MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

Mahkeme kararları, adaletin yazılı metinleridir. Adalet kanun metinlerinde aranmaz. Adalet, mevzuat ve tatbikatın yekunundan oluşur. Bu yekunun en müşahhas misali ise mahkeme kararlarıdır.

Adaletin temel unsurları nelerdir? Adalet; halkın vicdanı, devletin mevzuatı ve mahkemelerin tatbikatından mürekkeptir. Bunlardan herhangi biri bulunmadığı takdirde adalet denklemi kurulamamıştır.

Halkın vicdanı (adalet inancı), en geniş manasıyla sahip olduğu “hayat anlayışının” özüdür. Vicdan, hayat anlayışının akıl-kalp beraberliğindeki harmanlanmasından meydana gelen özden ibarettir. Halkın hayat anlayışının dışında bir mevzuat üretmek ve bunu mahkemelerde tatbik etmeye çalışmak, adaleti tahakkuk ettirmek ve tevzi etmeyi imkansız kılar.

Devletin mevzuatı, bir taraftan halkın hayat anlayışı ile mütenasip olduğu gibi diğer taraftan temel meselelerde tezatsız bir hukuk sistemi meydana getirmelidir. Adına kanun dedikleri bir sürü garabetin hukuk metinleri olarak mahkemelerin önüne sürülmesi, adaletin gerçekleşmesine mani olacaktır.

Adalet denkleminin üçüncü ve nihai ayağı, mahkemelerin tatbikatlarıdır. Halkın hayat anlayışı ile mütenasip ve tezatsız bir hukuk sistemi (mevzuatı) meydana getirilse bile mahkemeler ve hakimler liyakat sahibi değillerse adaletin paçavraya çevrildiğini görürsünüz.

***

Herhangi bir mahkemenin verdiği karara halkın ciddi bir kesiminin itibar etmemesi, o kararın adalet ile bir ilgisinin olmadığı manasına gelir. Özellikle de halkın bir kesimi ile ilgili verilen karara, o kesimin tamamının itibar etmemesi, o kararın adaletten başka bir mana taşıdığını gösterir. Halkın kendisi ile ilgili verilen karara kanaat getirmemesi, hakimlerin o karar ile ilgili kanaatlerinden daha az önemli değildir.

Demokrasilerde siyaset hukuktan önce gelir. Zira hukukun kaynağı siyasettir. Demokratik siyasi rejimlerde, kanun vaaz etme mercii, Millet Meclisleridir. Teşri mercii (kanun koyma merci) olan meclislerin teşekkülü ise herkesin bildiği gibi siyaset müessesesi tarafından gerçekleştirilir. Siyasi partiler kurulur, seçimlere girilir, seçilen vekillerle meclisler oluşur ve bu meclisler kanun yapar. Süreç böyle işlediğine göre siyaset, hukuka mukaddemdir.

Mahkeme kararlarına halkın itibar etmemesi hadisesi genellikle siyasi davalarda kendini gösteriyor. Siyasi davalar ile diğer davalar bazı noktalarda birbirinden ayrılır. Siyasetin hukuktan önce geldiği vaka olduğuna göre, siyasi davaların birçoğu aslında hukuki mesele değil, siyasi meseledir. Bir konusunun siyasi veya hukuki mesele olmasının önemi, siyasi meselenin mahkemeye götürülemeyeceği noktasında kendini gösterir.

Türkiye’de, kuvvetler ayrılığı konusu zaman zaman tartışılır ama her nedense “alan ayrılığı” hiç tartışılmaz. Siyaset müessesesi ile hukuk müessesesinin birbirinin alanına müdahale etmemesi lüzumlu bir şarttır. Her konu hukuka havale edilecekse veya hukuk (yargı) her konuyu kendi çözmeye çalışacaksa, siyaset müessesesine lüzum yok. Herhangi bir konu ile ilgili tartışmaları yargıya havale edip oradan çıkacak karar uygulanır. Siyasi partilere ve TBMM ye de ihtiyaç olmayacak ve devlet de büyük bir mali külfetten kurtulacaktır. Genelkurmay ile Yargıtay (bu durumda anayasa mahkemesine zaten gerek kalmayacak) bir araya gelip memleket meselelerini hallederler.

Siyasi meseleler mahkemelerde dava konusu olduğunda, mahkemelerin verdikleri kararlar, adaleti gerçekleştiremez. Mahkemelerin böyle bir fonksiyonu yoktur. Ülkenin bir kesimi hakkında verilen mahkeme kararı, o kesimin ayakları altına aldığı müsvedde kağıdı kıymetine düşmektedir. Oysa karar zaten o kesim için verilmektedir. Kendileri için verilen kararı tuvalet kağıdı olarak kullanacak olan halk kesiminin probleminin o karar ile çözüldüğü iddiası ne kadar komik…

Siyasi meseleleri yargıya havale etmek ve ondan çözüm beklemek, beyin ameliyatını kasaba havale etmeye benzer. Bunlar ayrı alanlardır (mesleklerdir) ve operatörün gerçekleştirmesi gereken ameliyatı kasaba havale etmek, ülkedeki siyasi davaların akıbetlerindeki komikliklere benzer. DTP’nin şikayeti zaten anayasa ve kanunlarla ilgilidir. Anayasa ve kanuna itiraz eden bir siyasi partiyi, mevcut anayasa ve kanuna göre kapatarak problemin çözülmüş olduğunu iddia etmek akıl ile telif edilebilir değildir. DTP veya benzer siyasi kuruluşların doğru istikamette olup olmadığı bahsi masadadır ve tartışmaya açıktır. Bunun ciddi bir şekilde tartışılması gerekir. Fakat mevcut mevzuattan şikayet eden ve şikayetini siyasi çerçevede ortaya koyan bir kuruluşun doğru veya yanlış istikamette olduğu bahsi, siyasi alanda tartışılır.

Herhangi bir siyasi rejim, halkın siyasi taleplerini hukuk ile halledemez. Bunu yapmaya kalkıştığında, hukuk o ülkeden çekilir gider. Geriye kalan hukukun posasıdır ve o da siyasi rejim tarafından manivela (araç) olarak kullanılmaya başlanır. Bu noktadan sonraki vaka, hukukun ve yargının istismarıdır.

Başörtüsü yasağına karşı Müslümanların itirazları, başörtüsünü yasaklayan mevzuat varsa bizzat ona karşıdır. Başörtüsü yasağının mevzuata aykırı olarak fiili bir icbar olması vakası ayrı bir bahistir. Fakat diyelim ki, kanunda ve hatta doğrudan ve açık şekilde anayasada başörtüsü yasak olsun, bu durumda başörtüsü yasağına karşı Müslümanların itirazları ortadan kalkacak değildir. Herhangi bir mahkemenin (Danıştay veya Anayasa mahkemesinin) başörtüsünü yasaklayacak bir karar vermesinin Müslümanlar için hiçbir manası ve kıymeti yoktur.

Siyasi itirazlar, tenkitler, teklifler ve talepler, hukukun konusu değil, devletin kuruluşu ile ilgili konulardır. Kurucu irade ve anlayışa itirazdır. Devletin siyasi sistemine o ülkede yaşayan her ferdin itiraz etme hakkı vardır. Bir veya birkaç kişi için kanun çıkarılamayacağı, hukuki düzenleme yapılamayacağı ve “farklı hayat tarzı alanı” oluşturulamayacağı hadisesi, pratik bir gerçekliktir. Buna bile teorik olarak itiraz edilebilir ve imkanlar çerçevesinde farklı hayat gerçekliği alanı açılması talep edilebilir ama fiili imkanların buna müsaade etmemesi ihtimali görmezden gelinemez. Fakat ciddi sayılara ulaşan halk kitlelerinin siyasi taleplerinin veya en azından farklı hayat tarzı taleplerinin reddedilmesi, o ülkedeki siyasi rejimin meşruiyetini imha eder.

Siyasi meşruiyetin tek ölçüsü vardır. “Kabul etmek”. Siyasi rejim, onu kabul edenler için meşrudur. Reddedenler için hiçbir meşruiyeti yoktur. Siyasi rejimin kuruluşu, “kabul iradesi” ile mümkündür. Bu nokta, diktatörlükler, otoriter ve totaliter rejimler veya sınıf hakimiyetine dayanan siyasi rejimlerde anlaşılması mümkün olmayan bir konudur. Zira bu rejimler, meşruiyetlerini halkın kabulünden (rızasından) değil, silahtan (güçten) alırlar. Ne var ki unuttukları husus, kendilerinde olan meşruiyet kaynağının (yani gücün) mafyada da olduğudur. Mafya yapılanmaları ile diktatörlük türü siyasi yapılanmalar arasında hiçbir mahiyet farkı yoktur. Zaten diktatörlük türü siyasi rejimlerde mafyavari birimler, adına devlet dedikleri siyasi örgütün ta kalbinde meskun haldedir. Mahiyetleri aynı olduğu için sarmaş dolaş yaşamakta beis görmezler.

Siyasi rejimin kuruluşunda, ülkede yaşayan halkın bir kısmının dikkate alınmasının (onların rızasının alınmasının) ve diğerlerine itibar edilmemesinin anlamı, adına vatan denen coğrafyada münhasıran mülkiyet iddia edilmesidir. Diğer halk kesimlerinin asırlarca o coğrafyada yaşamış olması, toprak üzerinde tapularının bulunması, siyasi mülkiyet iddiası için kafi gelmemektedir. Rızası alınmış olan halk kesimi tapusuna bile sahip olunmayan toprak üzerinde siyasi mülkiyet tekelciliği kurabilmekte ve tapusu olan insanları ise siyasi mülteci statüsüne sokmaktadır. Bir ülke üzerinde kurulan siyasi rejim, o ülkede yaşayan tüm halkı dikkate almadığı takdirde “devlet” olamaz. Onun adı olsa olsa herhangi bir “siyasi rejim”dir. Bu durumda o ülkede bir devlet meselesi var demektir.

Türkiye’de her konu zaman zaman tartışılır. Fakat hiçbir konunun çözümü bulunamamıştır. Kemalist rejimin kurulmasından günümüze kadar hiçbir problem nihai çözüme kavuşturulamamıştır. Nihai çözüme kavuşturulamamış olan problemler yığılarak gelmiş ve bu gün her yerinden patlamaya başlamıştır. Ülkede bir devlet meselesinin olduğu ve devlet kurulmadan hiçbir siyasi meselenin çözülemeyeceği bahsi her nedense gündeme gelmemektedir. Devlet meselesi tartışılmaksızın hiçbir siyasi tartışmanın neticeye varması kabil değildir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir