MEDENİYET AKADEMİSİ NİÇİN KURULAMIYOR?

MEDENİYET AKADEMİSİ NİÇİN KURULAMIYOR?

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Medeniyet akademisinin neden ihtiyaç olduğu muhtelif yazılarda izah edildi. Niçin kurulamadığı üzerinde derinliğine bir tahlil ve muhasebe yapmak gerekiyor. Niçin kurulamadığı sorusu sıhhatli, doğru ve derinliğine cevaplanabilirse, nasıl kurulması gerektiği bahsi de vuzuha kavuşur zannındayız.
Medeniyet akademisinin kurulamamasının sebeplerini, nazari ve tatbiki sahada ayrı ayrı tetkik etmeliyiz. Nazari ve tatbiki sahanın birbirini derinden etkilediği, bu sebeple birbirinden tefrik etmenin zorluğunu biliyoruz, bu hususa dikkat ederek meseleye bakalım.
*Nazari (fikri) sahadaki kifayetsizlikler
Ümmetin meselelerinin ne kadar hacimli, girift, çetin olduğuna dair idrak zafiyeti yaşadığımız malum. Her şeyimizi kaybettiğimiz bir çağda, her şeyimizi tekrar keşfetmek, yeni hal için yeniden inşa etmek, bu çalışmaları sıfırdan başlayarak değil kadim müktesebatımızı tedvin ederek yürütmek ihtiyacı içindeyiz. Kadim müktesebatın tedvin edilmesi, ümmetin keşif ve telif faaliyetlerinin ne olduğunu ve nerede kaldığımızı tespit için zarurettir. Nerede kaldığımızı bilmeden nereden başlayacağımızı bilmemiz muhal… Bu manada sadece kadim müktesebatın tedvini bile medeniyet akademisinin kurulmasını ihtiyaç olmanın çok ötesinde bir zaruret haline getiriyor.

İlimlerin tasnifi gibi, mevzu ve ıstılah haritası gibi, yeni ilimlerin kurulması ihtiyacı gibi birçok mesele büyük çaplı müessese ve hamleleri gerektiriyor. Bir çırpıda saydığımız mevzu başlıklarının her biri, büyük kadroların istihdamını şart kılıyor. Bu altyapılar kurulamayınca, tefekkür faaliyeti savruk, hatta sapık sahalara kolaylıkla giriyor ve orada inat ediyor.
Meseleyi bu çapta anlayan insanların azlığı, “fikri ve ilmi zaruret” bahsinin gündeme gelmesine mani oluyor. Meseleyi bu çapta anlamayanların yaptığı ve yapacağı fikri ve ilmi faaliyet, maalesef “parça fikir” mahkumiyetini, bunun zaruri neticesi olarak eklektik anlayışları yaygın hale getiriyor, nihayet külli anlayışa ulaşmak ve onu kuşanmak imkansızlaşıyor.
Sıhhatli anlayış sahibi fikir ve ilim adamlarının da belli başlı sahalarda, yani bir veya birkaç sahada çalışması, ihtisaslaşmaya gömülmesi, “parça fikir” olmasa da “parça faaliyet” meselesini hatırlatıyor. “O mevzu ile başkaları ilgilensin, benim çalıştığım sahaya bile zamanım yetmiyor” itirazı fiilen doğrudur ama bu doğru, “külli anlayış”ın yerli yerinde olduğu zaman dilimleri için caridir ve bugün her Müslüman fikir ve ilim adamının külli anlayışı kuşanması zarurettir. Külli anlayışı kuşanmanın zorluğu tabii ki malumumuzdur. Külli anlayışı hakkıyla kuşanabilmek, “büyük mütefekkir” olmayı gerektirir. Zaten bu sebepledir ki “medeniyet akademisi”nin fikir babası Necip Fazıl’dır ve İdeolocya Örgüsü isimli kitabında “Başyücelik Akademyası” başlığıyla teklif etmiştir. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dehası da olsa bir insan ömrüne sığmayacak kadar meselelerimizin olduğunu anlayan sadece Necip Fazıl mı çıktı bu ülkede?
Az ya da çok imal-i fikirde bulunanlar, ilim, irfan ve tefekkür sahasındaki telif ve keşif çalışmalarının belli bir bilgi telakkisi çerçevesinde yapılması gerektiğini, bilgi telakkisinin medeniyet tasavvuru üst başlığı altında yerli yerine oturtulması lüzumunu, bunun için ilimlerin tasnif edilmesi, mevzu haritasının çıkarılması gibi temel meselelerin hallinin zaruretini görmüyorlar mı? Ve görmüyorlar mı ki, bu işler yalnız başına yapılamaz, müşterek çalışmalar yapılmalı, müşterek çalışmaların yapılmasını mümkün kılan müesseseler kurulmalı…
*Tatbiki sahadaki manialar
Nefs, ilim ve tefekkürden de beslenebilen bir varlıktır. Öyle ki nefs, her şeyden beslenir, her şeyi kendi eksenine alır, her şeyi kendine mal edebilir. İbadet, mesela namaz bile nefsin kibirlenmesine sebep olabilmekte, “namaz kılıyorum veya bakın nasıl namaz kılıyorum” türünden kibrine malzeme yapabilmektedir. Bir insanın herhangi bir sahadaki müktesebatı arttıkça, nefsinin gıdası artmaktadır. Bu meyanda, ilim veya fikir müktesebatı artan insanların nefslerinin zayıfladığı, zayıflayacağı zannı yanlıştır. “Ben biliyorum veya ben anlıyorum” zannı nefisten kaynaklanmakta, nefs aklın idrakini de böylece bloke etmekte, kendine malzeme yapabilmektedir. Özellikle “idrak mevzuu”; giriftliği, zorluğu ve kıymeti cihetinden insanlara fark atabilmenin ender imkanlarından birini oluşturur. Ender imkan, imtiyaz gibi nefs için bal kıymetindedir, nefs bu imkanın peşini asla bırakmaz.
İdrak etmek, edebilmek gerçekten üstünlüktür. “Bilenlerle bilmeyenler, idrak edenlerle edemeyenler” muhakkak ki eşit değildir. Alim ile cahili, mütefekkir ile normal insanı eşitleyen anlayış, o kadar temel bir hata yapar ki ondan sonra yapacağı her iş yanlış olmaya namzettir. Nefs tam bu noktada müdahale eder ve insanın hakkı olan bu hususiyeti kendi karargahına taşır. Nefs üstünlük hususiyetini tasarrufu altına aldığı andan itibaren, üstünlüğün mesuliyeti ve mükellefiyeti artırıcı özelliğini imha ederek onun üzerinden imtiyaz iddiasında bulunur. Üstünlüğü imtiyaza tahvil eden nefs, ulaşılmaz bir kibir inşa eder.
Alimin fitnesi ilmi, mütefekkirin fitnesi fikridir. Nefs, alimi ilmiyle, mütefekkiri fikriyle yoldan çıkarır. Nefs, kibirlenmek için insandaki istidat, maharet ve müktesebatı arar bulur, bunu keşfetmekte de büyük beceri sahibidir. İdrak edenin üstünlüğü, başka idrak sahiplerine karşı değil, idraksizlere karşıdır. Bir ilim veya fikir adamı, diğer ilim ve fikir adamlarına karşı üstünlük edasına sahipse, belli ki nefsi tarafından işgal edilmiş, ilmi ve fikri nefsinin meşgalesi haline gelmiştir. Meselenin merkezinden kaydığı, sıhhatini kaybettiği nokta burasıdır.
Fikir ve ilim adamlarının müşterek çalışmalar yürütememesi, mesela bir müessese çatısı altına girememesi, idrak zafiyetinden değil, nefsin tesirindendir. İdrak zafiyetinden bahsedilen kişilerin fikir ve ilim adamı olması beklenmeyeceği için, fikir ve ilim adamı dendiğinde müşterek çalışma yapamamanın tek izahı kalır; nefsin tasallutu…
Halk bir arada yaşıyor, yaşayabiliyor. İlim ve fikir sahibi olmayan insanların birlikte iş yaptıkları, müşterek çalışmayı başardıkları ama fikir ve ilim adamlarının bir araya gelemediği bir ülke veya zamanda yaşıyoruz. Bunun tam tersi olması gerekirken, fikri ve ilmi seviye arttıkça içtimaiyatın azaldığı ve ferdiyetin arttığı, ferdiyetin de ruh merkezinde bir şahsiyet terkibi değil, nefs merkezinde bir kibir kumkuması haline geldiği görülüyor. İlim ve fikrin vahdeti temin ve tesis etmesi beklenir, vahdet olmasa bile müşterek çalışmayı mümkün kılması gerekir, bunlar arttıkça müşterek çalışmanın zorlaşması, fikrin ve ilmin kendisinden beklenen maksadın zıddını gerçekleştirdiğini görmek hüzün vericidir.
İlim ve fikir adamlarının hepsi, yoğun şekilde halkı tenkit etmekte, onlara tavsiyede bulunmaktadır. İnsanlardan birisi çıkıp da, “Siz niye bir araya gelemiyorsunuz?” diye sorsa veya itiraz edecek olsa, mazeretlere sığınmanın dışında hiç kimsenin doğru dürüst cevabı yoktur. Muhataplarının (okuyucular, dinleyenler, takipçiler) bu soruyu yoğun şekilde sorsa ve zorlasa mesele muhtemelen yine hallolur. Müellif cehd etmiyor, okuyucu zorlamıyor, hamle başlamıyor.
Halkın yapıp da münevver camianın yapamadığı “müşterek çalışma”, anlaşıldığı üzere fikri ve ilmi bir mesele olmayıp, sadece ahlaki bir bahistir. İdrak ve tefekkür krizi yaşadığımız hususunda tereddüt yok ama anlaşılan o ki idrak ve tefekkür krizinden daha derin şekilde ahlak krizi yaşıyoruz. Ahlak krizini ise münevver camianın daha derin yaşadığını teşhis etmek ne kadar ağır bir ıstıraptır.
İslam, hem hayat hem de tedrisat için ahlakı idrak ve tefekküre mukaddem kılmıştır. Önce “nasıl yaşayacağımızı” bilmeli, bu sorunun cevabını ahlak olarak kuşanmalıyız. Sonra niçin yaşayacağımızı bilmeli, bunun tefekkürünü gerçekleştirmeliyiz. Malumdur ki “nasıl” sorusunun cevabı ahlak, “niçin” sorusunun cevabı fikirdir. “Niçin” sorusunun “nasıl” sorusuna mukaddem göründüğü malum, niçin yaşayacağımızı bilmeden nasıl yaşayacağımızı nasıl bilebiliriz? Soruyu böyle soranlar, Peygamberlik müessesesini anlamayan, ona da özü itibariyle ihtiyaç hissetmeyen, böylece Sünnet-i Seniyye’den uzaklaşan ve farkına bile varmadan felsefi metoda yakalananlardır. Risalet müessesesi, “nasıl” yaşamamız gerektiğinin haritasını çizmiş, “niçin” yaşamamızı gerektiğinin izahını da onun içine zerk etmiştir. İslam’ın ve İslami tefekkürün felsefeden temel farklarından birisi budur; İslam, niçin sorusunun cevabını “nasıl” sorusunun muhtevasına gömmüştür. Bu sebeple usul esasa mukaddem olduğu gibi, ahlak fikre mukaddemdir, zaten ahlak usulün en geniş halidir.
Biraz bir şeyler anlayan fikir ve ilim sahipleri, Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’de tayin ve beyan buyurulan ahlakı ihmal ve ihlal etmekte, idrak ettikleri zannıyla kendilerini ahlakın üzerine çıkarmakta, böylece Sünnetullah’a ve Sünneti Resulullah’a muhalif bir ahlak teklifinde bulunmaktadır. Bunu sarahaten yapmadıkları malumumuz fakat hal ve tavırlarının bu noktaya savrulduğunu anlama zamanı gelmiş olmalıdır. Hiç kimse yeni bir ahlak teklifinde bulunamaz, böyle bir cüret hiçbir Müslümanın kalbi ve zihni dünyasında yeşeremez. Nefsin müdahalesiyle meselenin bu noktalara savrulmasına ise her Müslüman azami dikkat ve ihtimam göstermelidir.
*Nefse rağmen müessese fikri geliştirilemez mi?
Çağ nefs çağıdır, anladık. Anlamadığımız nokta ise şu; nefse rağmen müessese fikri geliştirmek mümkün değil mi? Gayrimüslimler tamamen nefs merkezli yaşamalarına rağmen teşkilat ve müessese kurabildiklerine göre, nefsi dikkate alarak yeni müessese fikri geliştirmek bir ihtiyaç değil midir? Biliyoruz, nefs için yapılan işten “manevi hasıla” sahibi olunmaz. Fakat, yapanlara manevi fayda temin etmese de, ümmete fayda temin edecek bir müessese geliştirmek mümkün değil midir? Yani Allah rızası için değil de, “cömert adam” desinler diye infak yapan bir kişinin, manevi fayda sahibi olmasa da fakire faydası olduğu gerçeğindeki gibi, ümmete faydası olacak bir müesseseyi, münevver camianın nefsini de tatmin edecek şekilde kurmak düşünülebilir mi?
Bu tür bir düşüncenin ne kadar çirkin göründüğü malum, ne var ki kendimize faydası olmuyorsa ümmete faydası olsun bari… Kendi derununda netice vermeyen hamlenin içtimai fayda imal etmesinin zorluğu da malum… Ne ki, “Allah, kafiri de dinine hizmet ettirir” ölçüsünce, bu ihtimallerin üzerinde durmak gerekir mi? Bir tekliften bahsetmiyoruz tabii ki, sesli düşünme temrinleri yapıyoruz. Ümmetin acil meseleleri karşısında canhıraş bir cabanın belki de sıhhatli olmayan tezahürleridir bunlar.
FARUK ADİL
farukomaradil@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir