KELİMESİZ İDRAK O’NA BAHŞEDİLMİŞTİR

Suret, mananın tecellisine vasıta fakat idrakine de mani. Mananın saf haliyle intikali mümkün olsaydı ve lisan hapishanesinde mahkum olmasaydık, hakikatin idraki belki mümkün olacaktı. Fakat anlatmak ve anlamak için lisana ihtiyacımız var. Lisana ihtiyacımız var ya… Yanlış anlamaya ve yanlış anlatmaya mahkumuz.
Dil bahsini bilenler bilir, dil, hakikatin yükünü çekecek çapta bir vasıta değil. Arapça dahil, hiçbir dildeki mana havzası, hakikati ifade kudretine ulaşamaz. Hakikati dil ile keşfedebileceğimiz zannına sahip olduğumuzdan beri, gevezeliklerimize “hikmet” muamelesi yapıyoruz.
Dilden bahsediyoruz ya… Uslanmadık hala… Uslanamayız da… Çünkü dil, aklın malzemesidir, ruhun manivelası değil… Dil ile idrak eden akıl, ruh hakikate ulaşmak için dile ihtiyaç duymaz. Tamam da, biz ruha ulaşamıyoruz ki. Aklımızla nefsimizin parantezine sıkıştık kaldık.
Oysa…
Hakikatin sahibi, hakikati, hakikatin ilk muhatabına, mana olarak indirdi. O’nun kalbine, Kur’an-ı Kerim, mana olarak indi. İki Cihan Serveri (SAV) efendimiz hakikati, “saf mana” olarak idrak etti. Bu ne büyük imtiyazdır Allah’ım…
*
Kainatta hakikati saf haliyle taşıyabilecek bir varlık yok. Hakikat, saf haliyle herhangi bir varlığa inseydi, o varlığı, yokluğun da ötesinde bir noktaya savururdu. Hakikati aradığını iddia edenler, gerçekten gevezelik yapmıyorlarsa, ne dediklerinin farkında değiller. Muhal farz bulsalar, ne yapacaklarına dair bir fikirleri de yok. Bulamamış olmaları sanki daha hayırlı…
Fakat…
Hakikat orta yerde duruyor. Adı, Kur’an-ı Kerim…
Şimdi ne yapmalı? Apaçık bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Nasıl davranmalı? Hakikat önümüzde duruyorken, ne yapılabilir ki? Hakikat varsa, başka neye ihtiyaç duyulabilir? Başka bir ihtiyaç içinde kıvranmak, elimizde tuttuğumuz hakikatten mahrum olmak değilse, nedir?
Öyleyse açmalı, okumalı, anlamalı ve yaşamalıyız. Değil mi?
Ne var ki insan, zalim, cahil ve nankör. Hakikat elindeyken bile zalim, cahil ve nankör. Hakikati iki parmağıyla kaldırabileceğini ve taşıyabileceğini vehmedecek kadar zalim, cahil ve nankör.
Hayatında (Risaletten önceki hayatı da dahil) hiçbir günah işlememiş olmasına rağmen Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimizin, kalbi kaç defa Cebrail (AS) tarafından zemzem ile yıkanmıştır. Sadece dünyada bulunmasından dolayı meydana gelebilecek masivadan temizlemek mi gerekmiştir, bilinmez. Fakat Risalet için öyle bir kalp hazırlanmıştır ki, izahı kabil değil. Risaletten sonra miraca davet edilmiş ve “huzura alınmıştır”. Pekâlâ, tüm bunlardan sonra ne haldedir? Vahiy geldiğinde ne haldedir? Vahiy, yani hakikat, insan için o kadar ağır bir manadır ki, vahiy geldiğindeki halini, vahiy katiplerinden ve diğer sahabelerden her Müslüman okumalıdır. Okumalıdır ki hakikatin ne kadar ağır ve kıymetli olduğu anlaşılsın.
Bütün bunlara rağmen, Kur’an-ı Kerim’in üstelik mealini, ayak ayak üstüne atarak okumaktan imtina etmeyenler, hiçbir haşyet duymamakta, müteessir olduklarına dair hiçbir alamet görülmemektedir. Ve… İddiaya bakın… Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi… İnsan dehşete düşüyor.
Kur’an-ı Kerim yalnız başına kafi diyenler nasıl bir iddiada bulunuyor? Sigarasını tellendirirken mealinden okuduğu vahyi, en azından Hz. Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz kadar anladığı iddiasında bulunuyor. O’na ihtiyaç duymamak, en az O’nun kadar anlamak iddiası değil midir? Kafaları taşla ezilesiceler… Bu ümmetin içinden böyle bir fırka da çıkar mıymış ALLAH’IM.
Hakikati, kaynağından en mütekamil haliyle anlamış olanın beyan ve fiili olan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye, İslam’ı anlatmakta (haşa) aciz ve nakıs ise, Kur’an-ı Kerim’i yeryüzündeki herhangi bir insanın (gelmiş geçmiş en büyük deha bile olsa) anlaması asla mümkün değil. Sadece Kur’an-ı Kerim kafi diyenlerin nasıl bir iddiada bulunduğu anlaşılıyor mu? Bu ahmaklar, insanlık tarihinin en sefih ve sefil güruhudur. Bırakın Kur’an-ı Kerim’i anlamayı, daha İslam’ın elif-basını anlamamışlardır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir