MEDENİYET AKADEMİSİ VE MEDRESE

MEDENİYET AKADEMİSİ VE MEDRESE

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Niçin doğrudan medreseden bahsetmiyoruz da, medeniyet akademisinden bahsediyoruz. Medrese kurulsa medeniyet akademisine ihtiyaç kalır mı? Medeniyet akademisi, medreseye giden güzergahın ara menzili mi yoksa medreseden daha ilerideki bir menzil mi? Medreseyle birlikte medeniyet akademisinden bahsediyorsak aralarındaki fark nedir, medresenin olduğu yerde medeniyet akademisine niçin ihtiyaç hissedilir?
Medeniyet akademisi ile medrese arasındaki farklılıkların birkaçını misal cinsinden açıklayalım.
*Medeniyet akademisi medrese değil, fikir teknesidir
Öncelikle medeniyet akademisi medrese değildir, medresenin üstünde bir müessesedir. Medeniyet akademisi; bilgiyi, ilmi, fikri, irfanı yoğuracak bir teknedir. Medeniyet akademisi, özellikle tefekkürün yoğrulduğu, harmanlandığı, terkip edildiği, tahrik ve teşvik ile iltifat ve mükafata tabi tutulduğu bir karargahtır.

İslam tarihi, tefekkürün, medrese ve tekke tarafından temsil ve telif edildiğini gösterir. İslami tefekkür kendi mecrasını oluşturamamış, ilim ve irfandan mecralarının mütemmimi olarak kalmıştır. Muhakkak ki bu bir zafiyet değildir, aksine ilim ve irfan tarafından kuşatıldığı için sıhhat ve istikamet şartını mütemadiyen muhafaza etmiştir. İslami tefekkürün ayrı bir mecra haline gelemediğine dair tespitimiz tenkit olarak anlaşılmamalıdır.
On dört asırdır ilim ve irfan (tasavvuf) mecrası tarafından temsil edilen İslami tefekkür, aklın ufkuna ulaşmış, insanoğlunu hayrete düşüren keşifler yapmıştır. Tefekkürün medrese ve tekkede ulaştığı zirve, mesela batıdaki felsefi mecranın ulaştığı zirvenin milyon kat ilerisindedir. Hal böyleyse derdimiz nedir, İslami tefekkürü ilim ve irfan mecralarından ayırma teşebbüsüne niçin ihtiyaç duymaktayız? Bu, doğru ve çetin bir soru, hakkıyla cevaplanamazsa teklifin bir kıymeti kalmaz.
Kadimde medreseler, ilimle birlikte tefekkür merkezleriydi ve aynı zamanda ümmetin de keşif karargahlarından biri haline gelmişti. O kadar yoğun bir telif ve keşif faaliyeti yürüttüler ki, bir müddet sonra medreseler ilmi müktesebatın tahsilini bile hakkıyla yapamaz hale geldi. Medreselerin bünyelerindeki zafiyetler bir tarafa, muhteva ve şekil olarak mütekamil bir medrese bile ilmi müktesebatın tahsilini ikmal edemeyecek noktaya ulaştı. Düşünün ki bir medrese, talebelerine ömür boyu tahsili mecbur tutsa ümmetin ilim müktesebatını nakledemez hale geldi. Hatırlanacağı üzere o meşhur sözü de bu noktada söyledi; “Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı”.
İşte kırılma noktası burasıydı. Bu sözün söylendiği zamana kadar medreselerde tatbik edilen tedrisat usulü (usul ilimleri değil, tedrisat usulü) artık müktesebatın altından kalkamaz olmuştu. Tedrisat usulü değiştirilemedi, geleneğin tedrisat usulü doğruydu ama müktesebat artmıştı, doğru olduğu için ondan vazgeçilemedi. Doğru olması başka bir meseleydi, farklı müktesebat hacimleri için eksik kalması farklı bir mesele… Müktesebat belli bir hacme ulaşıncaya kadar doğru ve sıhhatli bir netice vermişti ama müktesebat aşırı derecede artınca yükü taşıyamaz hale geldi. Kadim tedrisat usulünden vazgeçmek gerekmezdi ama onun inkişafı şarttı.
Tefekkür mecrasına ihtiyacımız olan nokta burasıdır. İslam tefekkür mecrası açılmalı, İslami tefekkür bir çerçeveye alınmalı, usul ve tedrisatı keşif ve telif edilmelidir. Ve bu mesele, kurulacak medreselerde ayrı bir mecra ve ders olarak okutulmalıdır. Bu yapılamadığı için neler olduğuna kısaca bir bakalım.
İslam ilim müktesebatının hacmine bakınca insanın gözü korkuyor. İslam’ı birazcık olsun anlamak için bir insan ömrünün kafi gelmemesi, hem kadim müktesebatın hem de kadim usulün terkine sebep oluyor. Mealci gibi, modern selefi gibi, Vehhabi gibi, Şia gibi merkezkaç düşüncelerin zuhurunun bir sebebi de budur. Lisan bilmemek, müktesebatı oluşturan kaynaklara ulaşamamak gibi zorluklar bir tarafa, müktesebatın hacmi insanı o yolun dışına itiyor. Kırık dökük sürdürülmeye veya yeniden kurulmaya çalışılan medrese namzetleri, eski tedrisat usulü ile devam etmekte ısrarcı davranıyor, böylece kadim müktesebattan ulaşabildikleri metinleri ezberlemek zorunda kalıyor. Ezberlemek veya öğrenmekle iktifa etmek zorundalar zira kadim müktesebat, öğrenme (veya ezberleme) sürecinin bitmesini mümkün kılmadığı için idrak safhası başlayamıyor.
İlim, hem derinlik hem de genişlik buuduna sahiptir ama tefekkür sadece derinlik buudunu temsil eder. Bu sebepledir ki tefekkür; Mutlak İlim olan Kitab-ı Kerim vee Sünnet-i Seniyye ile Nispi İlimler olan mesela Tefsir, Fıkıh, Kelam gibi ilimler arasındaki köprüdür. İlim dendiğinde nispi ilimler kastedildiği müddetçe tefekkür ilimden daha kıymetlidir ve ilmin insan derunundaki kaynağıdır. Çünkü keşif, idrak ve tefekkür yoluyla mümkündür ve keşif olmadan ilim yoktur.
İslam tefekkür mecrası açılmayınca, felsefenin yeryüzündeki tek tefekkür mecrası olduğu vehmi galip geliyor. Bunun tabii neticesi olarak felsefeye hikmet muamelesi yapılmaya, o olmadan tefekkürün mümkün olmayacağına meyleden Müslümanlar, mesela İlahiyat fakültelerinde felsefe derslerine ihtiyaç hissediyor. Kurulması düşünülen medreselerde tefekkür dersleri verilemeyecek, tefekkürsüz ilim olmadığı, olamayacağı için de felsefe meselesi yine gündeme gelecektir. Ya felsefeye karşı kuru bir ret tavrı konulacak veya ona teslim olunacaktır ki her iki ihtimal de birbirinden beter.
*Medeniyet akademisi ilimle değil ilim telakkisi ile meşgul olur
Medeniyet akademisi, tefekkür karargahı olduğu için doğrudan ilimle değil, ilim telakkisi ile meşgul olur. İlim telakkisi ile meşgul olan akademi, yeni bilgi sahalarının oluşması halinde yeni ilim dallarının keşif ve inşasını üstlenir.
Medrese tabii ki ilim telakkisiyle meşgul olur. Fikirteknesi külliyatındaki ilimlerin tasnifine dair teklifin dikey tasnif kısmının zirvesinde yer alan “terkip ilimleri”, İslam maarif nizamının zirvesini terkip ilimleri medresesinin işgal etmesini gerektirir. Terkip İlimleri Medresesi kurulduğunda medeniyet akademisi vazifesini üstlenebilir. Terkip ilimleri medresesi dışındaki herhangi bir medrese çeşidinin medeniyet akademisinin yerini tutması kabil olmaz.
Medeniyet akademisi, doğrudan ilimle, ilimlerin tedrisatı ile meşgul olmaz, onun işi daha yukarıdadır. Bilgi ve ilim telakkisi, ilimlerin tasnifi, mevzu ve ıstılah haritası, tedrisat usulü gibi, ilmin üstünde yer alan ve ilme kaynaklık eden meselelerin müessesesidir.
*Medeniyet akademisi tedrisat ile meşgul olmaz
Medreselerin vazife yoğunluğu tedrisattadır. Kadimden beri böyle olagelmiştir. Muhakkak ki medreseler yeniden inşa edilirken tedrisatın dışında ve üstünde tefekkür sahalarını da ihtiva ve ihata edecek şekilde bir müessese şeması ve mesuliyet listesi hazırlanmalıdır. “Terkip İlimleri Medresesi” de tam olarak bunun için hazırlanmıştır.
Terkip ilimleri medresesi veya medeniyet akademisi veya darü’l Hikme gibi isimlerle zikredilmesi mümkün olan böyle bir müesseseye ihtiyacımız var. Tedrisata gömülmeyecek, tefekkür ve ilmi harmanlayacak, irfan ile sarıp sarmalayacak bir müessese… Medeniyet akademisinin medreseye mukaddem olduğuna dair düşüncemizin temel sebebi, hali hazırda medresenin olmaması, yeni medrese fikrinin de ufukta görünmemesidir. Medeniyet akademisi, medreseyi de kuracak müessesedir. Yoksa Fikirteknesi külliyatının ilimlerin tasnif haritası birçok meselenin izahı ve çözümüdür, o tasnifin maarif nizamındaki karşılığı olan terkip ilimleri medresesi meselenin nihai müessesesi olarak tespit edilmiştir.
*Medeniyet akademisi keşif ve terkip karargahıdır
Keşif ve terkip karargahına ihtiyacımız var. Keşif ve terkip, hem ilmin hem de tefekkürün zirvesidir. Belli bir dönemde bu zirveye tırmanacak insan sayısı zaten azdır. Onlar ise yüksek zeka ve dehaların aynı zamanda mücerret tefekkür istidadı taşıyanlarından ibarettir.
Belli bir dönemde bir ülkede doğan deha sayısı zaten birkaç elin parmaklarını zor geçer. Onların da bir kısmı, gençlik ve tedrisat süreçlerinde yok olur gider, genellikle de cinnet geçirir. Yüksek zekaların içinde mücerret tefekkür istidadı olanlar da ayrıca azdır. Netice olarak tefekkürün zirvesine tırmanan insan sayısı nadirattandır.
Bir ülkenin en kıymetli hazinesi, bu nadir bulunan insan cinsidir. Üç-beş tane deha, otuz-kırk tane mücerret tefekkür istidadına sahip yüksek zeka bir ülkenin ilim ve tefekkür yükünü taşıyabilir. Bunlar, keşif ve terkip maharetine sahip insanlardır. Bunların fark edilememesi, tespit edilememesi, doğru tedrisat müesseselerine alınamaması ve istidat ve maharetlerinden faydalanılamaması, o ülkenin her yıl dünyaya yetecek kadar petrolünü denize dökmesinden daha büyük bir zarardır.
Bu kadar kıymetli ve bu kadar ender bulunan insan cinsi olan dehalar, mümkün olan en erken yaşta tespit edilmeli, mümkün olan en erken yaşta murakabe altına alınmalı, mümkün olan en erken yaşta talim ve terbiyeye başlanılmalıdır. Keşif ve terkip mahareti, talim ve terbiye ile elde edilemez, onun için öncelikle istidat gerekir. Bu sebeple dehaları arayıp bulmaktan başka çare yoktur.
Mücerred tefekkür istidatları bulunduktan sonra, onların normal tedrisat süreçlerine tabi tutulmaması, ayrı tedrisat koridorları açılması ve zirveye hızlı şekilde çıkmalarının sağlanması lazım. Medeniyet akademisinin talebelikten başlayan kadroları bunlardır.
Medeniyet akademisi, zekasının kendisinin bile zapt ve teskin edemediği insanları bulup, onların önüne bitmez tükenmez bir ufuk ve güzergah koymalıdır. Hatta ufuk çizgisinin bile görünmeyeceği bir güzergah haritasının ortasına bırakmalı, mütemadiyen keşif ve terkip faaliyetiyle meşgul etmelidir. Ortaya çıkacak olan eser ve neticeler herkesin şaşkınlık ve hayretle seyredeceği cinsten olacaktır.
İBRAHİM SANCAK
ibrahimsancak2011@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir