MEDENİYET AKADEMİSİNİN ASGARİ FAYDASI

MEDENİYET AKADEMİSİNİN ASGARİ FAYDASI

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayısı)

Hamiyetperver beş-on Müslüman bir araya geliyor, bir şeyler yapmak istiyor, “ne yapalım” sorusunun ilk cevabı “bir dernek veya vakıf kuralım” şeklinde oluyor. Teşkilat nedir, müessese nedir, fikrin temsili ve tatbikatı nedir gibi soruların peşine düşmeden, yani sadece ne yapalım sorusunun peşinden giderek ulaştıkları nokta dernek veya vakıf… Güzergahın dernek veya vakfa uğraması ve orada demir atmasının bir sebebi de, mevcut mevzuatta kanuni teşkilat modeli olarak bu ikisinin olması… Şirket, okul vesaire gibi kanuni teşkilat modelleri olsa da, onların şartları ağır olduğu için dernek ve vakıfta karar kılınıyor. Dernek veya vakıftan önce veya sonra sorulan diğer soru da şu; “faaliyet alanımız ne olsun”… Yine teşkilat ve müessese fikri olmadığı için, mevcut dernek ve vakıflara bakılıyor, umumiyetle mevcut olanların bir benzeri kuruluyor, ya yardım derneği veya talebelerle ilgilenecek bir iş kolu…

Aslında ayrı ve yeni bir dernek kurmak için yola çıkanlar, mevcut olanlara itiraz edenler ve yeni bir şeyler yapmak isteyenlerdir. Ne var ki başlangıçta yeni bir şeyler yapmak isteyenler, bir müddet sonra mevcut teşkilatları taklit etmeye, onların yaptıklarını yapmaya, yani tekrara başlıyorlar. Çünkü fikir ve teklif sahibi olmadan başkalarını tenkitle yola çıkmışlardır. Allah Azze ve Celle, fikir ve teklif sahibi olmadan başkalarını tenkit edenleri, hayatlarının herhangi bir safhasında tenkit ettiklerini taklit etmeye mahkum ediyor. Bu fasit daire onlarca yıldır tekrarlanmasına rağmen insanlar hala aynı eksende yuvarlanıp gidiyor.
Herkes hatırında tutsun; tenkit, teklif sahibinin hakkıdır. Fikir ve teklifi olmayanların tenkit hakkı yoktur, fikir ve teklif sahibi olmadan tenkit edenler nefsin ve şeytanın tuzağına düşerler.
*
Birkaç kişi bir araya gelip tefsir dersleri veriyor. Başka birkaç kişi de bir araya geliyor fıkıh dersleri veriyor. Tefsir dersleri veren, talebelerini fıkıh dersi için diğer guruba göndermiyor, fıkıh dersi veren de talebelerinin tefsir dersi alması için ötekine göndermiyor. Bir araya gelip müşterek bir müessese kuramıyorsunuz, tamam bunu anladık, peki talebelerinizi diğer guruba gönderip başka bir ilmin tahsilini yapmalarına neden mani oluyorsunuz. Bu nasıl bir kafadır ki, dipdiri bir nefs, derin bir hasislik, tahammül edilmez bir kıskançlıkla talebelerinizi yarım bırakıyorsunuz?
Verdikleri dersin muhtevası ve derinliğinden bahsetmiyoruz. Neticede herkes kendi seviyesince bir şeyler yapmaya çalışıyor. İnsanın idrakince bir şeyler yapmaya gayret etmesi ancak takdir edilir. Büyük bir mefkure örülememesini kanıksadık da, hocaların talebeleri üzerinden nefslerini tatmin etmesi anlaşılır gibi değil.
Unutmayın; alim olmak, entelektüel olmak değildir, yani sadece bilgiyle meşgul olmaktan ibaret değildir. Ahlakı kuşanmamış bir kişi, dünyanın en bilgili insanı da olsa, İslam ıstılahındaki alim şahsiyet haline gelemez.
*
Birkaç kişi bir araya gelip dergi çıkarıyor. Dergi biraz tuttuğunda başka yazar almıyor, bir avuç yazarla iktifa ediyorlar. Hani fikirleri var ya… Oysa ne olabilir ki, bir avuç insanın fikir yekunu ne olabilir? Mevzu haritasını çıkarmayı akledememiş insanlar, her şeyi anladıkları vehmiyle boğuşup duruyorlar. Okuyucularını kendi ufuklarına mahkum etme cürmünü işlediklerini bile fark etmeden yaşayıp gidiyorlar. Heyhat…
Derginin ne olduğunu bilmeyenler tabii ki arkalarını bir külliyata yaslama ihtiyacı hissetmiyorlar. Normal şartlarda dergi çıkaracak kadronun tek tek olmasa bile toplamının bir külliyatı olması gerekir. Bundan vazgeçtik, bari sırtınızı bir külliyata dayayın. Derginin yazar kadrosuna bakıyorsunuz, toplamının kitap sayısı yazar sayısı kadar yok. Ayıp oluyor ama… Hiç değilse bir mevzuda kitaplık çapta fikri olmayan adam, gerine gerine, böbürlene böbürlene, kibirlene kibirlene fikir satıyor. Ama ayıp oluyor beyler…
Dergilerle meşgul olanlar hatırından çıkarmasın; her dergi aslında bir fikir hareketidir. Ülkemizde ise dergiler, fikir kımıltısı bile olamıyor.
*
Her gün gazete köşelerinde herkese akıl verenler var bir de… Hükümete akıl veriyor, muhalefete akıl veriyor, münevverlere akıl veriyor, halkı ise zaten azarlayıp duruyor. Köşe yazısındaki dil ve üsluba bakınca zannedersiniz ki arkasında beş yüz ciltlik bir külliyat var. Adamı araştırıyorsunuz ortada kitap yok.
Gazetelerdeki köşe yazarları ve televizyonlardaki yorumcuların kahir ekseriyetinin “Cin Ali” seviyesinde birkaç eser yok. Eser sahibi olanların sayısı az olduğu gibi, onların da eser sayısı bir-iki elin parmaklarını geçmiyor. Ne var ki memleketin efkar-ı umumiyesi, gazetelerdeki köşe yazarları ve televizyonlardaki programcı ve yorumcular tarafından oluşturuluyor. Bu ne kadar çirkin bir durum… İşin ilginç tarafı, köşe yazarları ve yorumcuların sürekli insanları “okumamakla” itham etmesi… Oysa kendisi de okumuyor, okumuyor çünkü köşe yazısından başka bir şey yazamıyor. Yani ya okumuyor ya da kitap yazacak kadar anlayamıyor. Türkiye, kitap telif edemeyen, yani kitabı olmayanlara “yazar” denilen bir ülkedir.
Unutmayın, bir ülkenin efkar-ı umumiyesi, “kitapsız” yazarlar tarafından oluşturuluyorsa, o ülkeden hiçbir halt olmaz.
*
Bir ümitle üniversitelere bakıyorsunuz, aman Allah’ım… Adam profesör olmuş ama kitabı yok. Nasıl olabilir bu diye hayret ve şaşkınlıkla biraz daha tetkik ediyorsunuz, profesör olmak için sahasında keşif ve telif çalışması yapma şartının olmadığını görüyorsunuz. Ya kitap diye bakıyorsunuz, profesör olmak için kitabının olması da gerekmiyor. Adamın işi “ilim”… Düşünün, ülke adama profesörlük unvanı veriyor, üstüne bir yığın para ödüyor, bunlara mukabil taş taşımasını istemiyor tek istediği şey ilmi çalışma ve eser… Bir tarafta kitap yazıp kendi parasıyla bastırmak zorunda olan cehd sahibi insan diğer tarafta itibar ve para ödenen ve asli işi de ilim olan adam…
Meydan yerine çıkıp, “Kitapsızlar” diye bağırmak geliyor insanın içinden… Kitapsızlar, yani esersizler, yani keşifsizler, yani cehdsizler, yani samimiyetsizler. Bu ülkede YÖK bir üniversiteye rektör adaylarını seçerken kitap sayısına bakmıyor, Cumhurbaşkanı rektörü tayin ederken eser sayısına bakmıyor, üniversitede akademisyenler rektör seçerken telif çalışmasına bakmıyor. Bu ülkede televizyoncular adamı programa çıkarırken kitap sayısına bakmıyor, gazeteler köşe yazarı ararken kitap sayısına bakmıyor, konferansa çağıranlar adamın kitap sayısına bakmıyor. Halde kabzımallık yapacak adam arayanlardan bahsetmiyoruz, bahsini ettiğimiz her mesele doğrudan tefekkürle alakalı ama tefekkür istidadını arayan yok.
*
Kitap, yani fikir, yani ilim yok çünkü bunları arayan, bunlara itibar eden yok. Bir tane kitabı olmayan rektör, yüz tane kitabı olan Necip Fazıl’a tercih ediliyor. Bu bir yanlışlık değil, bu bir hastalık… Kitaba meyletmeyen, kitaba itibar etmeyen, kitaba kıymet vermeyen anlayış bedevidir. Koca koca binalar yapıp adına üniversite denmesinin bir anlamı yok.
Yanlışı konuşarak düzeltebilirsiniz, hastalığı konuşarak tedavi edemezsiniz. Hastanın hasta olduğunu bilmesi, tedaviye ihtiyaç duyması gerekiyor. Fakat kalb ve akıl hastalığı bedeni hastalığa benzemez, kimse akıl hastalığına yakalandığını kabul etmez, herkes kendi fikrinin farklı bir anlayış olduğunu iddia ediyor. Fikir farklılığı ile marazi meyilleri birbirinden tefrik ve temyiz edecek bir seviyenin ve merciin olmadığı ülkede ne yapılabilir? Ki bunun en bariz farkı, kitaba kıymet verip vermemek değil midir? Hangi anlayışta olursanız olun, ilmi ve fikri mertebe ve mevkiin ölçüsü kitap değil midir, kitaplık çapta fikir telifi değil midir? Bu kadar açık bir delil varken ve akli maraz sabitken, hastanın hastalığını kabul etmesini bekleme lüksümüz olabilir mi? Gerektiğinde beyaz gömlek giydirip akıl hastanesinde zapt altına almak tedavini ön şartı değil midir?
Bir medeniyet akademisi veya ismi her ne olacaksa, sadece seviye tespit ölçüsü olarak telif ve keşif eser meselesini ikame etse birçok problem çözülmüş olur. Böyle bir ölçü ikamesi tefekkür hayatımızı ilerletir mi bilmem ama en azından sahtekarları teşhis eder. Sahtesinin musallat olmasına mani olmak, aslının zuhuru için ilk şarttır. Aslı zuhur eder veya etmez ama sahtesi itibar görmez.
İlmi ve fikri kıymet tespitinin esere göre yapılması, esere meyledilmesini, esere kıymet verilmesini, eser cehdini teşvik eder. En azından bu kadarının yapılması bile çok büyük bir kıymettir ve insanlara keşif ve telif, hamle ve hareket iştiyakı aşılar. Kitaba doğru bir akış, kitabi kıymet imalini artıracaktır.
Türkiye’de üniversite, kuruluşunca yozlaşmış durumdadır. Kuruluş maksadı ilim ve fikir imali değil, batının değerlerini bu ülkeye nakletmektir. Buna ayarlı öyle kıstaslar caridir ki, İngilizce bilmeyen bir akademisyenin seksen tane kitabı var ama Yardımcı Doçenttir, İngilizce bilen bir akademisyenin hiç kitabı yoktur ama profesördür ve rektördür. Bu doğrudan doğruya müstemleke eğitim sistemidir ve devşiremedikleri insanları “aşağıda” tutmak için tertip edilmiş bir tuzaktır. Mesele yabancı dil düşmanlığı değil, zaten bir ilim adamının bırakın tek yabancı dil bilmesini birkaç tane bilmesi lüzumu da açıktır. Ama adam bir şekilde yabancı dil ile ünsiyet kuramamıştır, buna mukabil külliyat çapında eseri vardır ama Yardımcı doçent olarak zapt altına alınmıştır. Türkçe, birkaç yüz kelimeden ibaret kabile dili midir ki yabancı dil bilmediğinizde eser veremeyesiniz veya verdiğiniz eserlerin bir kıymeti olmaya… Bu mesele, kanun metinlerine girmiş bir ihanettir. Ayrıca ülkeye ve millete yapılmış en büyük hakarettir.
SELAHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir