KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA
Bir ülkede yaşayan halkın bir kesiminin, mevcut rejime karşı isyan etme şartları oluşabilir. Hakikaten süreklilik kazanmış, normalleşmiş ve hukuka emdirilmiş olan zulme karşı mücadele etmenin silahlı direnişten başka yolunun kalmadığı misaller, insanlık ve siyaset tarihinde bolca görülen durumdur. Siyasi ve hukuki yolla mücadelenin, hukuk ve siyaset müesseseleri ile yolu kapatılmışsa yapılacak iş nedir ki?
İslam tarihinde zulüm, siyasi iktidarların uygulamalarına verilen isimdi. Çünkü hukuk (yani şeriat) belli idi. İktidarı elinde bulunduranlar, Şeriat’ın dışına çıkarak zulüm yapıyorlardı. Dolayısıyla zulüm, teorik altyapıya kavuşmamıştı İslam tarihinde…
Çağdaş dünyada zulüm, mevzuata girdi. Anayasada halkın bir kesiminin dilini konuşması, bir kesiminin dinini yaşaması gibi zulümler, artık kanun metni haline geldi. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılmaya başlandı. Zulmü eskiden iktidarlar (hükümdarlar) sadece askerlerle yapıyordu, şimdi hukuk, kanun, mahkeme vasıtasıyla yapılmaya başlandı.
Hukuk marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki hukukta aranmaz. Siyaset marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki siyasette aranmaz. Geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele… Türkiye seksen yıldır muhalefeti, silahlı mücadeleye mahkum etti. Bu noktaya kadar Kürt silahlı muhalefetini anlamak mümkün olabilir.
*
İslam tarihindeki zalimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele eden muhalifler, neyi istediklerini biliyorlardı. Çünkü İslam hukuku ve ahlakı orta yerde duruyordu. Dolayısıyla mücadeleyi de yürütürken, İslam hukuk ve ahlakına uygun davranıyorlardı. İslam hukuk ve ahlakına uymayanları da yine İslam hukuk ve ahlakına nispetle tenkit etmek kabil oluyordu.
İslam medeniyetinin tasfiyesi ile beraber, İslam coğrafyasındaki nazari altyapı yok edildi. Siyasi iktidarlar ve rejimler, kaynağını İslam’dan almak ihtiyacı ve mecburiyeti hissetmez hale geldikleri için artık hiçbir kaide ile bağlı olduklarını düşünmüyorlar. Siyasi iktidarlar ve rejimler kendilerini temel hukuk metinleriyle (Şeriat ile) bağlı hissetmedikleri gibi, İslam irfanının yok edilmesiyle ortaya çıkan vasatta muhalif siyasi hareketler de kendilerini hiçbir kaide ile bağlı hissetmiyorlar.
Kürt hareketi veya başka siyasi hareketler, mevcut rejimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele yapmak mecburiyetinde olduklarını düşünürken haklı olabilirler. Fakat kendilerini hiçbir ahlaki ve hukuki kaide ile bağlı hissetmemeleri, tam bir kaos meydana getiriyor. BDP veya PKK ile hangi zeminde mücadele edilebilir? Adamların hiçbir teorik çerçevesi yok. Mücadeleyi anlayalım da, bunun bir teorik altyapısı olması gerekmez mi?
Teorik çerçevesi olmayan silahlı veya silahsız muhalefet örgütü ile münasebet kurmak mümkün değil. Neden? Zira ne yapacağı belli olmaz. Ferdi veya içtimai oluşların kendini tarif etmesinin temel çerçevesi, dünya görüşüdür. Dünya görüşü aynı zamanda bir hukuk ve ahlak sistemi demektir. Bir siyasi hareket kendini hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ettiğinde, “güvenilir” hale gelir.
Yeri gelmişken eşkıya veya terörist tarifinin ölçüsü şu olsa gerek. Muhalefet hareketleri kendilerini bir dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ediyorsa, “farklı bir hayat gerçekliği” talep ediyor demektir ki, meşrudur. Bazı hakları talep etmeleri, meşruiyet için kafi değildir. Rejim muhalifi olmakla terörist olmak arasındaki fark, siyasi hareketin bir hukuk ve ahlak sistemine dayanıp dayanmadığıdır. Hukuk ve ahlak sistemine dayanmayan siyasi hareketler, bazı haklı taleplerde bulunuyor olsalar bile meşruiyete sahip değillerdir. Zira bu durumda, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar.
*
Ülkedeki siyasi rejim seksen yıldır halka zulmetti. Zulmü, hukuk marifetiyle yaptı ve muhalefetin tüm kanallarını kapattı. Taa anayasa mahkemesine kadar bu yolu tıkadı. Bu sebeple sistem dışı mücadele için ülkede seksen yıldır meşru bir zemini ısrarla ve akılsızca oluşturdu.
Lakin Kürt siyasi hareketi, kendini bir türlü tarif edemedi. Bir dünya görüşü, hukuk ve ahlak sistemi beyan edemedi. Bilindiği üzere PKK özünde Marksist-Ateist bir siyasi Siyasi hareketiydi. Fakat Marksizm’in çökmesinden sonra hala kendini o istikamette tarif ediyorsa bu durum, Çin’in hala Marksist olması ve Çin Komünist Partisi tarafından yönetilmesi gibi bir şaşkınlık halidir. Kendini tarif edemediği için ne zaman ne yapacağı bilinmez bir terörist hareket halinde kaldı. Kemalist siyasi sistemin, kendisine karşı her türlü siyasi mücadeleyi (bu arada silahlı mücadeleyi) meşru kılan mevzuat ve tatbikatları karşısında PKK, bir teorik zemine oturamadığı için bu kadar bol meşruiyet malzemesi olan ülkede meşruiyet üretemedi.
*
Bir ülkedeki silahlı muhalefet, silahlı mücadele ile haklarını almaya başlamışsa, silahı bırakmaz. Hiçbir siyasi düşünce, işe yaradığını gördüğü metotlardan vazgeçmez. Silahlı mücadelenin tüm şartlarını oluşturan Kemalist siyasi rejim PKK’yı asla silahsızlandıramaz. Kürt meselesinin tıkandığı nokta tam olarak burası…
*
AKPARTİ’NİN samimi şekilde Kürt meselesini çözme teşebbüsleri karşısında BDP ve PKK’nın aynı tavırlarını devam ettirmesi, tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Kemalist zihniyetin Kürt meselesini çözmeye yanaşmayacağı ön kabulü doğruydu. PKK ve BDP bu ön kabule sahip olmakla siyasi bir yanlış yapmıyordu. Fakat AKPARTİ’NİN bu meselede yaptıklarını değerlendirirken yanlış yapıyor. Yanlış yapmasının temel sebebi, AKPARTİ’Yİ Kemalist rejimin hükümeti ve partisi olarak görüyor olmasıdır. Kemalist siyasi rejimden silahlı mücadele ile bazı tavizler aldığı düşüncesi ile AKPARTİ’YE karşı da aynı duygu ve kabuller ile tavır takınıyor. Silahlı mücadele ile tavizler aldığı düşüncesi AKPARTİ’NİN tatbikatlarına ve yaklaşımına rağmen yerleşik hale geldiyse, Kürt meselesini BDP ve PKK ile çözme imkanı kalmamış demektir.
Aslında problemin derinleştiği nokta, AKPARTİ’NİN farklı olduğunu biliyor fakat AKPARTİ’NİN meseleyi çözmesi halinde Müslüman Kürt halkı üzerindeki inisiyatiflerini kaybedeceklerini düşünüyor olmaları. BDP mensubu bazı siyasetçilerin, Kemalistlere yaptığı, laiklik ortak paydasında AKPARTİ’YE karşı mücadele etme çağrıları malum. Bu durum tipik bir “Stockholm Sendromu” oluşturuyor. PKK eksenindeki Kürt Siyasi Hareketi, kendilerine seksen yıldır zulmeden Kemalist siyasi rejim ile birlikte, kendilerine hiç zulmetmemiş olan AKPARTİ ve Müslümanlara karşı mücadele etmek istemesi, “Stockholm Sendromu” değilse, bu sendromun başka bir misalini bulmak kabil değil.
*
Ortaya çıkan durum şu; Kemalist siyasi rejim Kürt Siyasi hareketine şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… Kürt Siyasi Hareketi Kemalist rejime şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… AKPARTİ her ikisine de düşman.
AKPARTİ ülkenin tamamına talip olduğu için Kemalist siyasi rejim, Kürt Siyasi Hareketini AKPARTİ’YE tercih eder. Zira Kürtçüler neticede ülkenin bir kısmını istiyorlar. PKK merkezli Kürtçüler ise Kemalist rejim taraftarlarını tercih ederler çünkü Kemalistler Kürtleri bundan sonra asla kendilerine bağlayamazlar. Oysa AKPARTİ, Kürtlere hitap etmenin ve onları da içine alacak şekilde ülkeyi rahatlatmanın imkanına sahip tek partidir. Bunun yolu ise malum olduğu üzere İslam’dır. AKPARTİ, BDP, DTK ve PKK yı Kürtlerden tecrit etmenin ve yok etmenin fikri altyapısına sahip. Bu ihtimal Kürtçüler için büyük bir handikaptır. İttifak yapmak konusunda en zor pozisyonda olan AKPARTİ’DİR. Zira AKPARTİ Kemalistlerle de Kürtçülerle de ittifak yapamaz. Konuya bu zorunluluklar çerçevesinde baktığımızda, Kemalistlerle Kürtçülerin ittifak yapmaları tabiidir hatta kaçınılmazdır. Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, Kemalistlerin ve Kürtçülerin birbiriyle çok sıkı bir işbirliği içine girdiklerini görecektik. Zaman zaman Kemalistlerle Kürtçülerin işbirliği yaptığına dair çıkan haberler, spekülasyondan çok daha ileri seviyede bir “gerçeklik altyapısına” sahip.
*
Çözüm mü ne? Buradan çözüm çıkmaz. Ahlaksız ve hukuksuz insanla çözüm üretilmez. Çözüm için önce bir “çerçeve” gerek. Sonra taraflar arasında müşterek sabit prensipler lazım. Ahlaksız insan bir çerçeve girmez. Çünkü çerçeve ahlakın ta kendisidir. Hem Kemalist kafa hem de Kürtçü kafa, siyasi ahlaksızlığın zirvesinde. Kürtçü kafayı üreten Kemalist kafa olduğu için, ahlaksızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Tarafların ruhi ve akli, fiziki ve fiili kaynakları tükenene kadar silahlı ve silahsız çatışma devam eder. Bu iki kafa da milletin ve ülkenin “habis ur”udur. Islahı imkansız olanın imhası zarurettir düsturu, her iki düşünce(!) için de fazlasıyla caridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir