KİMSESİZLER ‘KİM’SESİ

Bu başı ve sonu bilinmeyen âlemin değirmeninde küçük düşlerimizi öğütüyoruz. Yüreğimizin sahilinde küçük küçük evler yapıyoruz. Bir dalga geliyor ve alıp götürüyor evin içine bıraktığımız ne varsa. Biz yine evler yapmaya devam ediyoruz daralmış akşamın kızıllığında bile. Biz yaptıkça biraz daha gençleşiyoruz. Biz gençleştikçe, yeni bir vurgun gençliğimi de alıp götürüyor.

Toprağa düşüp varlık âleminde bir yeşil büyütmekti tüm istencimiz. Yusuf un zindanı kadar geniş bir dünya keşfedip, varlığımızı varlık ötesiyle aynı avuç içinde tutabilmekti bir de.

Gelen kapısız girerdi gönlümüze. Şimdi paslı kilit olduk anlaşılan. Elimizi neye uzatsak daha da uzaklaşıyor. Suyun içindeki kamış gibi içimize gömüldük, bir fırtına sonrası.

Sahip oldukça kaybedişimizin bitmez tükenmez, sonu gelmez yazgısıdır hikâyemiz. Hani nerede o mahfi özlemler? Hani ardından bizi sürükleyen vuslat damlaları? Sustukça daha mı mutluyuz. Dünya işte bu değil miydi? Oyun ve oyuncak…

Adı vurulmamış atlar toynaklarını vurur döşün en narin ve cılız kıvrımlarına. Bir küçük kuş yüreği, bu kaskatı dünyanın kelime kalabalığına nasıl dayanır? Suya yazı yazmak ne kadar da zormuş böyle. Bitti… Bitti… Söküldüm ve gidiyorum dediğimiz gün çok da uzakta değil anlaşılan. Söküldük küçücük mutluluklardan bile.

Ey yıldızları avuçlarıyla toplayıp demet demet çiçekler yapan gönül erleri, bizi de aranıza almak ister misiniz? Ey dostların en güzeli, kimsesizlerin ‘Kim’sesi; içimde ol, içime dol.

Kaç gündür hava bulutlu. Ama yok işte yağmıyor bir türlü cennetin tuanası yağmur. Haramiler yağmalamış göklerin mavisini. Güneş altında eriyen bir buz yakarışı içinde bir şeyler azalıyor. Hayatın tüm renkleri içinde soluk kalan siyah beyaz bir fotoğraf gibi oluyor gülümseme telaşımız…

Beklediğimiz bu muydu Şeyda? İçimizdeki sır ne ki, bizi böyle kıvratıp duruyor. En basitinden yaşamayı istediğimiz bir yaşamın en zor yerindeyiz. Ne zaman kördüğüm olduk biz Şeyda? Böyle olacağımızı biliyorduk aslında. Erteledik ve bekledik. Erteledikçe ertelendik…

Dağınık harfleri toplayarak şiirin ilk dizesini oluşturmaya çalışıyoruz. Damlası olmayan buğulu bir ağlayış için hep susuyoruz. Sustukça buğusu bile dağılıyor gözlerdeki imbatların…

Küllerin içindeki köz ateşi yeter mi acaba içimizi ısıtmaya? Ve tüm korkulara veda eder miyiz bir gün? Yağan bir yağmurun ardında gün doğacak belki… Bu simsiyah bulutlar dağılacak ve akıp gideceğiz ‘ben’imize ve hayata. Belki de ayaklarımıza gelecek hayat. Kim bilir?

Dağların omuzlarına kar düştü; şimdi daha bir olgun, daha bir mütevazı, daha bir erişkin işte. Kış mıdır, aşk mıdır beşeri insan yapan, çocuğu bilge, geleceği kadim, yanlışı doğru, dili lal, gözleri engin; ölüyü diri yapan.

Dallar çırılçıplak, sokaklar ıssız, etraf iğrenç bir kül kokusu. Dışarıda kulağıma seslenen yağmur damlaları, içimiz kurak ve çorak… Dışarıda miskin bir “sus!”.

Adını anıyorum. Adını andıkça ANDACIM oluyorsun. Gururum oluyorsun. Bir buluttan süzülen şebnem olup susuzluğumu yatıştırıyorsun. İnancım daha bir artıyor inancın karşısında.

Can dostum! Rüzgârla şişen beyaz yelkenler gibi ulaşmak istediğim limanımsın. Yeşil bir düşün hayattaki yankısısın. Ey varlığımızın en güzel sesi, bir vakit gelse ki kapansa dizlerimize gençliğimizin busesi. Sen ki, Kaf dağının Anka kuşu. Sen daima güzeller güzelini bulursun. Korkuyoruz; ama korkmak yüreği olanların en güzel yanıdır. Ve korkuyorsak vardır bir sığınağımız.

Çorak toprakları yeşerten yağmur gibi usul usul damlıyorsun içime. İyi ki bilmiyor kalabalıklar, yağmura bakmayı kirpiklerin arasından. Yağmur duasına çıktık işte, ya nasip!

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir