İTAAT İLE İTİRAZIN BERZAHINDA KIVRANIYORUZ

İTAAT İLE İTİRAZIN BERZAHINDA KIVRANIYORUZ

Tayyip Erdoğan müthiş bir lider… Abdülhamid Han’dan beri Erdoğan çapında bir lider gelmedi. Cumhuriyet devrinde de Müslümanlar için Erdoğan kadar iş yapan, onları rahata ve emniyete kavuşturan biri görülmedi. Türkiye’nin maddi refahına bu denli katkıda bulunan, ülkeyi bu kadar büyüten ve güçlendiren bir siyasetçi olmadı. Bu ifadeler, yiğidin hakkını teslim etmek nev’inden…

Fikir namusu, bir insanın hakkını, her şeye rağmen teslim etmeyi gerektirir. Hakkın teslimi, adaletin ta kendisidir. Erdoğan’ın hakkını teslim cinsinden beyanların, “yandaşlık”, “yalakalık”, “taraftarlık” gibi hafifmeşrep ithamlara maruz bırakıldığı bir devirde, sosyal baskıdan dolayı hak ve adalet terazimizin yanlış tartmasına razı olacak insanlar değiliz.

Tayyip Erdoğan’ın muhatap olduğu “ihsan” çok büyük… Mazhar olduğu ihsanın, Fethullah Gülen haricinde tüm Müslümanlar tarafından kabul edildiği de vaka… Doğrusu da budur ve bu konuda Fethullah Gülen’e söz düşmez. Çünkü Müslümanların kahir ekseriyetinin ittifak ettiği bir hususta, muhalif hareket etmenin (muhalif fikrin değil) adı fitnedir.

*
Kurtarıcı beklentisi, mesuliyetten kaçmak, zora talip olmamak, kendi şahsiyetini inşa edememekten kaynaklanan bir kalbi ve zihni tertibe ve zafiyete tekabül eder. Her hareketin bir lidere ihtiyacının olduğu inkar edilemez ve gerçekten de lidersiz bir hareketin belli hedeflere ulaşması beklenmez. Bu iki nokta, yer yer tezat teşkil edecek (paradoksal) şekilde zihni ve fikri marazlar üretiyor. Bir tarafta lider ihtiyacı tüm gerçekliği ile ortada duruyor diğer tarafta “kurtarıcı beklentisinin”, ataleti davet edici mahiyeti kendini gösteriyor.

Lider ihtiyacındaki müspet hususiyet ile kurtarıcı beklentisindeki menfi hususiyet birbirinden müstakil olarak tarif ve izah edilemiyor. Derin bir idrak ve keskin bir hassasiyet gerektiren bu iki hususiyet, hayatın hengamesinde birbirinden tefrik bile edilemiyor. Pratiğin keşmekeşi ve mücadelenin yoğunluğu bu türden ince fikir işçiliklerinin hayata aksetmesini önlüyor. Bütün bu engellere rağmen fikir ve ilim adamlarının mesuliyeti ve zimmeti altında olan bu iki husus, mutlaka birbirinden tefrik edilmeli, mutlaka birbirinden müstakil olarak izah edilmelidir. Fikir ve ilim adamlarının, halkın hamasetine ve heyecanına mağlup ve mahkum olması beklenmez, bu tuzağa düşenlerin fikir ve ilim adamı olduğu kabul edilemez.

Bir taraftan lider ihtiyacını kurtarıcı beklentisine tahvil etmeyen diğer taraftan lider ihtiyacını kurtarıcı beklentisine kurban etmeyen bir fikir örgüsü şart… Müslüman mütefekkir ve alimlerin, meseleyi gündelik tartışmaların sıcaklığı ve baskısı altında kalmadan, müstakil bir nazari mevzuu halinde çerçevelemesi gerekiyor. Mevzuu üzerinde sakin zamanlarda imal-i fikir yapılmadığı için, bugünün hararetli tartışmaları arasında fikir imali fevkalade zorlaştı. Bu hal, aslında tefekkür zafiyetine işaret ediyor, fikir ve ilim adamları bile sakin zamanlarda temel meselelerde imal-i fikirde bulunmayınca, günlük tartışmalarda atıf yapabilecekleri eski tarihli metinlere sahip değiller. Eski tarihli metinler, yani inşa ettikleri bir mefkure olmadığı için, meseleyi bugün konuşamıyorlar. Atıf yapabilecekleri eski metinlerin yokluğu, içine yuvarlandığımız ağır ve sert tartışmalara sakin bir fikir adamı hüviyetiyle girme imkanını yok ediyor.

*
Dünya görüşü veya medeniyet tasavvuru çapında fikriyatın imal edilemediği günümüz dünyasında (ve Türkiye’sinde) hareketlerin, liderlerine, “kurtarıcı beklentisi” ile bağlandığını görüyoruz. Fikir ve ilim adamlarının değil, liderlerin daha tesirli olduğu bir hayat, fikrin değil hareketin daha ağırlıklı olduğu manasına gelir. Bu sıhhatli bir hayat altyapısı değil. Ne var ki, fikir ve ilim adamlarının daha tesirli olmamasının birinci sebebi, bizzat kendileridir. Fikir ve ilim adamlarının hayat ile temasının sıfıra yakın olması, cemiyete nüfuzunun asgari seviyede kalması, esasen de fikir ve ilim imal etmedeki zafiyetleri, fiil ve hareketi, dolayısıyla da lideri öne çıkarıyor. Bu durum, dünyanın en büyük mütefekkiri bile çıkarılsa kısa sürede değişmez, uzun bir süreci gerektirir. Fakat bu istikamette bir çabanın olmadığını tespit etmekten kaçınamıyoruz.

Fikir adamları sırça saraylarında, ilim adamları üniversite kürsülerinde yaşıyor. Halkla ve talebelerle münasebetleri “resmi çerçeveleri” aşamıyor. Özellikle ilim adamları mesailerini ücret tarifesine mahkum etmiş birer bilim memuru halinde yaşıyor ve bundan şikayet etmiyor. Mesela hiçbir talebe, kendini “ben filancanın talebesiyim” gibi bir nispet içinde görmüyor. Buna mukabil, gururlu bir eda ile “ben filanca üniversiteden mezunum” diyebiliyor. Bir ilim adamı, görev yaptığı resmi müessesenin (üniversitenin) sınırlarını aşıp kendine nispet edilebilen talebe yetiştiremiyor. İlim adamlarındaki atalet, fikir adamlarında çok daha ileri derecede mevcut. Fikir adamlarının üniversite kürsüsü bile olmamasına rağmen, kendine nispet edilen bir tane bile talebesinin olmaması utanılacak bir durum. Ülkede hakim olan kültürün, böyle bir mecra açmaya, böyle bir teşebbüsü gerçekleştirmeye imkan vermemesi ise çok daha utanılacak bir durum. Fakat fikir adamlarının bu mazerete iltica etme haklarının olmadığı, her birinin kendi mecrasını açmak için gayret göstermesi şart. Böyle bir gayretin görülmediği ülkemizde, hakim kültürün sebebinin de fikir adamları olduğunu tespit etmek bir mesuliyet haline geliyor.

*
Mevzuun fikriyatı örülemeyince, eldeki “doğru-yanlış” cetveli muhayyel kalıyor. Bir lidere, bir devlet reisine, bir dernek başkanına karşı nasıl tavır takınılır, onunla münasebet nasıl tesis edilir, en mühimi de itaat-itiraz muvazenesi nasıl kurulur gibi soruların cevabı yok. “Ben yanlış yaparsam ne yaparsınız?” sorusunu soran Hz. Ömer’e (RA) karşı kılıçlarını çeken ve “Kılıçlarımızla doğrulturuz” diye cevap veren sahabenin hali ve tavrı herkesin dilinde ama bugün, bu şartlarda, şu işi yapan bir lidere karşı nasıl davranmak gerekir türünden soruların cevabı, bir fikriyata dayalı olarak verilemiyor. Hal böyle olunca, günlük tartışmaların kabarttığı nefs ve öfke seli, herkesin kendi liderine itaat yemini etmesine yol açıyor.

Fethullah Gülen’e cemaati tarafından yöneltilmiş tek tenkit kelimesinin olmadığı bir vasatta, Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği cephede mevzilenen insanlar da aynı noktaya savruluyor. Cemaat, Fethullah Gülen’i, tuvalete bile gitmeyen (insani ihtiyaçlardan bile müstağni) bir nur heykeli gibi tasvir edince, bizim cephe de, o tür bir yaklaşım doğruymuş gibi aynı tavrı alıyor. Oysa biz, tam da buna karşıyız, Fethullah Gülen’in (veya bir başkasının), “masun” ve “müstağni” kılınmasına karşıyız. Yoksa Fethullah Gülen’e karşı olmadığımız gibi, Tayyip Erdoğan’a da yandaş değiliz. Biz, hakikatin azat kabul etmez köleleriyiz, sadakatimiz, imanımızın mütemmim cüzü kabilinden Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile Hz. Resulullah Aleyhisselatü Vesellem Efendimizedir. On yaşındaki bir çocuk bile hakikate dair bir söz söylese hazır ola geçen, hikmete dair en küçük bir kıymeti büyük bir hürmetle karşılayan, Allah’ın dininin en küçük ölçüsünü başına taç eden Müslümanlarız. Nazari çerçevedeki bu ifadelerin, ameli sahadaki tezahürleri ise, her Müslümana, Allah’a ve Resulüne sadakati nispetinde sadık olmaktır.

Bir fikir veya ilim adamına olduğu kadar, bir siyasetçiye veya hayatın başka sahalarındaki bir hareket adamına sadakatimiz, onun Allah’a ve Resulüne kesintisiz sadakatine bağlıdır. Allah’a ve Resulüne kesintisiz sadakat gösteren hareket adamlarına sadakatimiz kesintisizdir. Sadakatindeki kesinti, otomatik olarak sadakatimizdeki kesintidir. Hareket adamlarına sunduğumuz sadakatimiz, onların Allah’a ve Resulüne sadakatindeki derecenin bir gram altında veya üstünde değildir, bir saniye daha az veya bir saniye daha fazla değildir. Çünkü bizim sarsılmaz sadakatimiz Allah ve Resulünedir.

Bir gram eksik veya fazla olmayan sadakatimiz, “hatadan münezzeh” insan arayışında olduğumuzu göstermez. Her insanın sahip olduğu idrak ve ufka, malik olduğu fikir ve ilme, ait olduğu makam ve mevkiine göre bir “hata payı” olduğunu, insanın (ve Müslümanın) hata yapabileceğini, yapılacak hatanın anlaşılabilir hata olması gerektiğini biliriz. Bu çerçevede kalan hatalar için, değil bir lideri (mesela Tayyip Erdoğan’ı) dünyadaki en hakir Müslümanı bile feda etmeyiz, onu terketmeyiz. Hatanın sadakate (niyete) ait olmadığını, akıl ve idrak ile ilgili bir mesele olduğunu bilir, “hata payı” içinde kalan insanın hatasıyla meşgul olmayız.

Karşımızda, Allah ve Resulünün düşmanlarının bulunduğundan şüphe etmediğimiz büyük savaşların ortasında, kumandanlarımızın, anlaşılabilir hata payının, sulh ve sükun zamanlarındakinden çok daha geniş olduğunu anlayacak kadar hikmetle meşgul olmuşluğumuz vardır. Tüm dünyaya karşı varoluş mücadelesine giriştiğimiz bir devirde, gördüğümüz bir hatayı, ukala bir eda ile kumandanımızın suratına çarpmayacak kadar edep ve irfan tahsilimiz mevcuttur. Tüm Müslümanların gözlerini ve ümitlerini Türkiye’ye ve Erdoğan’a çevirdiği bir vasatta, Erdoğan’a karşı mücadele etmenin, ümmete savaş açmak olduğunu anlayacak kadar basiret sahibiyiz. Küresel güç ittifaklarının, ümmete açtığı savaşın en şiddetlisinin, ümmetin karargahı olan Türkiye cephesinde yaşandığını, bu cephedeki küresel savaşın tetikçilerinin Müslüman fedailerden teşkil edildiğini fehmedecek kadar feraset sahibiyiz. Hareket adamlarına (ve Tayyip Erdoğan’a) sadakatimiz, yaşadığımız olağanüstü şartlara uygun olarak olağanüstü mahiyet taşıyor. Bu beyanlarımız ve sadakat ilanımız, Tayyip Erdoğan ve kadrosunun yaptığı hataları not etmediğimiz manasına gelmiyor, büyük savaş bitip de sulh ve sükun avdet ettiğinde o hataları önüne koymayacağımızı zannedenler yanılıyor.

Cephede kan revan içinde savaşanlara su götürenlere engel olmayız. Su götürenin, mesul olduğu suyun bir miktarını kendine ayırıyor olması (yolsuzluk yapması), suyun götürülmesine mani olmayacak bir hesaplaşmayı gerektirir. Sucuların yolunu kesip, hak ve adalet adına onlardan hesap sorarken, cephedekilere su götürülmesine mani olmak, hak ve adaleti katletmektir. Devletin, on lira alacağını almak için yüz lira harcaması, bunu da prensip meselesi sayarak devlet ciddiyetiyle izah etmeye çalışmasındaki garabete denk bir izansızlık ve insafsızlıkla operasyon (17 ve 25 Aralık) yapılması, ancak yeminli örgüt (cemaat) mensuplarını veya cahilleri ikna eder. Yapılan operasyonun ülkeye maliyetinin yüz milyar dolarlık rakamlarla hesaplandığı bir vasatta, dört buçuk milyon dolarlık yolsuzluktan bahsetmek, ya özel maksatlara veya tarif edilmez bir çeşit ahmaklığa delalettir. Bununla beraber, değil dört buçuk milyon dolarlık yolsuzluğu, dört buçuk sentlik bir yolsuzluk varsa, bunu not ettiğimiz asla unutulmamalıdır. Aynı hassasiyetin cemaat (Fethullah Gülen örgütü) mensuplarında da olmasını talep etmek, doğru anlayış ve adalet adına hakkımızdır. Bununla beraber, örgüt mensuplarında bu hassasiyetin olmaması, bizim, hassasiyetimizi askıya alacağımız anlamına gelmez. Zira bizim fikrimiz ve anlayışımız, Fethullah Gülen’e ayarlı olmadığı gibi Tayyip Erdoğan’a da ayarlı değil. Biz, Allah ve Resulüne sadakatimizi tüm pazarlıklardan müstağni kılan müminleriz.

Uhut gazasında yerlerini terk eden okçulara, niyetleri ihanet olmadığı için hiçbir tarizde bulunmayan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin merhameti ile hissesine yarım elbiselik kumaş düşen Hz. Ömer’e (RA), giydiği elbisenin diğer yarısının hesabını soran sahabe kadrosundaki hassasiyet arasında yolunu bulmaya çalışan Müslümanların işinin zor olduğunu biliyoruz. Derin idrak sahibi Müslümanların içinde bulunduğumuz keşmekeşte maruz kaldığı tefekkür çilesinin ve ruhi azabın, sıhhatli fikir imaline engel olduğunu görüyoruz. Bize dönüp Ayet ve Hadis’ten bahseden, BBC’ye dönüp tamamen modern batının değerlerine atıf yapan Fethullah Gülen’in, bu kadar pervasızca manevralar yapması ve hem Müslümanları hem de batılıları aldatabileceğine inanması, imanımızın mukim olduğu kalbimizde nükleer infilaklara sebep oluyor. İmanımızı hafife aldığına mı yanalım, idrakimizi malul gördüğüne mi yanalım, zekamıza hakaret ettiğine mi yanalım… Bütün bunlardan sonra cemaatin, o adama “nur heykeli” muamelesi yapması ise meseleyi fikir mevzuu olmaktan çıkarıyor ve öfkenin zembereğini boşaltıyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir