KANAAT ÖNDERLİĞİ Mİ YOKSA KANAAT AJANLIĞI MI?

KANAAT ÖNDERLİĞİ Mİ YOKSA KANAAT AJANLIĞI MI?
Son yıllarda sık kullanılan, hayatta da gerçekten karşılığı olan bir tabir, kanaat önderliği… İnsan her sahada mütehassıs olamaz, içinde yaşadığımız çağdaki bilgi birikimi dikkate alındığında bir sahada bile hakkıyla mütehassıs olmak fevkalade zor. Bu zaruret, insanları, her mevzuu sonuna kadar tetkik etme imkanından mahrum etmekte, kaçınılmaz olarak belli başlı meselelerde bazı şahsiyetlere itimat etmeye zorlamaktadır. Zaten mütehassıs olmanın bariz hususiyetlerinden birisi, ihtisas sahası dışındaki meseleleri, salahiyetli mütehassıslara danışmaktır. Bir sahada mütehassıs olmak (hakkıyla olunduğunda bile), her konuda mütehassıs olmak manasına gelmez ama fikir ve ilim piyasasının bu kaideyi umursamadığı görülüyor. Mesela iyi bir cerrah olan kişinin, iyi bir siyaset bilimci olduğu zannedilebiliyor, calib-i dikkat olan husus ise, bu yanlışa hem kişinin kendisi hem de onu takip eden insanlar düşebiliyor.
Bilginin çoğalmasıyla zaruret haline gelen ihtisaslaşma, kanaat önderliği diye isimlendirilen ve aslında ihtisas sahiplerine itimat etmek gibi ahlaki bir mesuliyeti ihtiva eden bu hal, bir taraftan hayatı kolaylaştırırken diğer taraftan da devasa bir istismar alanı açıyor. Kanaat önderi isimlendirmesinin Türkiye’deki karşılığı umumiyetle “şöhret” merkezinde gerçekleşiyor. Belli bir sahada, bir şekilde tanınmış şahıslar, hayatın zorlamasıyla oluşan ihtisas ve itimadın ve bunların meydana getirdiği ağır bir ataletin katkısıyla kanaat önderlerine yöneliyor. Bir taraftan zaruret bir taraftan da zarurete yaslanan insanların tembelliği (ataleti), hayatın en mühim mevzularını (mesela dini) bile kanaat önderlerine havale etmesine sebep oluyor.
Hakikaten zor bir mevzuu… Bir tarafta zaruret var, bir tarafta da insan tabiatının, zuhur etmek için fırsat kollayan ataleti var. Bir tarafta kanaat önderlerine ihtiyaç var, bir tarafta kanaat önderi olduğu zannedilen insanların derin bir istismarı var. Girift bir mevzuu ile muhatabız ve halli de o nispette zor.
Öncelikle isimlendirmedeki marazi noktadan başlamalıyız. Kanaat önderliği, zekice bir isimlendirme gibi görünse de, mahiyetini ele veren, tarif unsurlarını ihtiva eden, çerçevesi muayyen bir tabir değil. İsimlendirme yeni olduğu için de mana hacmini dolduramamış, “efradını cami, ağyarını mani” bir tarife kavuşturulamamış, belki de üzerinde yıllarca tartışılması gereken bir tabir. Fakat kanaat önderliği meselesi o kadar derin bir tesir icra ediyor veya insanlar o kadar çok ihtiyaç duyuyor ki, hem isim hem de müsemma tartışılmadan kabul görmüş. Hangi kanaat önderi veya yazar bulduysa bunu, üzerinde bir makale bile yazılmadan kabul görmüş ve kesif şekilde kullanılmaya başlanmış. İsimlendirmeyi bile tartışmadığımız bir tabirin muhtevasını tartışmamız kabil mi?
*
Bizim ıstılahımızda asırlarca kullandığımız, asırlar boyu mana hacmini doldurduğumuz, hakkında binlerce cilt kitap yazdığımız, tarifi hususunda ittifak ettiğimiz mefhumlarımız var; veli, alim, arif, hakim ila ahir… Cumhuriyet devrimlerinin, “yoktan ulus yaratma” iddia ve çabasında görülen çağın en büyük hezeyanı, Müslümanlara da kendi kültür iklimlerinde ve tabii ki daha düşük ayarda sirayet etmeye başladı. “Kadim dil” bıraktılar, yerine bir müddet Kemalist uydurukçayı daha sonra da kendi uydurmalarını kullanmaya başladılar. Ne demek kanaat önderi? Veli mi, alim mi, hakim mi, arif mi? Yoksa siz haddini bilmezler, bu mefhumların hepsinin manasını ihtiva ettiğini mi iddia ediyorsunuz?
Istılah, aynı zamanda mana haritasıydı ve her mefhumu bu haritanın neresinde arayacağımızı, onu bulduğumuzda aslında neyi bulduğumuzu biliyorduk. Bir veliyi, “halini” yarım saat müşahede etmekle hissediyor, bir alimi yarım saat dinlediğimizde farkediyor, bir arif ile yarım saat hemhal olduğumuzda keşfediyorduk. Çünkü irfan kodlarını biliyorduk, çünkü elimizde mana haritası vardı. Kanaat önderliği icat edildikten sonra baktığımız tek şey, adamın şöhretinin sınırları oldu. Vay başımıza gelenlere…
*
Bir şekilde şöhret olan, mesela bir gazetede köşe yazısı yazan, mesela bir televizyonda program yapan kişiler, veli, alim, hakim, arif vasıflarını ufuklarında bile görmedikleri, tarifini bile bilmedikleri halde, kanaat önderi oluyor veya kabul ediliyor. Biliyoruz, kanaat önderi ifadesi, umumiyetle bir cemaat lideri, bir fikriyatın temsilcisi, bir gurubun sözcüsü gibi insanlar için kullanılıyor. Ne var ki kanaat önderliği terkibini izah etmediğimiz sürece, tanınmış herhangi bir insanın bu vasfı kullanmasına mani olmak kabil değil. Düşünün ki eroin kullanmaktan tutuklanan bir “sanatçı” müsveddesinin bile şu sözü söylemesi için uygun bir iklimin oluştuğu ülkede yaşıyoruz; “Biz sanatçılar toplumun örnek aldığı kişileriz”. Sözü söyleyene mi yanarsın, sözü dinleyip hak verene mi?
Meselenin vahamet arzettiği nokta, “kanaat ajanlığı”nın mümkün hale gelmesi. Önce tabirin tarif ve izahının bulunmaması, sonra muhteva yekununun bilinmemesi, sonra mana hacminin sınırlarının tespit edilmemesi bu meseleyi acil hale getiriyor. Boş bir ambalaj gibi ortalıkta dolaşan kanaat önderliği tabiri, herkesin alıp bir şekilde içini dolduracağı ve kullanacağı bir alete dönüşüyor. Ülkedeki fikir ucuzluğunun ve birçok şeyi şöhrete bağlamanın ürettiği tehlikeler, kanaat önderliği gibi, kendisinde olduğu vehmedilen ağır hasletleri, elbise gibi herkesin giymesine imkan hazırlıyor. Meselenin vahamet arzettiği nokta da tam olarak burası…
Muhabere vasıtalarıyla bir şekilde ve kolayca şöhrete kavuşturulan kişiler üzerinden “kanaat ajanlığı” kadrolarının hazırlandığını görme vakti geldi. Türkiye’nin ehemmiyeti göz önüne alındığında, halkın dini, fikri, ilmi, siyasi ila ahir sahalarda sevk ve idare edilebilmesi için milyarlarca dolar harcamaktan imtina etmeyecek dış ve iç mahfiller olduğu malum. Bu kadar büyük rakamların ve teşkilatlanmaların tahsis edilmesi bir tarafa, beş on milyon dolarlık yatırımla, bir insanı, ülkenin en tanınmış figürlerinden birisi haline getirmek mümkün, çok sayıda misali olduğu da malum.
Meselenin vahamet ve ehemmiyetini izah sadedinde bir misal verelim. Zaman Gazetesinde yazan Ahmet Turan Alkan’ın bu günkü (10.08.2013 tarihli) yazısı, bu meselenin aciliyetini göstermek bakımından harikulade bir misal. Polemikmeydani.com sitesinden Alihan Haydar’ın bu günkü yazısında dikkatimizi çeken bu yazı, gerçekten “kanaat ajanlığı” meselesinin prototipini oluşturuyor.
Ahmet Turan Alkan yazısında şunu söylüyor; “…siyasi bir nizâ yüzünden çıkan Cemel ihtilâfı, sonraki bütün beynelmüslîmin kavgaların ebesi oldu. Bir Müslüman, Cemel vakası ve o vakanın tarafeyni, sonraki tüm ihtilafların kaynağı (ebesi) olarak görebilir mi? Buna kanaat önderliği mi, kanaat ajanlığı mı demeliyiz? Alihan Haydar’ın isabetli ifadesiyle; “Birisi Allah’ın sevgilisinin sevgilisi (zevcesi), diğeri O’nun sevgili damadı ve Ehl-i Beytin babası… Bu iki muhterem ve muhteşem zatı, on dört asırlık kavgaların “ebesi” yani kaynağı, yani nedeni kabul etmek için insanın imanını, aklını, dengesini ve her şeyini kaybetmesi gerekir. Şöyle de söyleyebiliriz, her kim ki, yaşadığı dönemde Müslümanlarla arasındaki süfli kavganın nedenini Hz. Aişe validemiz ile Hz. Ali (RA) Efendimize dayandırırsa, o, dünya ve ahiret her şeyini kaybetmiştir, her kim ki (Alkan gibi) Müslümanlar arasındaki süfli kavgaların nedenini bu iki zata bağlarsa, dünya ve ahiret her şeyini kaybetmiştir.”
Ne diyelim… Kamus bozuldu, namus bozuldu. Kamus tahrif edildiği için namusun tarifi değişiyor, namussuzluklar “namus” kisvesine bürünüyor.
NOT; Alihan Haydar’ın üslubundaki sertlik ve ağır ifadeler kullanmasını doğru bulmuyoruz. Tefekkür, ağır hakaretlere ihtiyaç duymadan meseleyi ifade istidadı kazanabilmektir aynı zamanda. Fakat gerçekten “kanaat ajanlığı” kadrosundan istihdam edilen adamları görünce, insan, imanını kaybetmemek için, imanını kaybetmediğini bilmek için, dağları taşları çağıldatacak kadar haykırmak ihtiyacı duyuyor. Sessiz kalmak veya fısıltı halinde tepki göstermek, imanın muhafazasını teminat altına almıyor veya insana öyle geliyor.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir