet üzerindeki batı belasını defederken, Şia denen melun belayı da onlarla beraber defetsin. Süreçte zaten böyle işliyor, Şia, Müslümanların kendilerine geliş çabasının ortasına bir fitne olarak girdi, Şia belası da defedilmeden sürecin selamete ermesi imkansız gibi görünüyor.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmailc.om

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir