Kemalist Cumhuriyetin Derin İlahiyatçıları-1

CHP’den milletvekili olan Diyanet İşleri Başkanları ve ilahiyatçı profesörler din ü milletin âlimi miydiler, yoksa Altı Ok ideolojisinin temsilcisi mi? Rejimin oligarşisi Türkçe ezan istediğinde, “Kur’an’da başörtüsü yoktur” dediğinde sesini çıkartmadı bu “derin görevli” ilahiyatçılar.

Modernizme bulandırılmış İslâm’ın meşrulaştırılmasına yataklık eden bu yaltakçı ilahiyatçılar Millî Güvenlik Akademisi’ndeki derslere dahil edilip, Kemalist cumhuriyetin istediği bir dinin tellâllığını yapmakla görevlendirildiler.

“Ulusalcı” basınla birlikte resmî ve sivil Atatürkçü kurum ve kuruluşlar bir ilahiyatçıyı “vatansever” ilahiyatçı” olarak tavsif ediyorsa, o kişi Kemalist rejimin hizmetkârıdır. Atatürkçü rejimin zorbalarına gülücük dağıtan bâzı Diyanet Başkanları ve üniversite ilahiyatçılarının aslî görevi “Atatürk ve İslâm” kelimelerini halhamur ederek laikçi bir din ortaya koymak ve kitleleri Kemalist cumhuriyete “entegre” etmek olmuştur.

Bu sözde ilahiyatçı taifesinin görevi Kemalist ve laikçi rejime uygun İslâmî fetvaları çeşitli yollarla dillendirip Türkiye’de bir İslâm “dezenformasyonu”, yani İslâm’ın gerçek kimliği hakkında şüphe uyandırma, temel bilgileri karıştırma ve saptırma ortamları oluşturarak derin güçlerin gâyelerine uygun hâle getirmek.

Allah ve Resûlünün buyruklarını İncil ve Tevrat gibi hâşâ sulandırarak laikçi cumhuriyetin istediği kalıba sokan Kemalizm’in hempası bâzı ilahiyatçılara İslâm âlimi demek abesle iştigaldir. Bu sinsi ve zararlı taifeye “ekran uleması” veya “Kemalist İslâm fakihleri” demek daha münasiptir.

Nasıl ki, Ankara ideolojisinin savunucusu bâzı unvanların önüne, meselâ “cumhuriyet savcısı” gibi “cumhuriyet” tamlaması getiriliyorsa, bâzı ilahiyatçıları da “cumhuriyet ilahiyatçısı” olarak tavsif etmek gerek. Çünkü bu unvan onlara Atatürkçü cumhuriyet için yaptıkları derin görev sebebiyle verilmesi gereken bir mansıptır.

Kemalist cumhuriyetin derin ilahiyatçılarından Bayaz, “Said Nursi ve Fethullah Gülen’in dini ve millî yönden çeşitli zararlı taraflarını kitap hâlinde yazıyorum” diyerek, Askerî ve sivil derin Atatürkçü güçlere mesaj veriyor. Laikçi cumhuriyetin zavallı, yalancı ve münafık ilahiyatçısı Bayaz aslında Kemalist rejimin bir görevlisidir.

Bir İslâm ilahiyatçısı durup dururken milletin İslâmî sosyal yapısında tabiî olarak yer bulmuş cemaatlerin ve şahsiyetlerin sözde “zararlı taraflarını” yazar mı? Oysa “Hakk’a tapan milletten” yana duruş alan bir ilahiyatçı evvel emirde Atatürkçülüğün ve Altı Ok cumhuriyetinin zararlarını yazması gerekmez miydi?

Bayaz gibi ilahiyatçılar yabancı dil bilmeksizin doktorası çarçabuk yaptırılır, hızla profesörlüğe terfi ettirilir, sonra dekan ve rektör yapılarak başörtüsü yasakçılığında ve laisist İslâm propagandasında truva atı olarak kullanılır.

Bayaz soy adlı pazarlamacı ilahiyatçı, derin güçlerin üniversiteden seçip aldığı “Türk-İslâm Sentezi” çerçevesinde ortaya sürdüğü düzmece ilahiyatçıdan biridir. Asıl vasfı, İslâmî vecibelerin ve Kur’ânî hakikatlerin içini boşaltarak seküler hâle getirmek ve Atatürkçülük üstünden “hegemonyalarını” sürdürmek isteyen Ankara oligarşisinin seksen küsur yıllık iktidarlarına meşruiyet sağlamaktır.

Bu hem hokkabaz, hem de “derin” ilahiyatçı Bayaz, Amerika’nın soğuk savaş dönemi politikası gereğince Türkiye’de “antikomünizme” ve milliyetçiliğe arka çıktığı yıllarda (1977) yazdığı bir kitabında “Orduda Din İşleri Subaylığı” kurulmasının önemini anlatıyor ve “ilahiyat fakültesi mezunu askerî din öğretmenleri dinî işlerini plânlamada askerî birlik ve okullarda ders ve konferans verme hususunda kumandanların yakın yardımcılarıdır” diyordu.

“Konjonktürel” olarak “Türk Milliyetçiliği” terminolojisine uygun bir üslûpla yazdığı bu kitapta “Orduda Din Subaylığının” önemini laiklik zemininde savunan Bayaz, 28 Şubat’a doğru ilahiyatçılığını Kemalist rejimin yeni atılımlarına göre dönüştürerek “derin”leştirir ve İslâmiyeti sekülerize etmek görevini daha fazla üstlenmeye başlar.

“Porno izlediğini” söylemekten utanmayan bu hem şarlatan, hem Atatürkçü ilahiyatçı Bayaz’ın görevi, ekranlarda dekolte sanatçılarla sözde İslâmî mevzuları sohbet ediyor görünerek, din-i mübini hâşâ gevşetip dindarların “gericiliğini” propaganda etmek, dinin gelenekli yapısını kırıp laikçi cumhuriyet zümresinin ve sosyetenin “kullanabilirliğine” açmak.

Kemalist ideolojinin sözcülüğünü yapan bu sahte ilahiyatçının gerçek İslâm öğretmek yerine “derin” işlerle uğraştığını sağır sultan bile biliyor. Derin yerlerle irtibatlı olduğunu Ermeni soykırımı iddiasına karşı Ulusalcı İstihbarat tarafından kurulan “Talat Paşa Komitesi” ne önce üye sonra başkanlık etmesinden anlamak mümkün. Komitede Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Rauf Denktaş gibi isimler de var. Bu hokkabaz ilahiyatçı Bayaz’ın, Doğu Perinçek’i cezaevinde ziyarete gitmesi “Ulusalcı derin güç” görevlisi olduğuna göstermez mi?

“Çakma” ilahiyatçı Bayaz, çıplak kadınların bolca olduğu bir plajda görüldüğünde pişkinliğini yine laik İslâm tevilleriyle göstermişti. İslâm adına ekranlara çıkıp utanmadan çıplak bayancıklara yanağını sıktırmak, kendine güldürmek ve hokkabazlık etmek marifetiyle laikçi rejim adına iki görevi birden yapıyor. İlki, İslâm’ı hâşâ sulandırmak. İkincisi, cumhuriyet modernleşmesine uygun hâle getirmek.

Şu yüz kızartıcı ifade medya şaklabanı ve şarlatanı Bayaz’a aittir: “Kur’an’da başörtüsü yoktur. Bağırıyorum, Kur’an kadına vücudunuzu örtün demiyor.” Bu aldatan ve aldanan zavallı ilahiyatçı ekranlarda palyaço mesabesinde İslâm’ı anlatan bir maskara maymun gibi rejimin oligarklarına mesaj veren bir eblehtir.

Bayaz soy adlı bu denî ilahiyatçı 28 Şubat sürecinde dekanlık yaptığı ilahiyat fakültesinde görev yapan ve İslâm Ansiklopedisi’ne madde yazan birkaç ilahiyatçıyı “Atatürk ve cumhuriyeti hakkında övücü madde yazmadıkları, Arap kültürü ve Osmanlı’yı çok yazıp övdükleri için…” görevden aldığı hatırlardadır.

“Derin” vesayet rejiminin gözüne girmek için ettiği bu sözlerin devamı daha utanç vericidir: “Bu ansiklopedide Türkiye cumhuriyetinin kurucusu ve cumhuriyet döneminin ünlü kişileri ve kurucularına yer verilmediğini, Türkiye cumhuriyetinin aleyhine dolaylı da olsa bâzı maddelerin bolca olduğunu gördük. Maddelerin Hizbullah, PKK gibi örgütlerin anlayış ve yararına uygun olduğunu, dâr-ı harp’in (Müslümanların savaş hâlinde olması) anlatıldığını, tüm liderlerin soyadına göre harf sırasıyla yer aldığı ansiklopedide A harfinde Atatürk’ün karşısına (bkz.M. Kemal Atatürk) yazıldığını, Çanakkale Savaşları’nın anlatıldığı bölümde ‘Yarbay M. Kemal’ adı sadece bir kez geçerken Sultan Reşad’ın resmî ve el yazısıyla şiirinin yer aldığını…”

Diyanet Vakfı 2001-2002 yıllarında bu derin “uyarıları” dikkate almış olacak ki, “Atatürk ve Atatürkçülük”le ilgili bir seri kitap yayınlamaya karar veriyor ve yayınları arasında “Atatürk ve Eğitim”, Atatürk ve Kadın”, Atatürk ve Gençlik”, “Atatürk ve Ulusal Bağımsızlık” ve benzeri bir yığın kitap zorba rejimin ilâhları adına raflara dizdiriliyordu.

Bu şenî huylu ilahiyatçılar 27 Mayıs darbesinin, 1971 Muhtırası’nın, 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın ve Balyoz’un azılı generalleri hakkında tek satır yazamazlar. Milletin gerçekleriyle örtüşen İslâmî bilgi, tâlim ve terbiye hakkında asla doğruları dile getiremezler.

Meselâ, Türkiye’de İslâm’ın sosyal yayılışının gelenekli usulleri olan cemaat, tarikat ve tasavvuf hakkında konuşmadıkları gibi düşman kesilirler. Çünkü böyle bir İslâmî sosyal yapının gerçekliğini konuşmak “hegemonik” laikçi derin güçlerin “ulusalcı Türkiye” emellerine aykırıdır. Bu bakımdandır ki, millet hayatında yaşayagelen birleştirici İslâmîliği anlatmak cumhuriyet ilahiyatçısı olarak görevlerine ters düşer.

Provokatif papaz rolüyle görevli bir Jitem mensubunun “Tushad’ın talimatıyla misyonerleri tasfiye etmek amacıyla ilahiyatçı Bayaz ile televizyonlarda program yaptık” demesi, ulusalcı derin güçlerin emrinde dâima görevli ilahiyatçıların olduğunu âşikar etmiyor mu?

Türkiye’de misyonerlere karşı İslâm’ı savunmak Kemalist ilahiyatçılara kalmışsa şayet, o Türkiye oturup kara bahtına ağlamalıdır. Aslında böyle bir düşünce de yok, niyet de… “Derin güç” oyunlarının bir parçasıdır sadece.

Millet-i beyza’nın dikkat etmesi gereken şudur: Türkçü, Kürtçü, Laikçi, Atatürkçü “söylem” altında ilahiyatçı kimliğiyle ortaya çıkan birisi, İslâm âlimi değil, Ulusalcı güçlerin fâsık bir adamıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir