MEDENİYET AKADEMİSİ TABİİ Kİ BİR HAYALDİR

MEDENİYET AKADEMİSİ TABİİ Kİ BİR HAYALDİR

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Medeniyet tasavvuru yani büyük terkip için medeniyet akademisine ihtiyacımız var. Sebebi malum; çok büyük iş, çok çetin iş, çok girift bir iş… Ümmetin ilim, irfan ve tefekkür müktesebatını cem edecek, terkip edecek, inşa ve tatbik için hazır hale getirecek, yeni şartlar ve hadiselerden dolayı yeni bilgi alanları ve ilim dalları kurulmasına ihtiyacımız olup olmadığını tespit ile ihtiyacımız varsa bunları kuracak bir müessese… Çok büyük çok…
Burada bir sır gizli… Büyük işler büyük teşkilatlara ve kadrolara ihtiyaç duyar. Medeniyet tasavvuru ve muhtevasında mahfuz olan milyonlarca mevzu ile ilgilenecek seviyeli kadrolar bir araya gelmeden meselenin halli kabil değil. Çok sayıda Müslüman ilim ve fikir adamının bir müessese bünyesinde müşterek faaliyette bulunması ise bugünün şartlarında ve ahlaki seviyesinde medeniyet tasavvuru oluşturmaktan zor. İşte sır burada… Bir araya gelemeyen fikir ve ilim adamı çapındaki (!) kadroların böyle büyük bir işi üstlenmesi ve gerçekleştirmesi muhal.

Meselenin tabiatına gömülmüş sırra bakın… Ümmetin nazari ve tatbiki meselelerini önce izah edecek sonra tatbikat yolunu gösterecek müessesenin inşası, maksadın başında gerçekleşmesini mümkün kılan bir giriftliğe sahip. Yani nazari ve tatbiki sahadaki büyük terkip, insani ve ahlaki sahada vahdeti ilzam etmekte… Müthiş…
Büyük gayelerin nefs ile gerçekleştirildiği görülmüş iş değil. Büyük işler, derin bir ahlak ve pervasız bir fedakarlıkla ancak yapılabilir. Bugün yaşadığımız derin idrak krizine denk başka bir kriz ise ahlaki krizdir. Nedense ahlaki kriz hep gözden kaçar, her nedense ahlaki kriz hep halkla ilgili olarak görülür. Halkın ahlaki krizinden daha derin olanını fikir ve ilim adamı nam kişiler yaşamaktadır. Halkın ahlak zafiyeti anlaşılabilir ama münevverlerin ahlaki zafiyet ve krizi ise anlaşılır gibi değil. Halk, el yordamıyla yolunu bulmaya çalışıyor, münevverler güya aklettiğini zannediyor. Akleden, fikreden, fehmeden bir münevver, büyük işlerin büyük vahdet ile kabil olduğunu anlamaktan aciz olabilir mi?
Mesele, sürekli ısıtılıp gündeme getirilen; gurupların, cemaatlerin, teşkilatların birleşmesi değil. Mesele; ilim, irfan, tefekkür faaliyetlerini bir havzada toplamak, birbirini tetkik ve murakabe etmek, ihtiyaç halinde müşterek imal-i fikirde bulunmak, ihtiyaç halinde tenkit ve teklif müessesesini işletmek, ihtiyaç halinde vazife taksimi yapmak ila ahir… Vazife taksimi yapmak derken, birilerinin üstad olarak başköşeye oturup emirler dağıtması gerekmez, zaten herkesin meşgul olduğu sahalar var, meşguliyet sahaları aynı zamanda vazifeleri olur.
*
Müşterek teşebbüslerin ne kadar zor olduğu malum… Çağ, nefs çağıdır, biliyoruz, derin bir ahlak krizi yaşadığımız doğru. Meselenin zorluğu, işin zorluğundan değil, nefslerin hoşuna gitmemesindendir. Üç-beş kitap yazanın üstatlık tasladığı bir zaman dilimindeyiz. İnsanların haline bakınca, sanki yaptıkları işler nefslerinin gıdasıymış gibi görünüyor, yani nefslerini beslemek için iş yapıyor gibi bir halleri var. Aksi halde ümmetin devasa meseleleri olduğu, o meselelerin yalnız başına altından kalkılamayacağı anlaşılmayacak bir mevzu değil. Bunu bile bile mikroorganizmalar gibi bölünmek ve ayrı ayrı yaşamak çabası neden? Yoksa bilmiyor, anlamıyor, ümmetin meselelerini yalnız başına halledebileceklerini mi düşünüyorlar? Yok canım, bu kadar akılsız olamazlar.
Müşterek çalışma meselesi gündeme geldiğinde, nefler zihinleri vakumluyor, ilk akla gelen sorular; “Kim kimin emrine girecek, kim kimin bünyesine iltihak edecek, kim üstad olacak ila ahir”… Çok ayıp… Ümmetin çetin meseleleri bu türden zihni dünyaların altından kalkacağı cinsten bir hadise midir?
Bir fikir ve ilim adamı, beş tane, on tane, yirmi tane kitap yazmış. Kitapların muhtevası ve seviyesi bir tarafa bu kadar kitapla ümmetin meselelerinin kaç tanesini çözmüş olabilir ki? Kime hava atıyorsun, insanlardan ne bekliyorsun? Sahaya çıkan herkes, mücedditlere gösterilen hürmeti istiyor, sadece hürmet istese ne gam, İslam ahlakının asgari esasıdır o, aynı zamanda bağlılık da istiyor. Herkesin kendini dinlemesini, kendi düşüncelerini tekrarlamasını istiyor. Haline ve tavrına bakınca zannedersiniz ki bin ciltlik külliyatı var.
Hiç kimse başkalarının eserlerini okumuyor. Birkaç kitap yazıyor, sonra da kendi yazdıklarını okuyor. Başkalarını okumadığı için, “Vay be nasıl yazmışım” edalarıyla üstatlık pozları veriyor. Başkalarını okuyanlar önce dehşete düşüyor, sonra ne yapacağını şaşırıyor, bir müddet sonra nefslerinin bulduğu bahanelerin peşine takılıyor. O kadar komik laflar ediyorlar ki, çevrelerindeki insanların o komik laflara itibar etmesi, ancak marazi bir ruh dünyasıyla açıklanabilir. Fakat marazi zihin yapısı yaygın olduğu için, kimse hastalıklı zihin ve akıl bünyesine savrulduğunu anlamıyor. Çünkü başkaları da kendiler için benzer şeyler söylüyor, marazi zihin yapısının yaygınlığı, o tavrın hastalık olarak teşhisini zorlaştırıyor.
Bizim anlamadığımız mesele şu; on beş yirmi kitap yazanlar bir tarafa, elli altmış kitap yazanların bile ümmetin devasa problemleri karşısında, canhıraş bir çalışma içine girecekleri yerde üstad edalarıyla sırça saraylar inşa etmesi ve oraya çekilmesinin ruhi altyapısının bir Müslüman şahsiyette nasıl kurulabileceğidir? Kadimdeki mücedditler bile hayatlarını o kadar mütevazı yaşamışlar, o kadar canhıraş bir çalışma içine girmişler, dağdaki çobanın bile görüşebileceği ve derdini anlatabileceği bir asudelik hayatlarına hakim olmuştur. Ümmetin kurtarıcıları edasına sahip adamlar, nefslerinin bitmez tükenmez talepleriyle gerilmekten kırılacaklar. İslam’ın neresinden çıkarıyorsunuz bu edaları, tavırları, davranışları? “Bu ümmetin efendileri, bu ümmete hizmet edenler” değil miydi? Bizim bilmediğimiz hangi kitapları okuyor da bu hale geliyorsunuz?
*
Medeniyet akademisi tabii ki bir hayaldir. İçinde bulunduğumuz cemiyetin ahlaki seviyesinde medeniyet akademisi gibi büyük müesseselerin inşası ve idaresi, hayal ufkunun bile ötesinde görünüyor. Münevver camianın idrak ve ahlak zafiyetiyle malul olduğu bir çağda, medeniyet akademisinden bahsetmek havanda su dövmek değil midir?
Havanda su mu dövüyoruz? Evet… Ne kadar zor bir işten bahsettiğimizi biliyoruz. Ama başka bir şey daha biliyoruz; ümmetin meseleleri bu kadar zor ve çetin… İnsanları aldatmak istemiyoruz, hayal ufkunun ötesinde bir işten bahsediyor olsak da, bugünkü meselelerimizin bu kadar zor olduğunu söylemek istiyor, bunun bilinmesini arzuluyoruz. Elli altmış kitap yazmakla, onların okunmasını talep etmekle ümmetin kurtulamayacağını, kurtuluşun ne kadar zor olduğunu, bunun için ne kadar çetin işlerin altından kalkmak gerektiğini teşhis ediyoruz. İnsanları aldatmak, aldatarak üç kuruşluk keyfimizi yaşamak yerine hem kendimizi hem de insanları rahatsız etmeyi doğru buluyoruz.
İLYAS TAŞKALE ilyastaskale1@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir