KÜRT MESELESİNDE MUHATAP BAHSİ

KÜRT MESELESİNDE MUHATAP BAHSİ

Türkiye’deki temel yanlışlardan birisi, temel hak ve hürriyetlerin kaynağının (ve tabi ki sahibinin) devlet olduğu kanaatidir. Devlet, nasıl olur da, insanların doğuştan sahip olduğu hak ve hürriyetlerin münhasır sahibi gibi davranabilir? Bu salahiyeti nerden, kimden, hangi sebeple alabilir? İnsanın doğuştan sahip olduğu haklardan mesela, anadilinde konuşma ve yazma hakkını bir devlet, “sana tanıyorum” diyebilir mi? Hadi cahillik etti ve dedi, bu tavır ne kadar komik olur.

Temel hak ve hürriyetler bahsinde münhasır mülkiyet iddiasında bulunan devlet, “otoriter devlet”, “totaliter devlet”, “baskıcı devlet” veya “zalim devlet” şeklinde sıfatlandırılamaz. Bu tür sıfatlandırmalar, daha hafif konular için geçerlidir. Temel hak ve hürriyetler üzerinde münhasır mülkiyet iddiasında bulunan devlet, ancak ve ancak “tanrı devlet” tamlamasıyla ifade edilebilir. Temel hak ve hürriyetler insanlara Allah tarafından yaratılışta verilmiştir, bu haklar üzerinde münhasır mülkiyet iddia etmek, uluhiyet sınırlarını zorlamaktır.

Türkiye’de adına her nedense devlet denmiş olan bir dev cihaz, 1923 yılında kurulduğunda, her şeyin sahibi olduğu vehmine kapılmıştır. Ülkede her şeyin sahibi olduğu vehmi, tabiatıyla temel hak ve hürriyetleri de ihtiva etmiştir. Devlet kendini hiçbir zaman ve hiçbir sebeple sınırlandırmadığı için, ülkede (coğrafyada) ve millet üzerinde (insanlar üzerinde) sonsuz hak ve salahiyet sahibi olduğu evhamı yerleşik hale gelmiştir. Herhangi bir varlık ve vakıanın mutlaka sınırlı olduğu tabi gerçekliğini atlamış olan ülkenin siyasi kavrayışı, devleti hem münhasır salahiyet sahibi yapmış ve hem de nerdeyse yaratıcı vasfıyla her şeyin kaynağı haline getirmiştir. Bu işin en vahim noktası ise bilindiği gibi TEMEL HAK VE HÜRRİYETLER BAHSİDİR.

Adına devlet denen dev cihazın ne olduğu, temel hak ve hürriyetler bahsinde takındığı tavır ile anlaşılabilir. Temel hak ve hürriyetlerin muhafızı rolüne soyunan dev örgüt, devlet adını alabilir. Temel hak ve hürriyetler bahsinde münhasır mülkiyet iddiasında bulunan dev örgüt, dev bir mafya oluşumudur. İnsanın doğuştan sahip olduğu hak ve hürriyetler üzerinde münhasır mülkiyet iddiası, insanların bir kolunu kullanmayı yasaklamak veya bir gözüyle görmeyi emretmek veya amuda kalkarak yürüme mecburiyeti getirmek gibidir. Bu misalleri verdiğimizde konunun vahameti ve tabi ki komikliği anlaşılmaktadır. Fakat insanlığın siyasi tarihi, temel hak ve hürriyetler bahsinde öyle bir kültür üretmiştir ki, yeni doğmuş çocuğun annesinden öğrendiği dili konuşmasını yasaklamak, ayaklar üzerinde yürümeyi yasaklayarak amuda kalkarak yürümeyi mecburiyet haline getirmek misalindeki kadar vahim, komik ve trajik görünmüyor. Siyasi kültürün ne kadar pespaye olduğu bu misalden anlaşılmalıdır.

Özellikle ülkemizdeki siyasi kültür, fikri manada çok sathi, ahlaki manada çok seviyesiz, hukuki manada çok anlamsız ve sosyal manada ise tatbiki imkansız özelliklere sahiptir. Meseleyi ülkedeki siyasi kültür evreninde tartışmak, konuyu komiklik yapmaktan kurtarmaz. Temel hak ve hürriyetler meselesini, Türkiye’nin üretmiş olduğu siyasi kültür evreninde tartışan her insan (ister profesör olsun, ister cumhurbaşkanı olsun) komiklik yapmaktan kurtulamaz. Konunun ne kadar ciddi olduğu binlerce insan canına ve yüz milyarlarca dolarlık maliyetine bakıldığında anlaşılmış olmalıdır. Bu kadar ciddi bir konuda artık mizah yapmamak gerekir.

*

Kürt açılımı konusunda en çok tartışılan nokta, muhatap meselesidir. Öcalan’ın muhatap alınması bahsinden tutun, DTP nin muhatap alınmasına, DTP’nin kapatılması halinde kimin muhatap alınacağı meselesine kadar bir çok konu belli bir çerçeveye oturtulamamıştır. Ülkedeki bin yıllık siyasi kültürün imha edilerek seksen yıllık pespaye bir siyasi kültür üretilmiş olması, her konuda olduğu gibi bu konuda da kendi kendini tıkamaktadır. Devletin temel hak ve hürriyetler bahsinde muhatap araması, seksen yıllık sığ siyasi kültürün garabetlerinden biridir.

Devlet, temel haklar ile ilgili konularda kimseyi muhatap almaz. Kimseyle pazarlık yapmaz. Çünkü devlet, temel hak ve hürriyetler bahsinde, malik (kaynak) değil muhafızdır. Devlet, temel hak ve hürriyetleri bahşedemez. Bahşetmek veya lütfetmek gibi bir haddini bilmezlik yapamaz. Devlet hak ve hürriyetlerin sadece MUHAFIZI olarak görev ifa eder.

Devlet, temel hak ve hürriyetlerin muhafızı ise, bu hak ve hürriyetlerin kullanılmasını mümkün kılan tedbirleri almaktan başka salahiyet sahibi değil ama bunların kullanılmasını mümkün kılacak tedbirleri almakla mesuldür.

Devlet buysa veya bizim devlet anlayışımız buysa, Kürt açılımı veya başka açılımlar bahsinde muhatap aramak gerekmez. Devlet (bu ülkede olmayan büyük örgüt) insanların meselelerini bizzat kendisi arar, araştırır, insanların kendilerine sorar, soruşturur ve o meseleleri çözer. Temel hak ve hürriyetler bahsinde ise bu işleri azami bir hassasiyet ve gayretle yapar. Öyleyse muhatap, halktır, gerekiyorsa fert fert her insandır.

Kürt açılımında DTP veya PKK veya Öcalan veya başka şahıs ve müesseseleri muhatap almaya gerek yok. Onların da devlet gibi bir devlette yaşamak niyetleri varsa, kendilerini muhatap aldırmak için bir gayret içinde bulunmaları gerekmez.

Pekâlâ, belli şahıslar ve müesseseler, çözümün neresinde bulunacaklar? Devletin veya herhangi bir kuruluşun (mesela hükümet veya genelkurmay gibi) karşısında (rakip veya muhatap olarak) bulunmaları gerekmez. Çözümün yanında bulunmaları kafi ve gereklidir. Bunların pozisyonu ne olacak? Çözüme katkıda bulunacaklar. Hiç kimse (devlet dahil) temel hak ve hürriyetlerin pazarlığını yapmayacak… Hiç kimse temel hak ve hürriyetlerin, pazarlık konusu yapılabilecek meseleler olduğu vehmine kapılmayacak…

*

Hükümetin açılım meselesindeki temel tavrının bu olması gerekiyor. Önce deklare etmeli ve demeli ki, “Temel hak ve hürriyetler üzerinde münhasır mülkiyet iddia eden bir devlet anlayışımız yoktur, bu zamana kadar bu tür tatbikatlar yapılmış olması büyük bir talihsizliktir, bunlar her şahsın ve her gurubun öz varlığının mütemmimi olan hak ve hürriyetlerdir, bizim yapacağımız, bunları sahiplerinin elinden almaya çalışan tüm mevzuat ve mekanizmalar ile anlayış ve kültür kırıntılarını ortadan kaldırmaktır. Bu konuda ne muhatabımız var ne de rakibimiz fakat herkesin ve her kesimin katkısına açığız. Bu istikamette yürüyoruz. Hamle ve gayretimizi, asker veya sivil ölümlerle neticelenen hiçbir provokasyon engellemez, istikametimizi hiçbir manipülasyon ve dezenformasyon değiştiremez.”

Hükümetin önemli iç politikalarından biri olan demokratik açılımların, bundan önce olan ve bundan sonra olması kuvvetle muhtemel bulunan provokasyonlarla durması, duraklaması, sendelemesi veya düşmesi sözkonusu bile olmamalıdır. Aksi takdirde hükümet, çok kolay provoke edilebilen bir siyasi heyet haline gelmiş olur.

Tokat’ta yedi askerin canına mal olan hadisenin küçük bir tahlilini yapalım ki ne demek istediğimiz anlaşılsın. Tokat’taki hadiseyi gerçekleştirebilmek için üç-beş kişilik bir tim kafidir. (Teknik uzmanlığım yok ama galiba bu kadarı kafidir). Eğer böyleyse, beş kişilik bir gurubun her birine elli bin dolar vererek bu işi yaptırabileceğinizi farzedin, toplam maliyet 250 bin dolar civarındadır. Biraz işi abartın ve adam başı bir milyon dolar verildiğini farzedin, toplam maliyet beş milyon dolar olur. Bir ülkenin çok önemli politikalarının birkaç yüz bin dolar veya birkaç milyon dolarla değiştirilebilmesi, o ülkenin “kıymetini” ve o devlet veya hükümetin “kıymetini” göstermez mi? Dünyada birilerinin Türkiye’nin temel politikalarını birkaç milyon dolarlık maliyetlerle tayin ediyor veya değiştiriyor olması ihtimali ne dehşet verici bir durumdur. Bir devlet veya hükümet bu kadar ucuz olabilir mi? Bir devlet veya hükümet adamları bu kadar küçük akıllı olabilir mi? Özellikle de Türkiye gibi seksen yıllık siyasi tarihi aslında provokasyon tarihi olan bir ülke ve milletin hala bu kadar ucuza yönetilebilir veya yönlendirilebilir olması, insana saçını başını yolduruyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir