KAPİTALİZMİN SİSTEM KRİZİ

Bir düşünce disiplininin başlangıç noktası ile nihai hedefi o sistemin aynı zamanda “zemini”ni oluşturur. Zemin, sistemin teorik ve pratik “evreni”dir. Kendini gerçekleştirebileceği evren… Kullandığı vasıtalar, usuller ve imkanlar, bu evrende bir mana ifade eder. Vasıta ve usullerin başlangıç noktasına ve nihai hedefe uygun olup olmadığı da ciddi bir konudur ama hiçbir sistem vasıtalar konusunda ısrar etmez. Başka bir ifadeyle vasıtalar konusunda ısrar eden sistemler, günümüzde çok hızlı şekilde zaman dışı kalabilmektedir.

Sistemin özü, başlangıç noktası ile nihai hedefinde gizlidir. Sistemin özü anlaşılmadığı veya açıklığa kavuşturulamadığı veya sistem kendi özünü gizlediği takdirde, tasavvur ettiği gerçekliğin meydana gelmesi mümkün olmadığı gibi eğer bir şekilde meydana gelmişse onun meydana geldiğini fark etmek de kabil olmayacaktır.

Hiçbir sistem, varoluş sebebini (başlangıç noktasını) ve gayesini (nihai sebebini) reddedemez veya değiştiremez. Zira bu bahisler sistemin özünü teşkil eder. Öz değiştirildiğinde veya reddedilerek başka bir öz ithal edildiğinde artık o sistem yok demektir. Zira öz değişmez ve reddi kabil değildir. Sistemlerin kullandıkları vasıtalar, usuller ve imkanlar değişebilir ve değiştirilebilir. Değişebilir olması sistemin özünün değişmesini şart kılmadığındandır. Veya pratiklerin değişmesinin sistemin özünü değiştirecek noktaya kadar götürülmemesi şarttır. Bir sistemin değişebilir olan kısmı, o sistemin konjonktürel boyutunu gösterir.

Konjonktürel olan kısım ile daimi kısım, iman ile tefekkür alanını birbirinden ayırır. Sistemlerin özü, iman konularıdır. Başlangıç noktası ile nihai hedef, sistemin imanını oluşturur. Bunlar o sistemin temel kabulleri olduğu için düşünce faaliyetinin altyapısını ve nispet ölçülerini teşkil eder. Düşünce faaliyeti, değişebilir veya değiştirilebilir veya reddedilebilir alanlarda gerçekleşir. İmanın teşekkül ettiği alanlarda düşünce faaliyeti durur. İman, düşünce faaliyetinin ölçülerini verir ama düşüncenin kendine (imana) yönelmesine manidir.

*

Kapitalizm, bir düşünce sistemi olmaktan ziyade, iktisadi sahadaki vasıta, usul, imkan ve malzemeleri derleyen tatbikat sistemidir. Düşünce sistemi ile tatbik sistemleri birbirinden farklıdır. Aynı bilimde yapılan tasnif gibidir. Temel bilimler ile tatbik bilimleri arasındaki fark gibidir. Mesela tıp temel bilimlerden değil, tatbik bilimlerindendir. Bu sebeple varoluş sebebini ve nihai hedefini kendisi değil bağlı olduğu temel bilim olan biyolojiden alır. Kapitalizm, liberal düşünce sisteminin iktisadi sahadaki tatbik sistemlerinden biridir. Varoluş sebebini ve gayesini, iktisat biliminden ve özellikle de liberal düşünce sisteminden alır.

Liberal düşüncenin, özü gereği laik/seküler olduğu açıktır. Liberal düşünce iktisadi alana yöneldiğinde, kendi özüne uygun olarak, liberal bir iktisadi hayat tasavvur eder. Bunun adı da aslında liberal iktisat sistemidir. Buna kapitalizm denmesi aslında spekülatif bir yaklaşımdır ve Marks’ın teşhisinden mülhem olarak isimlendirilmiştir. Liberal iktisadi sistemin sadece kapitale atıf yaparak isimlendirilmesinin son tahlilde doğru olduğunu söylemek kabil değildir. Ne var ki, liberal düşünce mensuplarının da bu isimlendirmeye ciddi bir itirazlarının olmaması, kapitalizm ismini yerleştirmiştir.

Kapitalizmin varoluş sebebini ve gayesini liberal düşünceden alması, liberal düşüncenin özünde seküler/laik olması, “insan anlayışı” üretmeyi veya “insan tarifi” yapmayı lüzumsuz kılmıştır. Liberal düşünce sistemindeki izahsız hürriyet anlayışı, tarif etmeyi veya bir anlayış çerçevesi oluşturmayı engellemiştir. İnsan anlayışı veya tarifi, teorik (fikri) gündemden ve dikkatten uzaklaştırıldığında süreç tabi seyrinde işlemiş ve insanı, tabiatında bulunan her şeyle beraber sınırsız ve kuralsız şekilde kabul etmeyi mecburiyet haline getirmiştir. İnsan tabiatında varolan her şeyin kabul edilmesi, ahlakı lüzumlu hale getirmediği gibi zaman zaman reddine de gerekçe oluşturmuştur.

Liberal düşüncenin, hürriyeti, izahsız şekilde kabul etmesi kendi özü ile tezat teşkil etmez. Zira her izah çabası bir tarif ve çerçeve oluşturma teşebbüsüdür. Bir çerçeve üretmek veya bir tarif yapmak, belli sınırlar tespit etmektir. Sınır koymak ise liberal düşüncenin mahiyetine aykırıdır. Bu manada liberal düşüncenin hürriyeti mutlaka izahsız olmak mecburiyetindedir veya izah çabasına girdiği noktada da çok müphem bir izah faaliyeti gösterir. Fakat liberal düşüncenin en fazla üzerinde durduğu konulardan birisi, hürriyettir. Zira liberal düşüncenin temel kabulü veya ön kabulü zaten hürriyettir. Öyleyse hürriyet bahsine hasrettiği emek ve enerjinin büyüklüğüne rağmen hürriyet konusunu izah etmediği iddiası nedir? Liberal düşüncenin hürriyet bahsindeki teorik çabalarının tamamı, hürriyetin lüzumuna dair gerekçe depolamaktan (ve üretmekten) başka bir özellik taşımaz. Bundan dolayı liberal düşüncenin hürriyet bahsini izah ettiği zannedilir. Bu farklılığın anlaşılmaması insanları çok vahim neticelere savurmaktadır.

Liberalizmin hürriyet kavrayışındaki ölçüsüzlük, kapitalizmin oluşma ve gelişme sürecine, “homo ekonomikus” anlayışının girmesine sebep olmuştur. Liberalizmin insan tarifinden imtina etmesi, kapitalizmin bu noktada işine yarayacak olan tanımlamaları yapmasına imkan vermiştir. Aslında liberalizmin özüne aykırı olduğu ilk bakışta göze çarpsa da, liberalizmin bu konuda insiyatifte kullanmaması ve hürriyeti öncelemesi, kapitalizmin veya kapitalistlerin “ekonomik insan” kavrayışını gündeme getirmelerini mümkün kılmıştır.

“Ekonomik insan” kavrayışı, ekonomiyi hayatın temel zemini haline getirmiş ve tüm insani değerleri bu alanda izah etme garabetini oluşturmuştur. Ekonomi, hayatın temel zemini olduğunda ahlaka kalan imkan, “ekonomik ahlak” gibi bir komikliktir. Ekonomik ahlak, fahişe de ekonomik faaliyet içinde olduğuna göre, ancak fahişenin ahlakı kıymetindedir. Hürriyet izah edilmediğinde ahlak zuhur etmez. Zira sınırsız hürriyet veya izahsız hürriyet, ahlakın gerekçelerini yok eder. Seküler/laik anlayışın liberal düşüncenin iklimini oluşturduğu da hatırlanırsa, ahlakın meydana gelmesindeki kaynak ve gerekçe meselesi muallakta kalır. Varoluşun sebebini ve hayatın gayesini dünya denen küreden almak, bu küre üzerinde yapılabilecek her ne varsa yapabilmeyi gerektirir. Veya bazı şeylerin yapılmamasını izah edecek ve gerekçelendirecek kaynağı üretemez. Bu sebeple ahlak, dinlerin inhisarındadır. Ladini (laiklik veya sekülarizm) düşünce iklimi ahlak üretemez. Üretmeye teşebbüs ederse meydana gelen kurallar ahlak değil, hukuk kuralları olur.

Ahlakın özelliklerinden birisi, mutlaka zuhur etmek ve kendine olan ihtiyacı insanlara empoze etmektir. Ahlak mutlaka zuhur eder de mesele, ahlakın önce mi sonra mı zuhur ettiğidir. Yani hangi konudan bahsediyorsak ondan önce veya sonra zuhur etmesi, ahlakın muhtevası için fevkalade önemlidir.

En ahlaksız insanın bile hayatı yaşayabilmesi için bir ahlaka ve kurallar bütününe ihtiyaç duyduğu, hayatı biraz müşahede eden kişiler tarafından anlaşılabilir. En uç noktadaki misalini vermek gerekirse, fahişe dahi hayatını kazanabilmek için bazı kurallar oluşturmak zorunda kalır. Aksi takdirde ikinci defa veya başka bir insanla beraber olma (fuhuş yapma ve para kazanma) imkanını bulamaz. İlgili konudan sonra meydana gelen ahlak, aynı fahişenin ahlakı gibidir. Zira konu ne ise (mesela iktisat veya kapitalizm) o öncelenir ve ahlak umursanmazsa o konu (veya faaliyet alanı) kendi ahlakını meydana getirir. İşte bu ahlak, faaliyet alanının mahiyetine uygun bir ahlaktır ki, “fahişe ahlakı” misalinde olduğu gibi aslında ahlak değildir. Bu meyanda, hayatta mutlaka ahlakın görünüyor olması, ahlakın bulunduğu anlamına gelmiyor. Birtakım kuralların bir araya getirilmesi ile ahlak oluşmuyor. Oluşan kurallara ahlak demek gerekiyorsa, biz buna ahlak demiyoruz.

*

Liberal düşünce ve kapitalist iktisat anlayışı, özü itibariyle ahlakı önceleyemez. Zaten öncelememiştir. Bu durumda kapitalist iktisadi hayatın kaim olduğu coğrafyalarda meydana gelen ahlak, kapitalizmin ürettiği ahlak olacaktır. Kapitalist yaklaşımın üretebileceği ahlak ise, insanları aldatmamak üzerine kurulamaz. İnsanları aldatamamak üzerine kurulabilir. Biraz daha müşahhaslaştırarak söylemek gerekirse, kapitalist yaklaşım, “ben insanları aldatmamalıyım, bu sebeple kaliteli ve ucuz mal üretmeliyim” demez. Bunun yerine, “ürettiğim mal kalitesiz olursa insanları sürekli aldatamayacağım için satamam” veya “bir liraya ürettiğim malı, on liraya satmak istediğimde müşteri bulamam, bu sebeple iki liraya satmalıyım” der. Bu anlayışa yakından baktığımızda, on liraya müşteri bulduğunda satmaktan imtina etmez. Veya kalitesiz malı tekelleşme imkanı kavuştuğunda veya başka bir yolunu bulduğunda üretmekten ve satmaktan imtina etmez. Bu sebeple kapitalizm için denir ki, sürekli aldatma veya aldanma mümkün olmadığı için fiyat ve kalite uygun olan noktaya gelir. Oysa bu kavrayış zeki insanları esas alır. Sürekli aldatılamayacak insanlar zeki insanlardır ve zeka ve akıl seviyesi düştükçe aldanma katsayısı ve süresi artar. Kapitalist ahlakın, “mümkün olanı” takip etmesi ve “niçin yapmalıyım” diye sormaması, aldatmayı daim kılar. Zira mümkün olanı yapmak ile lüzumlu olanı (veya meşru olanı veya faydalı olanı) yapmak arasındaki fark, “niçin” sorusu ile ortaya çıkar. Sadece “nasıl” sorusunu sormak veya mümkün olanı yapmaktan imtina etmemek, tüm değerlerin ticari meta haline gelmesini temin eder. Bu durum ahlakın, özü itibariyle olmadığını gösterir.

*

Temel meselelerden biri, genel sistem ile altsistem bahsidir. Genel sistem-altsistem meselesi anlaşılmadan ve kurulan veya kurulacak sistemler bu iki seviyedeki münasebetleri doğru tespit etmeden kendilerini tamamlayamazlar. Altsistemler ile genel sistem arasındaki münasebet, altsistemlerin varoluş sebebi ile gayesini genel sistemden almasını icbar eder. Eğer bir altsistem, genel sistem içinde değil de bağımsızsa özünü genel sistemden almadan kendini ifade edebilir. Fakat bu durumda kendini genel sistem yerine ikame eder.

Hayatın herhangi bir alanındaki fikri çalışmaların ulaşabileceği en uç nokta, o alana dair bir altsistem kurabilmesidir. Herhangi bir hayat alanında kurulan sistem altsistemdir. Tefekkür faaliyetinin hayatın geneline (toplamına) yönelmesi gerekir ki genel sistem kurulabilsin veya en azından genel sistem bahsi gündeme gelsin.

Hayatın, irili ufaklı sayısız sahası olduğu malumdur. Hiçbir alanın kuralları diğeri ile aynı değildir. Hiçbir hayat alanında kurulan altsistem, diğer hayat alanında aynıyla geçerli hale gelemez. Bu manada hayat alanlarının birbirinden muhtariyeti (istiklali değil) olduğu gibi her hayat alanında kurulan altsistemlerin de birbirinden muhtariyeti mevcuttur. Fakat hiçbir hayat alanı yalnız başına hayatı üretemez, taşıyamaz ve izah edemez. Bu sebeple yalnız başına hayatı temsil iddiasında da bulunmamalıdır. Her hayat alanı, hayatın bir parçasını oluştururken, toplamı ancak hayatı teşkil eder. Toplamının ancak hayatı üretebilmesi ve devamını temin edebilmesi, bunların toplanabilmesini şart kılar. İşte işin tılsımlı noktası burasıdır. Hayat alanlarının ve bu alanlarda üretilen sistem, model, yaklaşım, anlayış vesair fikri her türlü gelişme ve verimin, öncelikle “yaşanabilir hayat”ı sonrada “yaşanmaya değer hayat”ı üretebilmesi için belli bir kıvamda ve belli bir merkezde cem olması gerekir.

“Belli bir merkez” ifadesi, yirminci asrı diktatörlüklerle geçiren ve iki dünya savaşı gören insanlar için peşin reddedilir hale gelen bir yaklaşımı ifade ediyor gibi görünüyor. Belli merkez ile kastımız, genel sistemdir. Genel sistem, hayat anlayışıdır. Bir alanın bina ettiğini diğer alanın yıkmadığı, alanların birbiriyle rekabet etmediği, her alanın kendi sınırını aşmadığı ve diğer alanın sınırına tecavüz etmediği, bir alanın kendini diğer alanın veya tüm hayatın yerine ikame etme teşebbüsünü engelleyen ve tüm hayat alanlarının birbiriyle uyumunu temin edecek bir “hayat anlayışı”ndan bahsediyoruz. Rekabet, her hayat alanının kendi içinde olur, hayat alanları arasındaki rekabet asla yapıcı ve faydalı olmaz. Eğitim ile iktisat alanlarındakilerin birbiriyle rekabet etmesinde herhangi bir fayda bulunmaz. Bunun her ikisi birbirini beslemelidir.

*

Kapitalizm, iktisadi hayat alanında geliştirilmiş bir altsistemdir. İktisadi alanın önemli olduğu noktasında tartışma yapmak lüzumsuzdur. Çok önemli olduğu vakadır. Fakat hiçbir hayat alanının hayatın tamamını taşıyamayacağı gerçeği, iktisadi alan için de vakadır. Fakat kapitalizm, bir altsistem olmasına rağmen, hiçbir zaman böyle davranmamıştır. Materyalist kainat tasavvurunun liberal hayat anlayışı içinde bir altsistem olmasına rağmen, iktisadi alanın öneminden aldığı ciddi bir gücün de etkisiyle, ekonominin, hayatın temel zemini olduğunu iddia etme noktasına kadar gelmiştir. Ekonomi hayatın temel zemini ve kaynağı haline geldiğinde kendini (kapitalizm) “hayat anlayışı” olarak piyasaya sürmekten imtina etmemiş, özellikle de sosyalizm/komünizm cenahının çökmesi ile de kendini “tek hayat anlayışı” olarak insanlara empoze etmeye başlamıştır.

Evet, kapitalizmin genel sistemi (hayat anlayışı) liberal düşüncedir. Fakat kendini o kadar öne çıkarmıştır ki, artık liberal düşüncenin dahi bir anlamı kalmamıştır. Bu o kadar açıktan sergilenmektedir ki, kapitalizm kendini muhafaza edebilmek ve muhtemel bir sistem çöküşünü engelleyebilmek için sosyalist müdahalelere müsaade etmeye başlamıştır. Yaşadığımız iktisadi krizde, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki sosyalist tedbir ve müdahaleler, kapitalizmin kendini muhafaza edebilme çabasında nerelere kadar varabildiğini göstermektedir. Oysa sosyalist müdahaleler, kapitalizmin ortadan kalktığını veya sistem olarak çöktüğünü delillendirir. Kapitalist ülkeler ve kapitalistler buna rağmen sosyalist tedbirleri canla başla talep ve teşvik etmektedirler. Kapitalistler kendilerini öyle bir mevzilendirmişlerdir ki, kendilerinin çökmesi halinde içinde bulundukları ülkeyi viraneye çevirecek güce ve pozisyona gelmişlerdir. ABD deki kapitalistlerin insiyatifinde bulunan sermaye veya üretim araçlarındaki birikime bakıldığında, onların batması ile ülkenin ve devletin batması eşanlamlı hale gelmiştir. Kapitalistlerin, kapitalizmi bile umursamayacak noktaya geldikleri ve bu çerçevede kendilerini kurtarmak için sosyalist müdahalelere sıcak bakmaları ve hatta talep etmeleri, kapitalizmin üretebildiği ahlakın, fahişe ahlakından daha itibarlı olmadığını göstermektedir. Nasıl ki fahişenin ahlakının mahiyeti, daha fazla fuhuş yapma imkanını üretmek ise, kapitalistin sahip olabileceği ahlakın da mensubu olduğu sistemi (veya anlayışı) berhava edebilecek veya onu da pazarlayabilecek noktaya kadar ulaştığını/ulaşabileceğini göstermektedir.

*

İnsanın zihni faaliyetleri iki mecra üretmiştir. Fikir ve ilim… Hayatın her alanında bu iki mecra da vaki ve caridir. Fikir ve ilim, birbirini ihmal etmeden ve birbirini besleyerek devam etmelidir. İlimden tamamen bağımsızlaşmış bir fikir, kendini test edemeyeceği gibi kendini hayatta gerçekleştirmenin de imkanlarına sahip olamaz. Fikirden bağımsızlaşan bilim ise olduğu yerde donar kalır. Zira bilimdeki teoriler bile ilim değil fikirdir, veya fikirle inşa edilir.

Hayatın her alanında bir veya birkaç bilim dalı bulunur. Yanıbaşında ise o alanla ilgili düşünce sistemleri ve teoriler vardır. Bu ikisi birbirini besleyerek gelişmeyi temin eder. İktisadi hayat alanında, iktisat temel bilimi ile buna bağlı birçok alt bilim dalları mevcuttur. Yanıbaşında ise kapitalizm ile sosyalizm gibi batı dünyasının seküler/laik anlayışının oluşturduğu iki teori bulunmaktadır. Kapitalizm ve sosyalizmin, iktisat bilimine rağmen kendi kurallarında ısrar etmeleri, skolastik bir anlayıştır. En hafif tabiriyle bilimi umursamamalarıdır. Bir teorinin veya sistemin veya modelin veya yaklaşımın veya tekliflerin, kendi alanındaki bilimi umursamadan hareket ediyor olması, o anlayış hakkında ne düşünmemizi gerektirir? Bu günün dünyasında bilimi umursamamak, en azından komik değil midir?

Kapitalizmin bilimi umursamamasının neticelerinden birkaçına bakalım. Bir şirketin veya bankanın sahip olduğu menkul ve gayrimenkul değerlerin toplamının bir trilyon dolara ulaşabildiği bu günün dünyasında, birkaç bankanın veya şirketin çökmesinin o ülkenin çökmesi manasına geldiği vakadır. Bu durumun, kapitalist sistemin bir asır önceki ekonomik büyüklüklerde tatbik edilebileceği fakat bugünün dünyasındaki ekonomik büyüklüklerde tatbik edilemeyeceği bahsini, en azından bir araştırma konusu haline getirmemeli midir? Böyle bir durumda, tereddüt dahi etmeyecek miyiz? Tereddüt edeceksek, bu tereddüdümüzü giderecek olan kapitalizmin kendi kurallarında ısrar eden anlayışı mıdır yoksa iktisat biliminin araştırmaları mıdır? Bir sistem kendi alanında ve yanıbaşında bulunan bilimi umursamadığında bu soruyu bile sorma imkanımızın kalmadığı anlaşılıyor mu?

Kapitalizmin rekabete dayalı olarak mütemadiyen üretim ile tüketim arasındaki fasit daireyi kamçıladığı, bunun bir taraftan zenginlik ve refah manasına gelirken diğer taraftan tüm dünyanın kapitalistleşmesi halinde her ülkenin aynı tüketim seviyesine ulaşmasıyla beraber dünyanın kaynaklarının ne kadar sürede biteceği konusu, iktisat bilimi tarafından araştırılmalı ve buna da kapitalizm dahil tüm insanlığın itibar etmesi gerekli değil midir? Tüm dünyanın kapitalistleşmesi halinde, dünyanın kaynaklarının insanlığa ancak 20 yıl yeteceği tespit edilirse hala kapitalist kalacak mıyız? Veya dünyanın bir kısmının kapitalist olarak kalması ve yüksek tüketim yapması ile dünyanın kaynaklarının mesela 100 yıl yeteceği hesaplansa, diğer coğrafyaların kapitalistleşmesini engelleyerek 100 yıl yaşamayı kar mı sayacağız? Neticede 20 yıl veya 100 yıl sonra kaynaklar tükendiğinde ne yapacağız? Kendi alanındaki bilimi umursamamak, nasıl bir kavrayıştır?

*

Evet, kapitalizm bir sistem krizi içindedir. Fakat sistem krizi bugünün dünyasında yaşanan global ekonomik kriz değil, başından beri yaşanmakta olan krizdir. Fakat nedense kapitalizmin sistem krizi içinde olduğu bugüne kadar anlaşılamadı (mı). ? Ahlaki altyapı olmadan kurulabilecek tüm altsistemler, zuhur ettiklerinden itibaren krizdedirler. Bu sebeple dünyanın en büyük krizi ahlak krizidir ve bu kriz tüm altsistemleri krize sokmaktadır. Pozitif bilimlerin de aynı krizi yaşadığı açık değil midir? Pozitif bilimlerin üretimlerinin çoğunluğunun veya büyük bir kısmının yok etme cihazları olduğu bir dünyada, pozitif bilimler de ahlak krizini yaşamıyor mu?

*

Bu izahtan sonra İslam’ın konuya nasıl yaklaştığını göstermek gerekirdi mutlaka fakat yazı çok uzun oldu. İslam’ın konuya bakışını diğer yazıya bırakmak daha uygun görünüyor. İslam’ın konuya bakışı nedir?

İslam, insan ve ahlak anlayışını her şeyden önce ortaya koymuştur.

İnsan; en iyiden en kötüye kadar her fiili işleyebilecek bir tabiata (mizaca) sahiptir. İnsanın ne olduğu ile ilgili bu teşhis, insan anlayışının altyapısını oluşturur. İnsan, tabiatında sadece iyi veya sadece kötüyü barındırmaz. Potansiyel olarak her ikisine de sahiptir. Eğer bunun birisi var olsa ve diğeri bulunmasa zaten akıl ve fikre gerek kalmazdı. İyi mizaç hususiyetlerine daha fazla sahip olan kişiler veya kötü mizaç hususiyetlerine daha fazla sahip olan kişilerin bulunduğu vakadır. Fakat hiç kimse bunlardan birinin tamamına sahip olmak ve diğerinden hiçbir özellik taşımamak gibi bir mizaç terkibine sahip değildir.

İnsan ile ilgili bu temel teşhis, aklı, tefekkürü ve ahlakı şart kılar.

Hayat; insanın mizaç hususiyetlerine paralel olarak mümkün olan tüm mecraları ve sahaları oluşturur. İnsan mizacındaki tüm hususiyetler, hayata bir şekilde akseder. Mizaç hususiyetleri, büyüklüğü, ağırlığı, önemi ve hayatta işgal edebileceği yere göre, hayata aksetme imkanına sahiptir. Tüm insanlık göz önüne alınırsa, insan tabiatında bulunan bütün hususiyetler herhangi bir coğrafya veya kültür ikliminde kendine hayat alanı bulur. Felsefe veya hikmet tartışmalarına girmeksizin, ilk bakışta görülebileceği üzere, insan tabiatında bulunan ve hayatta meydana gelen hadiselere bakıldığında, vahşet ve insafın, zulüm ve adaletin, iyilik ve kötülüğün, güzel ve çirkinin bulunduğu ve bunların en eğitimsiz insanın bile anlayabileceği devasa boyutlara ulaşabildiği vakadır. Öyleyse izaha bile ihtiyaç duymaksızın anlıyoruz ki, “iyi-doğru-güzel-faydalı” olanı esas alan bir hayat anlayışına sahip olmak, insanlığın ilk mesuliyetidir.

İslam, insan ile ilgili temel teşhisini yaptıktan sonra insanı “ahlaklı varlık” olara kabul etmekle, hayat anlayışını ahlak üzerine kurar. Ahlak, bazı kurallardan meydana gelmiş ve ilgili konunun müştakı (türevi) olan bir disiplin değildir. Ahlak, hayat anlayışıdır ve hayatın her alanından öncedir. Hayatın tüm mecraları ahlakın içinde akar. İslam’ın ahlak anlayışı, insanın ruhi, zihni ve akli evrenidir. Ahlak ile hukukun en bariz farkı, hukukun maddi müeyyide uygulamasına mukabil, ahlakın maddi müeyyideden uzak olmasıdır. Maddi müeyyideden uzak olmak, tatbikinin başka eller (devlet veya başka bir organizasyon) tarafından yapılmasına manidir. Maddi müeyyide ile muhafaza altına alınmamış olmak, “gönüllülük” esasına şart kılar. Ahlaktan bahsedildiğinde, içinde yaşadığımız çağın anlayışına sahip insanların (bunlar Müslüman olsun veya olmasın) tereddütleri, gönüllülük ile kaim olan ahlakın nasıl esas alınacağı sorusudur. Başka bir ifadeyle, adam ahlaklı değilse onu ahlaklı olmaya mı zorlayacağız, eğer böyle yapacaksak ahlaktan değil de hukuktan bahsetmiyor muyuz, şeklinde meydana gelen tereddütlerdir.

Gönüllü olması gereken bir faaliyet türü üzerine hayat bina etmek hakikaten zordur. Fakat anlaşılmalıdır ki, gönüllü olan (rızaya dayanan) bir zemin üzerine hayatı bina etmek, en sağlam sosyal inşaat tekniğidir. Bunun zorluğuna bakıp da insanların üzerine ordular gönderen kafalar, hayatı daha uzun süre daim kılabilmiş değillerdir.

Ne var ki, gönüllülük üzerine hayatın bina edilemeyeceği iddiası doğrudur. Bu iddianın aksini ikame edebilen tek imkan veya yol veya teklif veya kudret, İMANDIR. İman, hayatın “niçin” sorusunun cevaplarını verir. Ahlak ise hayatın “nasıl” sorusunun cevabını verir. Hayatı niçin yaşadığı sorusunu kendine sormayan kişi iman edemez. Hayatın gailesi içinde bu sorunun zımnen sorulduğu ve zımnen cevaplandığı vaka sayısı, insanların kahir ekseriyetini oluşturur. Sarih veya zımnen bu soru sorulduğu ve cevaplandığı takdirde, ahlakın kaynağı ve gerekçesi zuhur eder. Zira insanın niçin yaşadığına dair verdiği cevap, hayatın genel istikametini oluşturur.

Hayatı niçin yaşadığı sorusuna, “para kazanmak veya daha fazla haz almak veya iktidar sahibi olmak” veya bunlara benzer dünyevi cevaplar vermek pratikte mümkün olabilmektedir. Bu cevaplar insanı hayatta kendi mizacı ile baş başa bırakır. Hayatın zeminine bir ahlak sermez. Fakat bu cevaplar bile bir hayat anlayışı (ahlak) oluşturur. Ne var ki bu ahlak, fahişe ahlakıdır.

Ahlakı, iman kaynağından ve merkezinden azade hale getirmek, gerçekleşmesini imkansız kılmaktır. İman ise, ahlakı inşa edecek kadar kuvvetli bir kaynaktır. Özellikle İslam’ın teklif ettiği iman sadece bu dünyayı değil, ahireti de ihtiva ettiği için ahlakı ikame edebilecek kudrettedir. Bu ölçüye bağlı olarak İslam, kendi iman teklifini kabul etmeyenden hiçbir talepte bulunmaz ve kendi hükümlerini o insana tatbik etmez. Hiç kimseyi kendi iman teklifini kabul etmeye de zorlamaz. Ahlak imandan tecrit edilir ve hayatın seyrine bırakılırsa, o zaman hayatın zeminini oluşturacak kudret ve hacme ulaşamaz ve ancak parça parça zuhur eder. Parça parça zuhur eden ahlak, işin ahlakı (iş ahlakı değil, işin ahlakı) haline gelir. İşin ahlakı, o işin mahiyeti ile ilgilidir ve maksadı ile mahduttur. Yukarıda izah ettiğimiz gibi işin ahlakı, fahişe ahlakıdır.

*Hukuk ahlak beraberliği

İslam ahlakının bu günkü dünyada Müslümanlarda kafi derecede kuşanılamaması ve temsil edilememesinin sebeplerinden birisi, çağın ahlaksızlığının ve hakim kültürünün yaygınlık ve yoğunluğudur. Müslümanlar bile bu günün ahlaksızlığı ve paraya tapan anlayışı karşısında kendilerini muhafaza edememektedir. Ahlaksızlarla yaşayarak, ahlaklı kalmak kabil midir? Ahlaksızlığın yaygınlığı ve yoğunluğu dikkate alındığında bu günün dünyasında ahlaksızlarla yaşamamak kabil midir?

Kaldı ki Türkiye misalinde görüldüğü üzere, Müslümanların ahlaklı olmaları hukuk tarafından ve cebren menedilmektedir. Başörtüsü vesaire uygulamaları…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir