KAHRAMANLIĞI KAÇINILMAZ KILAN KORKU

İkinci cihan harbinde kızılordu, Alman ordusu karşısında büyük kayıplar vererek geri çekilir. Her defasında ikinci savunma hattını kurar fakat hiçbir savunma hattında tutunamaz. Kayıpları milyonlarla ifade edilir. Ne var ki kızılordu, insan kayıplarını fazla dert etmez. Çünkü silah altına alacak çok insan vardır ama onları teçhiz edecek silah ve cephane yoktur. Çözüm şöyle bulunur. Cephede üç savunma hattı kurulur. Birinci hatta silahlı askerler vardır, ikinci hatta silahsız askerler vardır ve üçüncü hatta silahlı askerler vardır. Birinci hattaki askerler öldükçe ikinci hattaki silahsız askerler onların silahlarını almaktadır. Böyle emredilmişlerdir. Silahsız askerleri cepheye sürmek mümkün müdür? Hayır. Pekala bunu kızılordu bilmez mi? Elbette bilir. İşte üçüncü hattaki silahlı askerler imkansız olan bu hadiseyi gerçekleştirmek için vardır. Birinci ve özellikle de ikinci hattaki askerlerin kaçmasına mani olmak… Kaçanları merhametsizce öldürmek için emir almışlardır. İkinci hattaki silahsız askerler için iki ihtimal vardır. Fakat her iki ihtimalin de neticesi aynıdır. Ölüm. Ya kaçarken (sosyalist rejimin tarifiyle) şerefsizce ölecek veya düşmana saldırarak ölecek… Canhıraş bir şekilde düşmana saldırdıklarını tahmin etmek zor değil…
Kahramanlığı kaçınılmaz kılan korku bu olsa gerek… Fakat bu durumun doğru adı kahramanlık değil, dramdır.
*
Amerikan ordusunda (ve aslında dünyadaki birçok orduda) bir komutan askerin karşısına geçip anasına, karısına, kız kardeşine küfrediyor. Küfrettiği askerin elinde veya omuzunda silah var. Silahı olan bir insanın anasına küfretmek… Anlaşılır gibi değil… O askerin silahı çekip anasına veya karısına küfreden komutanı (rütbesi isterse general olsun) vurmasına mani olan nedir? O askerlerin, analarına küfredilmesine tahammül edecek kadar haysiyetsiz ve şerefsiz olduklarını düşünmemiz mümkün mü? Hayır… Tahammül etmesinin sebebi, korkutulmuş olması. Komutanın emrine kayıtsız şartsız itaat etmeyi öğretmek için azami seviyede korkutuluyorlar. Tam bu noktada bir problem var. Askeri eğitim ile her nedense korkuyla örülmüş bir psikolojik evren oluşturuluyor. Oysa askeri eğitimin içinde korku değil cesaret ve kahramanlıkla örülmüş bir psikolojik altayapı oluşturulması gerekmiyor mu? Tabi ki evet… Bu paradoksa rağmen, korkuyu askeri eğitimin merkezi unsuru olarak kullananlar neyi hedefliyorlar?
Korkuyu askeri eğitimin merkezi unsuru olarak kullananlar, cesaretin kaynaklarından birinin de korku olduğunu biliyorlar. Komutanlarından daha fazla korkan askerlerin, düşmandan korkmayacağı düşüncesine sahipler. Yanlış da değil… Büyük korku, küçük korkuyu bastırır. Bu mantık örgüsü ile hadiseye bakıldığında, düşmana en büyük cesaretle saldıran asker, komutanından en fazla korkan askerdir. Öyleyse, en cesur asker, en korkak askerdir.
Korku ve askerlik… Birbirine ne kadar uzak iki mana…
*
Cesaretin ve korkunun bir çok kaynağı var fakat insan iç dünyasında derinlere inildiğinde üç kaynak olduğu görülür. İman, mizaç ve akıl…
Akıl hem cesaret üretir hem de korku. Akıl her ikisini de bir hesap neticesinde üretir. Her insanın aklının bir cesaret denklemi bir de korku denklemi vardır. Aklın bu denklemleri, güç dengesine dayalıdır. Özet olarak söylemek gerekirse, güç dengesinin lehinde olduğu durumlarda cesaret, aksi durumlarda ise korku üretir.
Mizaç, insanın doğuştan sahip olduğu özellikler toplamıdır. Değiştirilmesi mümkün değildir. Sadece sınırlandırılabilir, dengelenebilir ve yönlendirilebilir. Cesaret veya korku da mizaç hususiyetlerinden biridir. Bu sebeple insanlar mizacen cesur veya korkak olabilirler. Mizacen cesur olan kişinin aklı, korku üretebilir ama çok sınırlı bir korkudur bu. Aklın yaptığı hesap, elde edilecek fayda ile tehlikeye atılacak kıymet arasındaki hesaptır ve bir “makul” olma çabasıdır. Bu noktadan bakıldığında mizacen cesur olan insanın aklı, korku üretemez. Diğer taraftan mizacen korkak olan insanın aklı ise asla cesaret üretemez.
İman, insanın mizacını aşabileceği tek hamlesidir. İmanın dışında hiçbir insani faaliyet, mizacı aşmak imkanına sahip değildir. İmanın da mizacı aşma imkanı sınırlıdır. İman marifetiyle insan mizacının tamamının değiştirilme ihtimali yoktur. İmanın mizacı aşma istidadı her ne kadar sınırlı olsa da, iman yoluyla üretilen cesaret, hem mizaç ve hem de akıldan kaynaklanan cesaretten çok daha fazladır.
Mizacen korkak olan bir insan, iman yoluyla cesur olabilir. İmanın mizacı aşabilme istidadı, cesaret üretmesine imkan tanır. İman sahibi insanın aklı, cesaret üretme denklemine daha yakındır.
Netice olarak, imandan kaynaklanan cesaret, yüksek cesarettir. Kahramanların cesaret kaynağı, imandır. Zira iman, bitmez tükenmez bir kaynaktır ve özellikle uzun süreli mücadelelerde ondan daha dayanıklısı bulunmaz. İman kaynaklı cesaret sahipleri, asla hain olmazlar.
Mizaçtan kaynaklanan cesaret, güçlü ve süreklidir. Bu insanlar mert olurlar, hain olanlarına pek rastlanmaz.
Akıldan kaynaklanan cesaret, ismi üzerinde “makul” bir cesarettir. Bu cesaret güçlü ve sürekli olmadığı için dayanıklı da değildir. Akli cesarete sahip insanların hain olması mümkündür. Zira akıl, menfaatini nerede görürse oraya doğru akar.
Cesaretin mütekamil hali, hem mizaçtan hem de imandan kaynaklanmasıdır. Mizacen cesur olan insanların aynı zamanda iman etmiş olması halinde meydana gelecek olan cesaret, “cesaret” mefhumunun ufkudur.
*
Askerlik için lazım olan cesaret, iman ve mizacın her ikisinden kaynaklanmalıdır. Her iki kaynakta da cesaretin bulunması, askerlik için şart koşulmalıdır. Bu mümkün olmuyorsa mizacen cesur olan insanların askerlik mesleğine saçilmesi gerekir.
Mizacen korkak olan bir kişinin askere alınması, yükseklik korkusu olan insanın pilot yapılması gibidir. Bu durumun hayattaki karşılığı, faciadır. Normal zamanlarda (ülkenin işgal edilmesi gibi olağanüstü durumlar dışında) mizacen korkak olan bir kişiyi askere alıp çatışmaya göndermek, cinayettir. Kaldı ki bu durumun askerlikle de (savaş stratejisi ile de) çelişen bir tarafı var. Cepheyi korkak insanlarla kurmak, o cephenin bozguna uğrayacağını garanti etmektir. Çünkü korkak insanlar cepheyi içinden çökertirler.
Mesele sadece korkuyla da ilgili değil. Mizacen sanat istidatlarına sahip olan naif, narin, nazik ve merhametli insanları askere almak, hem cepheyi bozmak hem de ülkenin sanatkar insan kaynaklarını katletmek olur. Karıncayı bile incitemeyecek mizaca sahip kişiden, insan öldürebilecek psikolojik organizasyonu üretmenin zorluğu bir tarafa, bu yapılabilirse, nasıl bir vahşi ile karşılaşılabileceği tasavvur edilebiliyor mu?
Başka ülkelerde nasıldır bilmem ama Türkiye’de askerlik mecburi olduğu için, cesaret testi yapılmadığı malum. Bu durum kadimden beri “ordu fikrine” sahip olan Türk milleti için garip bir hadisedir. Hangi ordu (askerlik) anlayışı, orduyu korkaklardan kurmayı düşünebilir?
Gönüllü ordu (profesyonel ordu) kurma düşüncesinin gerekçeleri bir de bu noktalardan değerlendirilsin.
Türkiye’deki siyasi rejim (kemalizm), iman üretemez. Kemalizm, ancak “fikr-i sabit” üretir ve zaten onu üretmiştir. Fikr-i sabit, bir menfaat merkezinde toplanmayı mümkün kılabilir. Ama insanın canını bile feda edebileceği bir mefkurenin ana rahmi olamaz. Kemalist kafalarla teşkil edilebilecek ordu, cesaret kaynağı olan imandan mahrumdur.
Durum böyleyse, Türkiye’nin bir ordu problemi var. Ülkenin “asker sorunu” olduğu doğru da aynı zamanda bir de ordu problemi var. Yani ülkenin ihtiyacı olan ordu ortada yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir