LİSAN MÜLAKATLARI -5- ‘ÖZGE SENA BİGEÇ’ ile MÜLAKAT

Dil-Düşünce-İdrak Üzerine

Metin Acıpayam: Meseleler meselesi dil, tefekkür ve idrak bahisleridir. Dilin tefekkür ve idrak ile sıkı münasebeti kurulmalıdır. Eşya ve hadisenin teşhiri ve tetkiki tefekkür edilir, idrak vetiresinde hazmedilir, bu hazmedilen fikir dil ile inşâ edilerek hayata tatbik edilir. İnşâsı mümkün olmayan bilginin ne değeri olabilir. İnşâ demek hayat demektir. Hayatı inşâ edemeyenler zaman dışı kalır. Dilin inşâ gibi büyük tecrit ve terkip hamleleri hakkında neler söylersiniz?

Özge Sena Bigeç: Kün ile başlayan kâinât yolculuğunun dünyadaki arz-ı nihanıdır dil. Dil’iniz varsa inşa edersiniz, ihya edersiniz. Dil; hayata verilen hayat ikramıdır. Dil; hayattan evvel hayat ihsanıdır. Görünürde ‘‘etten’’ müteşekkil bebeğin, yeryüzündeki varlığının kısa bir süresinde ‘‘kelime’’ vücuda gelip sayha oluyorsa, hayat sayfası sayha içinde geçiyorsa, kelimelerin annesi olan ‘‘Dil’’ ‘‘Lisan’’ evet, belirttiğiniz gibi ‘‘meseleler meselesi’’dir!

Ete gizlenmiş ruhun bedenle ilk çarpışması, ilk etkileşimi, ilk tesir-i güzidesidir dil. Dil’i maddenin içine alamazsınız, madde değildir, maddeden değildir, fakat maddeye müthiş tesir edendir. O halde nedir dil? Bu nihan, beşerin ilk ‘‘baş’’ucu sorgusudur.

Dil, biliş düzeyidir. Dil, yükseliş hamlesidir. Dil, aşağılarda kalmama çağrısıdır. Dil, insanın unuttuğu ilk hatırlayış, hatırladığı ilk unutuştur. Dil, beceri midir? Dil istidat mıdır? Dil, ikramdır. Dil, ihsandır. Aziz’in acize olan mu’cizidir. Dil, aczini bilmedir evvela. Dil, ihtiyacın teneffüsü ve tekerrürüdür. Dil, vefadır. Dil, emek isteyen cefadır. Dil, kaybedilmeye göz yumulduğunda, insana gelen cezadır. Dil, tuğladır. Dil, adımdır. Dil, sonsuzluğa b’akan b harfinin mütevazi noktasıdır.

Yine dil, bir zamanlar ‘‘gönül’’dü. Bugün et parçasından çıkan ses ve söz olarak biliniyor. Lisanının kadrini bilmeyen İnsan, Dil’i (gönlü) et seviyesine düşürdü an be an.

Dil (lisan) ve dil (gönül) nice inşa ve ihyalara gebe. Fakat önce tevellüdü yüce bu güzel anneyi kim imha eyledi? Bugün kordon bağı kesilmiş ve kendisine hakiki annesi unutturulmuş neslin kendisine ve asra haykırması gereken sual budur.

Metin Acıpayam: Dil, mana haritasının ana zarfı, temel aletidir. Dilden müstakil olarak bir mana haritası çıkarma teşebbüsü akim kalır. Düşünce, dil aletini kullanmak, o manivela ile manaya nüfuz etmek zorundadır. Dil olmadığında düşünce de olmaz. Dil-düşünce birlikteliğini nasıl yorumlarsınız?

Özge Sena Bigeç: Dil; tevellüttür. Kudret ve Rahmet’in tezevvücünden zuhur etmiştir. Kudreti olmayanın ağzının içindeki dili oynatıp hareket ettirememesi gibi; sahih ilmi, sahih fikri ve sahih hissi olmayan da hakikatin kelimelerini doğuramaz. Yeni doğan çocuğun çıkardığı garip sesler kelime yerine geçmiyor ve kelam mesabesine yükselmiyorsa, içinde hakikati bulundurmayan kelimeler de Lisan’a dahil olamayacak, garip seslerin anlamsızlığında kalacaktır.

Sualinizde belirttiğiniz gibi; dil, mana ile kaim ve daimdir. Biliş, hissediş ve ‘eriş’tir lisan yolculuğu.

 

 

Türkiye ve Dil meselesi

Metin Acıpayam: 1860’larda başlayan kavgayla devam edelim. Bu kavga, Islah-ı huruf meselesidir. Yani harflerin ıslahı. İlk yazıyı yazan Münif Paşa. Münif Paşa, yazısında harflerin (ve tabii dilimizin)  ıslahının yapılmasının gerekliliği yazmaktaydı. Çarpıcı Kitap Yayınlarından çıkan; 150 Yıllık Türkçe Kavgası isimli eserimizde, bu mesele hakkında derinlemesine Türkçe yazılarını derledik. Vesikaların açılmasıyla görüldü ki, 150 yıldır dil meselesini halledemiyoruz. Bir ülkenin aydın (!) kadrosu bir buçuk asırdır, dil gibi en temel meseleyi konuşacak, ve hala açıklığa kavuşamayacak. Bu ağır durum hakkında ne söylersiniz?

Özge Sena Bigeç: Evvelen belirtmeliyim ki; bir yeri aydınlatmıyorsanız, ‘Aydın’ olarak anılamazsınız. Okumak; insanlığa hakiki hizmet etmekle, Furkan özelliğinin fenerliğinde gelişen bir nasibiyet ve gayrettir. ‘‘Hayrlı ilim’’ ve ‘‘Hayrsız İlim’’in varlık tesbitini yine bize Kelimelerin Sultanı Resulullah (a.s.m) öğretmiştir. Hayrsız bilgi ile donatılmış insan, ilmin denizinden de, karanlıkta yol gösteren fenerliğinden de oldukça uzaktır. Çare ve Çağrı üretmeyen; tarihini, tâli’ini ve tâli’sizliğini bilmeyen; hakiki kimliği elinden alınıp sahte kimliğin içinde çırpınan insan aydın değil aldanan insandır. Aldanan ve aldatacak olan insan.

İnsan; canlı kelimedir. Yeryüzünün en canlı kelimesi olan Hazreti Muhammed’e (a.s.m) dahi, getirdiği Hakikatler karşısında tâli’sizler, kendisine taşlar ile mukabele etti. Cahil, cahilliği arttıkça taşa sarıldı. Vurmaya ve kırmaya çalıştı. Hazreti Muhammed’in (a.s.m) Mümtaz Hakikatleri ile yoğrulan Dilimiz de benzer bir hale düçar oldu. Echelin esvedleri onu yaraladı. Ancak; bir vakte kadar!

Dil’i konuşup da Din’i anmayan insanlar güruhu, nefislerinin gürültüsünden harfler ve sözler oluşturdular. Adına da kendilerince isimler biçtiler. Her fani gibi unutulmaya mahkum olacak isimlerdi bunlar. Dilimiz; içindeki fikriyle, zikriyle, şükrüyle EL- BÂKÎ’nin ayinesidir. Din ve Dil Düşmanları isteseler de bu ayineye el süremeyecekler. Ayine, kendini tazeleyen bahar gibi, daima yenilenecek, tazelenecek ve semereleriyle nesli doyurmaya, hakikati duyurmaya devam edecek.

1860 yılında zehri atılan o tohum, zakkumiyetini kara taraftarlarıyla besledi durdu. Bir lamba olmaya muktedir olamayan o kara/nlık insanlar, hecenin üzerine geceyi örttüler. Kendi madenlerine kör kalarak başka toprakların değersiz taşlarına özendiler. 150 Yıllık Türkçe Kavgası isimli araştırma kitabınız o sürecin tâli’siz ve bedbaht insanlarını göstermesi açısından da büyük öneme haiz. Zira düşmanını bilemeyen, dostuna ve dostluğa ve değerlerine sahip çıkamaz. Aldanmak denen zincire halka olur daima. Fakat şunu da izah etmeliyim ki; 150 yıldır süren kavga Türkçe değil, Cahiliye Kavgasıdır. Kasten yahut aldanan echelin, ilme olan uzaklığının ve la-edebi halinin isbatıdır bu süreç. Sap ile samanın da ayrıştırılmasına hizmettarlık eden bu 150 yıl bize Ömer Seyfettin’in toprağına olan ihanetini  yakından görmemizi sağlarken, Kazım Karabekir gibi mümtaz isimlerin de dillerini ve tarihlerini nasıl namus olarak bilip koruduklarını, dilin içine giren fitne ve fesatlıkları görüp gösterdiklerini  de müşahede eylememizi kolaylaştırıyor.

Metin Acıpayam: Ülkemizde her yıl binlerce kitap yazılmaktadır. Bu kitapların belli merkezde toplanamaması terkip maharetimizin kaybedilmesiyle alakalı şüphesiz. Bilginin zaptı yapılmadan bırakın medeniyet kurmayı, bir adım terakki bile kaydetmemiz düşünülemez. Sizce tetkik-terkip-tatbik ilimlerinin (ve tabi meselelerin) kıvama gelmemesinin sebebi dil meselemizle alakadar olabilir mi?

Özge Sena Bigeç: Her şeyden önce ‘tahkik’ kavramı unutturuldu insanlara. Hakikati araştırmayan insan; tetkik, tertip ve tatbikten mahrum yaşadı. Öylece yaşlandı. Muhakkiklerini yetiştirebilen asır, kendi içinde, diğer basamakları da birer birer çıkacaktır. Ama önce Muhakkik! İllâ Muhakkik!

Bugün meslek sahibi olmanın son eşiği olan üniversitelerde okutulan öğrenciler Lugatlarından, Tarihlerinden ve Asli Kelimelerinden uzak olarak yaşamlarını sürdürmekte, mesleklerini icraya yürümektedirler. Tüm bu önemli kavramları unutan ve dert edinmeyen bir ferdin nesle vereceği hangi sahihlik olabilir? Tetkik-terkip-tatbik için önce ciddi bir ‘Bilinçlenme’ gerekiyor. Devamı, bir suyun yatağından usulca akması gibi elbette itmam olacaktır.

Metin Acıpayam: Dil meselemiz (1928 Haçlı hamlesiyle) felaket çemberine alınınca ıstılah ve mefhum kargaşalığı yüz göstermiştir. Istılahlarımız Batıdan aşırınca mefhumlarımız dumura uğramıştır. Bu kargaşa nasıl son bulacak?

Özge Sena Bigeç: Mefhumlarımız, inşa etmeye muktedir olan İman ve İslam ile dolu olduğu için, din düşmanları evvela mefhumlarımıza sui-kast edeceklerdi. Nitekim öyle de oldu. Savaşta topunu, tüfeğini, kılıcını ve yüreğini unutan insan, harfleri ve dili elinden alınınca da öyle acziyet içinde kaldı. Artık ne düşmanını tanıyabiliyor, ne kendini koruyabiliyor, ne inşasına devam edebiliyordu. Kültür Katliamı, milletimizin başına gelen en büyük ihanettir. Dahilde ve hariçte.

Mefhumlarımızı ihya edip, o temsil ve tebligatla yaşayıp,  bu uğurda yeni eserler vererek Ecdadın kaldığı yerden devam edip ilerletmek elbette ki mümkün. ‘‘Lâ taknetû’’ der Kur’an. ‘‘Lâ taknetû’’ ‘‘Ümidinizi kesmeyiniz’’

Metin Acıpayam: İsmet İnönü bir yazısında; “Harf devrimiyle beraber, Türkün kafasını Arap kafasından ayırdık” demektedir. Bu söz üzerinden hareket edecek olursak “Türk İslami düşünceden” tefrik mi edilmiştir?

Özge Sena Bigeç: Kültür ve Medeniyet algısı olmayan insan, hadiseye ırk nazarıyla bakıp, diğer nazarları da o veçheye sevk etmeye çalışarak Medeniyetimizi kısırlaştırma gayretinde bulunmaktadır. O lâ-baht insana sorulsa ki; Hazreti Peygamber (a.s.m) Arap değil miydi? Yahut Türkler asırlarca İslam bayraktarlığı etmedi mi? İşte o vakit, lâ-dini olduğunu izhar etmek zorunda kalacaktı.

 

Metin Acıpayam: Kemal Paşa’nın ismindeki “KEMAL” ‘i kaldırıp KAMAL yapması. Kamal kelimesinin de İbranice “totem” yani “Put” manasına gelmesine nasıl bakmamız gerekiyor? Kemal kelimesi, İslami menşeden gelme kelimedir. Bu kelimeler üzerinden İslamla hesaplaşmamı yapılmıştır?

Özge Sena Bigeç: Herkes ‘‘Hakikat Alemi’’nde gerçek ismiyle müsemma. Kemal ismine liyakat gösteremeyen Kamal olacaktır. Tüm putlar ise -O Gün- ‘sahte’ hükümlerini kaybedecektir. Kemal; ermişliğin ve bunun neticesinde İlahi İSMİN ayinesi olma halidir. Putluk ise; sûri dünya hayatının sığ ve neticesiz meta’ı.

Metin Acıpayam: Avram Galanti isimli Yahudi ve insaflı müderris bile “Arabi harfler terakkiye mani değildir” diye kitap telif ederken, “ileri-geri” meselesini dil gibi en hayati ve temel meseleye bağlamak, iflas etmiş aklın ürünü değil midir?

Özge Sena Bigeç: 150 Yıllık Türkçe Kavgası isimli kitabınızda da muhtevası bulunan, Kazım Karabekir’in o günlerdeki canlı tanıklığı üzerinden bu mühim sözlerini ve tesbitlerini arz etmek isterim:

‘‘..Bu fikir bir zamanlar Avrupa’da herc ü merci mûcib oldu. Bu cereyan evvela orada başladı, bizim İslam hurufâtımız kâfi değilmiş, binaenaleyh Latin hurufatı alınmalı imiş; orada bazı arkadaşlarımız bu fikrin mürevvici oldular. Fakat neticede bunun felaketli olduğunu anladılar ve pişman oldular. Bu fikir müdhiş bir felaket olduğunu Arnavud kavmi de pek geç olarak anladı. Mea’t-teessüf arz ederim ki Azerbaycanlı arkadaşlarımız da bu felakete bugün düştü. Bu hususda hususî olarak bizden de fikir soranlar oluyordu.’’

‘‘..bugün hangi ecnebi ile görüşseniz ilk işiteceğiniz sözler: “Türkçe gayet güzel bir lisandır, kolaydır, fakat harfleri fenadır.” Bunlar bütün ecnebilerin ağzında ve sizinle ilk görüşen bir ecnebinin size telkin edeceği şeylerdir ve bu fikir ekseriyetle gayr-ı İslam insanlardan ibaret olan birtakım tercümanlar vasıtasıyla her tarafta ve hassaten İstanbul’da ecnebilere telkin edilmektedir. Bunlar bir ecnebi ile temasa geldiler mi Türkçenin yazısı gayet zordur ve öğrenilemez derler. O ecnebiler de bu sözleri aynen kabul ederler. Bizi kemirmek isteyen ve meatteessüf içimizde teb`a-i sâdıka diye asırlarca yaşayan herifler tarafından zerk edilen ve şeytankârâne olan bu fikirler bizi seven ve ırkımızla temasa gelen ecnebilerce şayan-ı kabul görülememektedir. Zira bizi seven Avrupalılar ve Avrupa’dan memleketimize gelmiş ve saf köylülerimizle veyahut ilm ü irfan hamûlesini tamamiyle hâ’iz olanlar ile görüşmüş bulunanlar Türk ırkına meftun olmuşlardır. Bu meftuniyyetlerini gizlemezler çünkü Türk müsafirperverdir. Sadıktır. Sözünde durur, fedakardır. Müsafirine karşı elinden geleni yapar, bu haslet dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Binaenaleyh bizi seven bu insanlar Avrupalı veya Amerikalı olsun bu hain ve iltizamkâr tercümanlar vasıtasıyla bizim lisanımızı öğrenmek dahi arzu etse bizim lisanımız güçtür diye propagandaya maruz kalınca öğrenmekten vazgeçer. Halbuki bir kavme iktisaden bağlanmak o kavmin lisanına hakim olan insanların çokluğu ile mütenasibdir. Bugün Amerika’da birkaç bin Amerikalı bizim dilimizi bilse bizim bütün emtiamız oraya gider ve bu suretle külliyetli servet temin edilir.’’ (150 Yıllık Türkçe Kavgası, Metin Acıpayam,  Sahife 46)

 

Metin Acıpayam: Dilimizi mahvettiler. Bu mahvedişin mümessillerinin adı Türk olması ilginç değil mi? Yapılan bu felaketten nasıl dönülecek? Dün yapılan hatalar sebebiyle bugün Türkçemiz İngilizce işgali altındadır. Bugünkü Türkçenin akıbeti ne olacak?

Özge Sena Bigeç: Küfür, örtmek demektir. Küffar, örten. Türk kelimesini ve daha bir çok asliyetimize ait kelime ve mefhumlarımızı yok edemeyeceklerini bildiklerinden, kelimelerin içleri boşatılmaya çalışılarak din ve dil düşmanlığı yapıldı. Dikkat ve Rikkat sahibi insanlar, yüksek nazarlarıyla bu düşmanlığı görecek ve el-birlik hasta edilen uzuv ve omurgalarımızın tedavisini üsteleneceklerdir. Zira; Kelimeler, Kültür Omurgamızın Kemikleridir.

Metin Acıpayam: Evli bir erkeğin mahremi karısıdır şüphesiz. Cemiyetlerin mahremi de dildir. Dilimizin 1928 hamlesiyle mahrem sahasına mı girilmiştir?

Özge Sena Bigeç: Bizzat öyle olmuş, hain saldırı ile karşı karşıya kalmıştır. Dil’in ve Din’in hanesine yapılan bu saldırının failleri ve yandaşları, İlahi Divan’da, kebir bir milletin ve müstakbel nesillerin âhı ve bed-dualarıyla lâ-edeb hallerinin cezasını müebbediyet ile ödeyeceklerdir, Allahu alem.

Metin Acıpayam: Kemal Paşa, Falih Rıfkıya şu sözü söylüyor; “Bu iş ya üç ayda olacak, ya da hiç olmayacak” Bu dehşetli sözü Falih Rıfkı Çankaya’da yazıyor. Bir milletin dil gibi en hayati meselesi “üç ay” gibi kısa sürede neticelendirilmesini ne ile izah edeceğiz? Devrimcilik oynamak isteyenlerin yeri Anadolu değildir. Anadolu, kadim İslam medeniyetinin hane-i mukaddesidir. Bir medeniyetin tasfiyesini “üç aya” bağlayan insan ve mensubu olduğu ideoloji (!) hakkında neler söylersiniz?

Özge Sena Bigeç: Semeresi bol medeniyet nebatatımız, acı bir yangının ellerine bırakıldı. Cayır cayır yandı, dumanı, sisi, külleri nesli harab etti. Akıllar tutuldu, nutuklar tutuldu, kalpler tutuldu. İnsanlık Midesi, böyle bir zakkum meyvesince hasta edildi. O, acının acısı günleri yaşayan alimlerimiz, ya şehid oldu, ya aklını kaybetme noktasına geldi. Kara bir gece resmedildi, manzarası hoş aslımızın ve ecdadımızın neharına. Gözler göremez oldu. Değerlerimiz bir kuş gibi uçtu… ve onu tekrar kanatlandıracağımız o sırlı ağaca kondu. Bugün, o kuşun tekrar kanatlandığı o güzel gün. Ecdadın ruhu mesrur. Torunlarından diriliş muştusu sunanlar var. El-Şükr-i Lillah!

Metin Acıpayam: Teşekkür ederiz hocam…

Özge Sena Bigeç: Rica ederim

 

 

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir