LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

LİDERLİK, VEFA, SADAKAT, DAVA…

Liderlik zor iş… En problemli tarafı da, tek adamlık, diktatörlük gibi meselelerle komşu kavramlar olması, bunlara kayma ihtimalinin büyüklüğü, kendini bunlardan muhafaza ettiği takdirde de bunlarla karıştırılmasıdır. Liderlik, güçlü şahsiyet terkiplerinden biridir, bu cihetiyle diktatörlüğe mütemayildir, ne var ki diktatörleşmemiş liderlerin diktatörlerle karıştırılması da aynı derecede yaygın ve tehlikelidir.

Güçlü şahsiyetler, çevrelerinde dalga dalga yayılan bir “hayat alanı” oluşturur. Mütefekkir ve alim gibi şahsiyet terkipleri nispeten idrak seviyesi yüksek insanlara hitap ettiği için, kendi merkezinde oluşan ve muhitini oluşturan hayat alanı, derinliğinin aksine dardır. Buna mukabil liderlerin oluşturduğu hayat alanı, halka hitap eder, genişliğine büyür, derinliğini ise fikri manada değil, hissi manada gerçekleştirir.

Liderliğin halka hitap eden, halkı kuşatan, onların hissi derinliklerinde karargahını kuran etkileyici hususiyeti, halkın başka (yeni) bir hayat alanına taşınması, halkla beraber devletin ve sair tüm sahaların yeniden inşası için bulunmaz bir fırsat ve imkandır. Fikir ve ilim adamlarının uzun süreçlere yayarak ancak yapabildiği bazı değişimleri liderler, şaşırtıcı şekilde çok hızlı yapma maharetine maliktir. Dev şahsiyetler halinde tarihe geçmiş ilim ve fikir adamlarının, cahillerin tortulaşmış zihni evrenlerine tesir etmemesi müşahede edilmiştir ama o cahil insanların bir lider elinde en derin hissi dünyalarına kadar değiştirildikleri de görülmüştür. Büyük bir alimin karşısında aşılmaz zihni bariyerleri olan insanların, Selahattin Eyyübi gibi bir kumandanın emrinde, mukaddes hedefe yönlendirilebilmiş ok haline geldiği tarihin arşivlerinde kayıtlıdır. Bu sebeple liderlik, hafife alınacak, ucuz tenkitlere mevzu edilecek bir mesele değildir.

*
Lider şahsiyetin, başlattığı veya içinde bulunduğu hareketin başında bir “liderlik” inşa etmesi, mizacında gömülü halde bulunan hususiyetlerin ferdi anlamda şahsiyet terkibi olarak, içtimai sahada ise liderlik müessesi olarak inşa edilmesidir. Hayatın tabiatı gereği herkes bebektir, çocuktur, delikanlıdır. Bu süreçlerden geçtikten sonra reşit ve akil hale gelir, dolayısıyla herkesin hayatında çocuklukları, gevezelikleri, yanlışları vesaire vardır. Yine herkes, baştan itibaren çevresiyle, münasebet halinde olduğu insanlarla yaşar hayatı ve gelişmeler de onlarla birlikte devam eder. Çocukluk, gevezelik gibi sahneler, liderliğin mehabetiyle telif edilemez zihinlerde, o tür hafifmeşrep hadiseler yakıştırılamaz liderlere. Sanki liderler analarından büyük adam olarak doğmuş ve ertesi gün liderlik edasıyla milyonları yönlendirmeye başlamışlardır.

İnsan zihnindeki bu tür mukayeseler, mizacında liderlik şifreleri bulunan insanların önündeki en büyük engellerden biridir. İnsanlar, küçükten boynuna şaplak attıkları bir kişinin lider olacağını, kendinin de onu lider kabul edeceğini, onun sevk ve idaresinde yaşayacağını kabul etmemek konusunda tabii bariyerlere sahiptir. Hicretin bir kıymeti de budur, hicret edilen yerde, kişi, büyük adam olarak tanınır, çünkü onun çocuklukta, delikanlılıkta kendileri gibi yaşadığına şahit olan yoktur. İnsanlar, dehaları, liderleri, mütefekkirleri yanlarında, yakınlarında aramazlar, yakınlarında bulunan bu vasıftaki insanlara da itibar etmezler. İşte güçlü şahsiyetlerin (ve liderliğin) handikaplarından birisi budur.

Lider, liderliğini inşa ve izhar ederken önce kendi çevresindeki bu türden hafifmeşrep mukavemetle karşılaşır. Liderlik edaları, “ağır abilik yapma”, “trip atma”, “kibirlenme” vesaire gibi hafifmeşrep ithamlara muhatap olur. Tabiatını izhar eden, sadece de bunu yapan lider kişi, başkalarının gözüne “kibir” gibi görünen hal ve tavırlara sahiptir. Oysa o insan kibirlenmiyor, halini izhar ediyor, mizacını ortaya koyuyor. En çok kibirlenenlerin liderler olduğu, lider olmasa da iktidar sahibi olduğu bilindiği için, insanlar, liderlik edalarını, aslında kibir olmasa da, kibir zannetmeye mütemayildirler.

Liderlik özelliklerine (potansiyeline) sahip bir insan, liderliğini inşa ederken, liderliğini tanımayan, kendini hafife alan, mehabetini görmezden gelen insanları tasfiye etmek, onlardan uzaklaşmak zorunda kalır. Lidercilik oynayan, liderlik mizacına sahip olmadığı halde lider gibi davranmaya çalışan (misal Kılıçdaroğlu) insanlardan bahsetmiyoruz, onlar ayrı bir başlıkta tetkik edilmelidir. Gerçekten liderlik mizacına sahip bir insan, liderliğini inşa ederken, mazide beraber yaşadığı insanların hafifmeşrep tavırlarına takılıyor. Liderlikle ilgili en çetin ve girift problem bu noktada doğuyor.

Liderler bir hareketin başında güçlenmeye başladığında, gücüyle mütenasip şekilde liderliğini inşa etmeye başlıyor. Bu arada eskiden beri beraber mücadele ettiği yol arkadaşları, liderliğin farkındaysa onu omuzlarında taşıyorlar ve problem çıkarmıyorlar, aksine liderliğin farkında değillerse hafifmeşreplik yapmaya devam ediyorlar. Lider, liderliğini inşa sürecin yol arkadaşlarının hafifmeşrepliği ile karşılaştığı takdirde, onları tasfiye etmek, onları yanından uzaklaştırmak, onlardan kurtulmak ihtiyacı hissediyor. Aksi takdirde liderliğini inşa edemiyor.

Kritik nokta burasıdır. Liderliğin inşası sürecinde yol arkadaşlarını tasfiye etmek zorunda kalan lider ile, nefsi için veya diktatörlük için yol arkadaşlarını tasfiye eden kişi birbirinden çok farklıdır. Birisi, liderliğin mehabeti için ve zarureten yol arkadaşlarını tasfiye ediyor, diğeri ise diktatörlüğünü ilan etmek, bir dava için değil de nefsi arzuları için yol arkadaşlarını tasfiye ediyor. Her iki ihtimal de şeklen birbirine benziyor, meseleyi kritik hale getiren, giriftleştiren, içinden çıkılmaz yapan özellik bu. Hangisi diktatörlük peşinde koşuyor, hangisi mecburen tasfiye ediyor dikkat etmek, muhtevaya nüfuz etmek şart.

*
Lider, yol arkadaşlarına vefa göstermezse, onlara sadık olmazsa, onların kıymetini bilmezse, zor zamanlarda onları muhafaza etmezse, davadan bahsetmiyoruz demektir. Keza, liderin çevresindeki kadro, liderliğin kıymetini bilmez, ona lider gibi davranmaz, “beraber çıktık bu yola” gibi bir gerekçeyi, liderlik gibi bir meselenin önüne engel olarak koyarsa, yine davadan bahsetmiyoruz. Şahsi kavgalarını verenlerle bir davanın mücadelesini yürütenler arasındaki ilk fark, “kıymet” bilmektir. Lider kadrosunun, kadro ise liderinin kıymetini bilmeli, onları feda etmemeli, tasfiyeye yönelmemelidir. Her iki cenah için de geçerli olan bu durum, bir cenah tarafından ihlal edildiğinde diğer cenah tarafından ihlal edilmek zorunda kalınır. Birisi kıymet bilecek, öteki kuyusunu kazacak… Böyle olmaz.

*
Tayyip Erdoğan ve Akparti üst kadrosunu baştan beri bu zaviyeden de takip ediyoruz. Daha önceki siyasi liderler ve genel başkanlar, kendilerine rakip olacak potansiyele sahip herkesi ilk fırsatta harcadı. Erdoğan ise takip edebildiğimiz ve hatırlayabildiğimiz kadarıyla bir kişiyi bile harcamadı, kadrodan ayrılanlar oldu ama onlar kendileri yollarını ayırdı. Erdoğan hata yapmalarına rağmen, ağır hata olmadığı takdirde kimseyi harcamadı. Refah Partisi İstanbul il başkanlığından başlayan bilinen tarihçesinde, çevresi tarafından genellikle “deli dolu” türünden yer yer hafifmeşrep isimlendirmelerle tahfif edilen, dost meclislerinde çok dikkate alınmayan ama halk karşısındaki etkileyiciliği bilinen, bu sebeple de yanında bulunulan uzun adam, zorlu mücadele süreçlerinde liderliğini inşa ederken hiç kimseyi harcamadı, kimsenin üstüne basıp geçmedi, tüm çevresini sonuna kadar yanında taşıdı. Abdülhamit Han’dan sonra ilk defa bu ülke, kendi kadrosunu yemeyen bir liderlikle tanıştı.

Abdullah Gül, Bülent Arınç gibi çelik çekirdekteki kadroları harcamadığı gibi, çok daha alt seviyedeki yol arkadaşlarını da harcamadı. Üç dönem şartından dolayı bu isimlerin harcandığı zannını uyanması yanlış, o şart parti kurulurken tüzüğüne konulan bir kuraldır ve üst kadronun muvafakatiyle yapılmıştır. Bugün şartların o noktaya gelmesi, üç dönem şartından dolayı tasfiye edildiği zannının uyanması aslında bir prensibin tatbikinden ibarettir.

Akparti kongresinin Abdullah Gül Çankaya köşkünden ayrılmadan önce (27 Ağustos) tarihinde yapılması Abdullah Gül’ün tasfiye edildiği zannını uyandırabilir, tarihe bakınca böyle olduğuna kanaat getirmek de mümkündür. Fakat Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olduğu için üç dönem şartına takılmaması, illa ki genel başkan ve gelecek seneki milletvekili seçiminden sonra da başbakan olmasını gerektirmez. Cumhurbaşkanlığına kadar omuzlarda taşınan bir şahsiyetin, daha düşük bir mevkie getirilmemesi, onun tasfiye edildiğini göstermez. Partideki yenilenme ihtiyacını karşılayan üç dönem şartı, kural olarak Abdullah Gül’ün önünü kesmese de, iki dönem milletvekilliği, başbakanlık ve bakanlık yapmış, bir dönemde cumhurbaşkanlığı görevini üstlenmiş birisi için, zaten yeterince uzun bir süredir ve parti yeni kadrolara dikkatli şekilde açılmalıdır. Abdullah Gül’ün de, bu şartlarda meseleyi zorlamaması ve asaletini muhafaza etmesi doğru tavırdır ve hakkını teslim etmek lazım ki aynen böyle davranıyor. Hayrunnisa Gül’ün tavrı ise ayrı bir yazı konusudur ve özü itibariyle çirkindir. Geçtiğimiz bir yıllık süreçte, Abdullah Gül ile ilgili bizim cenahta yazılan ve söylenenler ise gerçekten tahammül edilmez bir hadisedir ve Abdullah Gül’ün onlara karşı gösterdiği tepki ise nezaket sınırları içinde kalmış bir sitemden ibarettir. Abdullah Gül süreci asaletiyle tamamlamıştır, köşe yazarlarının ve televizyon yorumcularının Abdullah Gül’e özür borcu vardır.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir