KAOS ÇAĞINDA TEFEKKÜR

KAOS ÇAĞINDA TEFEKKÜR

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

İlim belli bir disipline tabidir. İslami ilimler de böyledir, batı menşeli bilimler de… İlimde (İslam’da) belli bir usul ve tertip olmadan ilim olmayacağı, ilim tahsil edilmeden de ilim adamı olunamayacağı, batıda ise belli bir metot ve disiplini olmayan bilgi demetine (alanına) bilim denmeyeceği, bilimin metodolojik şekilde tahsil edilmeden bilim adamı olunamayacağı için herhangi birisi çıkıp da “benim ilmin var” diyemiyor. Bunu diyebilmesi için müktesebatını göstermesi gerekiyor, müktesebatının da muteber olması gerekiyor.

İlimdeki bu altyapı, tefekkürde gerçekleştirilemedi. İlim sahibi olduğunu söyleyemeyen insanlar, her nedense fikir sahibi olduğunu çok kolay söylüyor. “Bu konuda ben şöyle düşünüyorum” diyor, bunu diyor ama neden öyle düşündüğünü, hangi sebeplerle o noktaya geldiğini, hangi tertip içinde öyle düşünülebileceğini izah ihtiyacı duymuyor. “Bir dakika, nasıl olur da öyle düşünebilirsin?” diye itiraz edilince, “Ben özgür bireyim, başkaları gibi düşünmek zorunda değilim, ben aklımı kiraya vermedim” türünden beylik laflar ediyor. Fikrin gerekçesi, özgür olmak… Bu çok komik bir şey… Özgür “birey” (ferd veya şahsiyet değil), o özgürlüğünü ilim (ve bilim) alanında kullanamıyor, “Benim bu konuda ilmim şudur” diyemiyor.
Türkiye’de, liberal rüzgarın tesiriyle yaygın bir zihni-akli maraz haline gelen, “ben böyle düşünüyorum” yaklaşımı, batı menşeli hiçbir bilim dalı için geçerli olmazken, oryantalist operasyonun gönüllü ajanları tarafından Müslümanlar arasında İslami ilimleri de işgal etmeye başladı. “Benim bu konudaki ilmim şudur” diyemeyen rasyonalist Müslümanlar, onun yerine İslami ilimleri (ve tabii ki kadim müktesebatı) bazen yok sayarak, bazen inkar ederek, bazen ihmal ederek, ilmi meselelerde “ben şöyle düşünüyorum” diyor. İslami ilimlerin usul ve tertibini umursamayan, onları gereksiz gören, hatta hurafe sayanlar, oryantalist işgale en derin şekilde uğramış haldeler. Zira oryantalizmin ana hedeflerinden birisi, İslami ilimleri imha etmek ve Müslümanları tamamen bilgi ve fikir kaosuna sürüklemektir.
Batıdan gelen “bilimsel” hiçbir veri karşısında “ben şöyle düşünüyorum” edasını takınamayan, mesela bir tıp bilimi için böyle bir yaklaşımı hayal bile edemeyenler, tefsir ilmine dair bir mevzuda, tefsir ilminin usul ve tertibini umursamadan, “ben öyle düşünmüyorum” diyebiliyor. Böylece İslam, bazı Müslümanların nezdinde tüm ilmi altyapısını kaybetmiş haldedir ve önüne gelen serserinin hakkında fikir beyan edeceği bir entelektüel meşgale olmuştur. Oryantalizmin hedeflerinden birisi tam olarak buydu, Müslümanların içinden “mealciler” gibi çok sayıda gönüllü buldular.
*
İslam ilim mecrası Ehl-i Sünnet tarafından tertip edildi ve tarih boyunca temsil edildi. Ehl-i Sünnet ile ilgili en küçük hassasiyetsizlik, İslam’ı, ilmi altyapıdan mahrum bırakır. Bugün Müslümanların yaşadığı kaosun temel sebebi (belki de tek sebebi) Ehl-i Sünnet Mecrasının (yani İslam ilim mecrasının) kafi derecede itibar ve itimat görmemesidir.
*
İlimde usul ve tertip var, bundan dolayı ilim kendini muhafaza edebilmektedir. İlimdeki usul ve tertibi kabul etmeyen, ilme ihtiyaç duymayan, “Mutlak İlim” olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye ilmi hassasiyetle muhatap olmayanlar, kaosun baş müsebbipleridir ama neticede bu yaklaşım onların eksikliğidir ve “Nispi İlimler” dev bir müktesebat halinde ortada duruyor ve taliplerini bekliyor. Buna mukabil tefekkür alanı, tertip edilmemiş ve usule bağlanmamıştır. İşte bu nokta, Ehl-i Sünnet hassasiyeti olanlarda da tefekkür kaosunu besliyor.
İslam tefekkür mecrası, kadimden beri tasavvuf ve ilim mecrası tarafından temsil ve deruhte edildiği için, bunların dışında mütefekkir şahsiyetin yetişmesi nispeten azdır. Bugün, ilim ve tasavvuf mecraları dışında bir Müslüman mütefekkir meselesi ihtiyaç haline gelmiş, ne var ki İslami tefekkürün usul ve tertibi, tasavvuf ve medrese dışında teşkil edilemediği ve ananeleri oluşturulamadığı için çok sıkıntılı bir saha olmuştur. İslam ilim mecrasına hürmet eden ve hassasiyet gösterenler bile, tefekkür bahsine geldiğinde sarsılmakta, sallanmakta, ana mihrakını kaybetmekte, “nasıl düşüneceğini” bilememektedir.
İslami tefekkürün kadimden beri tasavvuf ve ilim mecraları tarafından temsil edilmesi, bugün mütefekkir olma iddiasındaki bazı insanları, veli veya alim olma iddialarına savurmaktadır. Hem veli hem alim hem de mütefekkir olmak başka bir meseledir, buradaki mevzu, sadece mütefekkir olma teçhizatına sahip olan bazı kişilerin, birtakım meseleleri derinliğine idrak etmesinden mülhem, hem kendisi hem de takipçileri tarafından veli ve alim sıfatını da temsil ettiği düşüncesidir. Bu bir sapmadır.
*
Herkesin farklı sebeplerle katkıda bulunduğu bir gerçek var ki, bugün Müslümanlar “tefekkür kaosu” yaşıyor. Bir kısmı İslami tefekkürün usul ve tertibini tekke ve medrese dışında bulamadığı için bu kaosa düşüyor ve kaosu besliyor. Bir kısmı tekke ve medresenin müktesebatını inkar ederek oryantalist operasyonun gönüllü propagandistleri olarak bu kaosu derinleştiriyor. Bir kısmı, meselenin nezaketinden dolayı tefekkürden uzak durarak kendini muhafaza altına almaya çalışıyor, ne var ki bu durum da tefekkür kaosunu artırıyor.
*
Tefekkür kaosundan çıkmamız şart. Tefekkür kaosundan çıkamazsak, İslami ilimlerin ihyası da imkansız. Zira tefekkür yoksa, ilim kitaplarda kalmaya mahkumdur ve ilim adamı olma iddiasındaki insanlar, ezber ve tekrarla malul hale gelir, ki birkaç asırdır böyle olmuştur.
Ümmetin fikir üreten mütefekkirlere ihtiyacı olduğu açık ama bundan daha mühim ve acil ihtiyacı, “tefekkür usulünü” gösteren mütefekkirlerdir. İslam tefekkür mecrasını açacak, İslami tefekkürün usul ve tertibini yapacak, “nasıl düşünüleceğini” gösterecek mütefekkirlere ihtiyacımız var.
İslam’ın ilmi müktesebatı muhafaza altındadır ve kitaplarda kayıtlıdır. Buna rağmen büyük alimlerin çıkmaması, birçok sebeple beraber mütefekkir yetişmemesinden, “doğru tefekkür yolunun” açılamamasındandır.
*
Kaos çağından çıkmanın yolu ve sırrı, “büyük terkip” meselesinde mahfuzdur. Büyük terkip, yani İslam medeniyet tasavvuru ortaya konulamadığında, buna bağlı olarak ilimlerin tasnifi yapılamadığında, buna bağlı olarak tefekkür mecrası ve havzası açılamadığında yapılacak her iş yangına odun taşımaktır.
Türkiye’de ilahiyat profesörlerinin “Mutlak İlim-Nispi İlim” tasnifini bile yapamadığı görülüyor. Mutlak İlim-Nispi İlim tasnifi bile yapılamayınca, ya nispi ilimlerin mutlaklaştırılması gibi bir garabete veya “Mutlak İlim” üzerindeki hassasiyetin erimesine yol açan iki boyutlu bir felaketin pençesinde kıvranıyoruz.
“Büyük Terkip” gerçekleştirildiğinde tefekkür mecrası zaten açılmış olacaktır. İslam tefekkür mecrasını açmak için ayrıca çalışmaya ihtiyacımız kalmaz. Zaten büyük terkip, her şeyin yerli yerine oturmasıdır, adaletin tarifi de zaten bu değil miydi; her şeyin kendi kıymet merkezinde bulunması…
*
Vefa borcumuz ödemek sadedinde zikredelim, Necip Fazıl, kaos çağının yirminci asrında, İslam tefekkür mecrasını açan adamdır. Necip Fazıl’ın fikri ve fikriyatından daha mühim olan mahareti, tefekkür yolunu açmış olmasıdır. Necip Fazıl’ı ve eserlerini bir de bu zaviyeden okumakta azami fayda var.
FARUK ADİL

“KAOS ÇAĞINDA TEFEKKÜR” için bir yanıt

  1. Yazınızdan çok faydalandım! Hatta düşündüğüm bir çok bölümü siz yazmışsınız! Ve yazınızın bir çok bölümünü yazıma kattım! Ve bazı değişiklikler yaptım! Bu konuda Hakkınızı helal edin teşekkür ederim!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir