LACİVERT CEKET NEYİ İFADE EDER?

Oldum olası şu mülakat denilen, devlet kadrolarına -asabiyet liyakatiyle- adam kotarma usulünü anlayabilmiş değilim…

Adam kayırmadan, iltimastan yakınan; ehliyet ve liyakat noksanı kişilerin hak etmediği yerlerde olmasından şikâyet edenlerin, bir varmış bir yokmuş hükmünde bir gün mühür sahibi olduğunda, aynı davranışı göstermelerini ve içten içe güce tapınmalarını da anlayamıyorum…

Ama şunu çok iyi anlıyorum ki, soranın sorulandan daha az ehliyete sahip olduğu, seçme- eleme bürokrasisinin hâkim olduğu bir toplum ve yönetim anlayışının getirdiği ve kraldan çok kralcı geçinen birçok devletlû aracılığıyla uygulamalarda tebarüz eden, adalet yozlaşmasının ve güven – değer yitiminin, hem bu dünya hem de büyük gün için, yakinen şahitliğini yapıyoruz…

İşte bu şahitliğin çok küçük bir karesinde, zamanın ve mekânın bir süreliğine donup kaldığı, kendimi sorgu sandalyesinde oturur hissettiğim, ironik sayılacak karikatürist bir betimlemede, gayri ciddi bir tebessümün ardından maruz kaldığım, güya yeterliliğimi belirleyecek bir mülakat sorusu:

“Üzerimdeki monta gönderme yaparak”

– Hocam, lacivert ceket neyi ifade eder?

Nasrettin Hoca geldi aklıma, kendimce tekrar ettim dilimden: Ye kürküm ye…

Dakika bir gol bir… Beni bilen bilir, müdürlük neyime…

Ya hakikaten, Lacivert ceket neyi ifade eder?

Kendinden emin olmanın ve hazır cevaplılığın getirdiği bir rahatlılıkla, bu soruya yanlış cevap verdim galiba.

– Devleti, otoriteyi, disiplini, biraz da ciddiyeti…

Bir soru daha:

– Mont neyi ifade eder?

– Özgürlüğü, öz güveni ve liderliği…

Odada senfoni orkestrasını aratmayan uyumlu bir homurtu… Demek öyle bakışları arasında yüzüme isabet etmeyen bir sessizlik…

Ya sen ne ciddiyetsiz bir insansın mı demek istendi veya sen bizim kim olduğumuzu bilmiyor musun?

Liyakat, nitelik ve değer anlamında ne varsa, bir tarih aktı zihnimden Âdemden kendi zamanımı durdurduğum o ana kadar…

Sorulan soruya takılı kaldım. Eğitime, ehliyete, liyakate, inanca, hukuka olan inancım eridi buhar oldu bir an. Kariyere değil soruya ve sorandaki kibre takılı kaldım. Leşe üşüşen akbabalar gibi davrandıkları halde kendini kartal zannedenleri, eski Türkiye’nin değişmeyen alışkanlıkları olarak gördüğümden; bizden göründüğü halde onlar gibi davrananlara ve bizi kendileri üzerinden kirleten davranış modellerine, duygu ve düşüncelere itirazım adına yazmak istedim.

İşte bu ve bu gibi sebeplerden, Türkiye’nin en az 100 yılı daha var anlaşılan…

Türkiye’nin “Yeni Türkiye” olmasına diyorum…

“Lacivert ceketlerin”, “lacivert mont” da olabilmesine diyorum…

Anti tezini de kendisine benzeten tezden sıyrılmaya diyorum…

En iyiyi, en doğruyu, en gerekli olanı, en olarak ne varsa bilmukabele hepsini ene zihniyetiyle, biraz da müstekbir bir duruşla, müstağnileşerek nutuk atanlardan temizlenmeye diyorum…

Her doğan çocuğa, kanı deli gence, köşesinde hatırasını demleyen ihtiyara lacivert ceket giydiren “babaya” diyorum…

Gölgesi kendisinden büyüklere ve sadece lacivert ceketle bakan, hisseden ve düşünen cücelere diyorum…

Kafadaki hâlihazır isimlerle yer belirleme tespihi çekip, sonrasında adına mülakat denilen teatrali canlandıranlara diyorum.
Kurumsal bilinçten, insan ve medeniyet tasavvurundan zerre bilgi ve bilinci olmayan eğitim ölçerlere diyorum bir de.

Kardeşi, amcasının oğlu, bacanağı, arkadaşı, köylüsü, grubu ve birçok ilkel asabiyet üzerinden kendine kariyer devşirme ahlaksızlığına olan itirazımdır bu.

Ben lacivert ve ceket düşmanı mıyım? Yo hayır, beze- çaputa niye düşman olayım…

İki Türkiye var anlaşılan: mont da giyenler ve sadece lacivert ceket giyenler…

Ben mont da giyenlerdenim. Mont da giyenler gibi düşünür ve bakarım. Ve acırım, sadece lacivert ceketle düşünenlere…

Cekete değil, ceket ve renk üzerinden otoriter arayışında olan ezbere kişiliklere cevabım.

Lacivert ceket üzerinden, aklı, liderliği, duruşu, boyutu, çapı sorgulayan ve anlaşılan ne ayağı yere ne de başı gökyüzüne değmeyen ama, kendisini bilirkişi gören eski Türkiyeden kalma çoook ama çoooook nicel boşluk doldururlar var…

Hangi medeniyetin kodlarıyla, hangi özgün nitel duruşlara çap biçiyor, insanların ölçüsünü alıyorsunuz…

Siz, lacivert ceketle hissedip yaşayanlar, cellâdına dönüşen kurban gibi, nasıl da dün karşı çıktığınız zihniyetin, tıpkının aynısını başka saiklerle yeniden üreterek zıddınıza dönüştünüz…

Ve hala bu paradoksun bilincinde bile olmayıp, sekerat haliyle ucuz nutuklar hevesindesiniz…

Dün kravatsız, formasız, şekilsiz, dayatmasız, özgür ve özgün söylemlerde olanların, bugün nasıl oldu da formayı, rengi, şekli, kütüklüğü kabullenişinin ve dayatışın savunucuları olduğunu anlamanın ağır yükünü ve onlar adına utançlığını yaşıyorum…

Lacivert ceketli bir dünya tasavvurunu, benim adıma ve benim değerlerimle dayatamazsınız… Siz lacivert ceketli bir varlık anlayışına sahip olabilirsiniz ve bu sizin en doğal hakkınız da… Ama beni ve beni ben eden zihniyet kodlarıma sığınarak bir Truva atı gibi kişisel çıkarlarınıza ve egonuza asla alet ve aracı edinemezsiniz…

Eğer safımızı bozuyorsanız ki bozuyorsunuz, haydi çıkın namazımızdan… Ve riyanızda sadece kendinizi ateşe verin. Ve sadece kendinize veyl edin…

Bizim özgürlük ve adalet anlayışımızda, hiçbir şekliyle hiçbir dayatma yok ve olmayacaktır. Ne lacivert, ne yeşil, ne kırmızı; ne mont, ne ceket, ne fular… Ne ötekiler ne berikiler, ne bizden ne sizden… Biz Kâbe’nin anahtarını sadece ve sadece işinin ehli olanlara teslim ederiz ve her türlü emaneti, emaneti taşıyacak olanlara yükleriz…

Ne mutlu “zayıf” olduğunda da, “güç” olduğunda da “adalet” ile davrananlara…

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir