Kemal Kılıçdaroğlu mu o da kim

Ülkedeki siyasi mecralar 1980 darbesi ile inkıta uğradı. Darbeden sonra kurulmasına müsaade edilen siyasi partiler, yeni ve suni siyasi mecralar oluşturma çabasıydı. Askerlerin, emirle yatıp emirle kalkmak parantezine mahkum olan hayat anlayışlarını, siyasete de tatbik etmek istemeleri, 1986 yılına kadar sürmüştür. Devlet hayatı dikkate alınırsa, yatsıya kadar bile sürmemiş bir hamledir.
Darbe çetesinden icazetli Halkçı Parti ile başlayan, 1987 yılındaki referandumdan sonra kendi tabi mecrasına dökülen sol, SODEP ile siyasi hayata girdi. İcazetli olan Halkçı Parti genel başkanı olan Necdet CALP’in hemen arkasından Aydın Güven GÜRKAN genel başkan oldu. SODEP ile Halkçı Partinin SHP ismi altında birleşmesi ile genel başkanlığa Erdal İNÖNÜ geldi. Erdal İNÖNÜ, kendi kendini emekli ettikten sonra Murat KARAYALÇIN onun koltuğuna oturdu. Bu arada CHP’nin kurulması ile Deniz BAYKAL, müzmin iç muhalif (hizipçi) olmaktan kurtuldu ve genel başkan oldu. Nihayet SHP ile CHP, CHP çatısında birleşerek ana mecra, eski adıyla yeniden ortaya çıktı.
1980 darbesinden sonraki bu kısa hikaye gösteriyor ki, ülkedeki sol, son 30 yılda Deniz BAYKAL’ı beşinci genel başkan yaptı. Deniz BAYKAL’a kadar sol, liderini aramaktan başka hiçbir iş yapamadı.
Deniz BAYKAL hizipçilikten gelmişti. Hizipçiliği iyi bildiği için, partide hizipçiliğe müsaade etmedi. Aslında hizipçiliğin diğer adı demokrasiydi. Fakat demokrasi değil de hizipçilik olarak isimlendirildiğinde, partiye zarar veren bir düşünce ve hareket tarzı olarak nitelendirilmiş demektir. Deniz BAYKAL genel başkan olmak için elzem gördüğü bu düşünce ve hareket tarzını, başkalarının genel başkan olmasına mani olmak ve kendi koltuğunu sağlamlaştırmak için mahkum etti. Demir yumrukla partiyi uzun dönem yönetti.
Otoriter parti yapısı inşa eden Deniz BAYKAL, parti içi muhalefeti yok etti. Koltuğunu sağlama almak için gerçekleştirdiği bu hamle, Türk Solunu, dar bir ideolojik hücreye hapsetti. Muhalefet, bir yapının düşünce kuluçkasıdır. Muhalefet yoksa düşüncenin ana rahmi yoktur. Deniz BAYKAL, bu gerçekleri anlamadı veya umursamadı.
Deniz BAYKAL’ın uzun dönem süren genel başkanlığı, otoriter yapıyı yerleşik hale getirdi ve faklı düşüncelerin bir arada yaşama alışkanlıklarını yok etti. Artık CHP’nin demokratik teamüllerle yönetilmesi imkansızlaştı. Yeniden demokratik teamüllerin gelişmesi, çok uzun sürecek bir çalkalanmayla mümkün. CHP’nin bütünlüğünü muhafaza edebilmesi ve varlığını devam ettirebilmesi, otoriter yönetim ve demir yumruklu liderin varlığına bağlıdır.
Kemal KILIÇDAROĞLU’nu değerlendirmemiz gereken ortam bu…
Kemal KILIÇDAROĞLU ile Önder SAV arasındaki son çatışma gösterdi ki, KILIÇDAROĞLU, lider olacak dirayet sahibi değil. Önder SAV’a karşı yaptığı basın açıklamasında kullandığı üslup, lider olmanın derinliğine sahip olmadığını gösteriyor. “Buna müsaade etmem” derken kuşandığı tavır ve eda ile sesindeki ton ve üslup, “dirayeti” değil, “mecburiyeti” izhar ediyor. Sanki, “kim sardı bu işi başıma” der gibi… Önder SAV ile mücadelesinin ilk raundunu kazanmış olması, maharetini değil, konjonktürel gerçekliği gösteriyor. Bu gün böyle…
Deniz BAYKAL’ın parti için oluşturduğu ideolojik çerçevenin darlığı ve yüzünün eskimesinden dolayı siyasi getirisinin azaldığı doğru fakat dirayeti ve direnişi inkar edilemez bir vakaydı. Özellikle AKPARTİ’nin güçlenmeye devam ettiği bu devirde CHP’nin direnişinin daha da sertleşmesi gerekmiyor mu? CHP açısından bakıldığında, her gün yeni mevzilerin (veya kalelerin) düştüğü bu gün, direnişin çelikleşmesi şart değil mi? Dolayısıyla Kemal KILIÇDAROĞLU’nun dirayetten yoksun mizacının yüzüne yansımış halinden zuhur eden “mülayim kişilik”, CHP’nin bu günkü misyonunu taşıyabilir mi?
CHP’nin Kemal KILIÇDAROĞLU ile birlikte değişim sürecine girdiği ve eski sert tavırlardan uzaklaşacağı istikametindeki düşünceler, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi kompozisyon ile telif edilebilir değil… CHP’nin sert ideolojik tavırlardan vazgeçmesi, halkla arasındaki uçurumu kapatması, hizmet merkezli bir siyaset yürütmeye başlaması ve bunlara paralel yeni bir parti anlayışı üretmesi, intihar etmesidir. Böyle bir netice, CHP’yi güçlendirmez aksine varlığını lüzumsuz hale getirir.
CHP’nin zamanı anlamadığı, gelişmeleri doğru okuyamadığı, geçmişte takılıp kaldığı, dünyanın yeni halini çözemediği gibi tespitler doğru. Bu tespitlerin CHP’yi değişmek zorunda bırakacağı da doğru… Fakat bu tespitlerden hareketle CHP’nin değişmek zorunda kalacağı düşüncesini mayalayanlar, CHP’yi tanımıyorlar. CHP, siyaset terminolojisindeki “parti” tariflerine girmez. Siyaset terminolojisi esas alınacaksa CHP, parti bile değildir. CHP, Kemalist siyasi rejimin bürokratik kurumlarından biridir. Adında “parti” kelimesi olan bir kamu kurumudur. Kamu kurumunun teşkilat kanunu değişmeden kendisinin değişmesi imkansızdır. Teşkilat kanunu ise devrim kanunlarıdır.
Hal böyleyse…
CHP, yakın zamanda tekrar sertleşmek mecburiyetindedir. Kemal KILIÇDAROĞLU, mizacen sertleşemez. Adamın sert hali, BAYKAL’ın mülayim halinden daha yumuşak… CHP, mecburen tabiatının şart kıldığı mecraya savrulacak… Tabi mecrasına ayak basar basmaz, Kemal KILIÇDAROĞLU, partinin değil lideri, sözcüsü bile olamaz.
Kemal KILIÇDAROĞLU’nun genel başkan kalıp kalmaması meselesi, Önder SAV ile aralarındaki iç çatışma ile alakalı değil. CHP’nin tabiatı ile alakalıdır ve partinin yakın zamanda mecburen savrulacağı sertleşme tavrı, KILIÇDAROĞLU’nu bir safra gibi bünyesinden atacaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir