MEDENİYET KADROSU VE SİYASİ UFUK

MEDENİYET KADROSU VE SİYASİ UFUK

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

Müslümanlar seksen-doksan yıldır “kadro” yetiştirmekle meşguller. Birçok cemaat ve gurup, “Neden şu işleri yapmıyorsunuz?” türünden sorulara karşı, “Kadro yetiştiriyoruz” türünden cevaplar veriyorlar. Bu cevap yanlış değil, kadro yani insan olmadan yapılacak iş ne olabilir ki? Muhakkak ki bir iş yapılacaksa o işin kadrosunun yetişmiş olması gerekiyor, aksi takdirde kasaba ameliyat yaptırmak zorunda kalınıyor ve ortaya cerrahi tedavi değil kıyma makinası çıkıyor.
Kadro yetişmeli, yetiştirilmeli… Fakat sorulan soruların içinde “Medeniyet hamlesi neden başlatılmıyor?” sorusu olmadığından mıdır bilinmez, medeniyet kadrosu ile ilgili hiçbir ufuk ve teşebbüs yok. Sebebi malum; medeniyet tasavvuru olmadığı için medeniyet kadrosuna ihtiyaç duyulmuyor. Öyleyse silsile vuzuha kavuşuyor, önce tefekkür ve tasavvur, sonra kadro, sona hamle… Anlaşıldığı üzere bu silsilenin başında da, tefekkür ve tasavvuru keşif ve telif edecek mütefekkir kadrosu… Bu nokta dikkat çekici bir paradoksa işaret ediyor, kadro yoksa tefekkür ve tasavvur olmuyor, tefekkür ve tasavvur olmayınca kadro yetişmiyor. Bu fasid daireyi kıracak ve bir noktasından sahaya girecek olan mütefekkir kafaların yetişmesi şart…
*

Siyasetin nihai ufku, medeniyet inşasıdır. Bir siyasi kadronun ufkunda medeniyet tasavvuru ve inşası yoksa o siyasi kadronun maksadı en iyi ihtimalle Müslümanların günlük işlerini halletmekten, ihtiyaçlarını karşılamaktan ibarettir. İktidarın nefsi tahrik edici hususiyeti de hatırlanırsa, medeniyet ufkuna gözünü dikmeyen, o ufka doğru canhıraş bir gayretle yürümeyen kadrolar, kudret ve iktidar ile nefsin buluşmasından ortaya çıkan dehşetengiz tuzaktan kurtulması fevkalade zordur.
Medeniyet ufkunun en bariz hususiyeti, insanların önüne uzun bir güzergah açmasıdır. İktidar olmak gibi yakın menzilleri ufuk edinen kadrolar, ara menzilde rehavete ve nefsinin tuzaklarına düşmekten kurtulamazlar. Güzergahın uzun olması, mücadeleyi kesintisiz kılar ve iktidarın nefsi tatmin ve tahrik edici özelliklerini ortadan kaldırır ve mesuliyet his ve şuurunu harekete geçirir.
*
Medeniyet ufku siyasi kadrolar için temel seviye ölçüdür. Bir siyasetçi medeniyet tasavvurundan, medeniyet hamlesinden, medeniyet inşasından bahsetmiyorsa, nefsinin peşinde koşuyor, menfaat ve iktidar talebinden başka bir şey düşünmüyor demektir.
Medeniyet, İslam’ı anlamanın en hacimli çerçevesidir. Nazari çerçevede medeniyet tasavvuru, tatbikatta ise medeniyet hamlesi İslam’ı anlama ve tatbik etme bahsinde nihai menzildir. Bir siyasetçi medeniyet ufkundan habersizse, onun idrak seviyesi çok sathidir.
Biliyoruz, son zamanlarda siyasi iktidarın önde gelenleri tarafından bahsedilmeye başlandığı için medeniyet meselesi “moda” haline geldi. Fikirteknesi kadrosunun yıllar öncesinden başladığı çalışmaları da, muktedirlerin meseleyi “moda” haline getirdiği bugünün ucuzluğuna kurban gitmek üzere… Bunun ne kadar ıstırap verici bir duygu olduğunu izahtan aciziz.
Siyasi kadroların medeniyet meselesini ucuza getirmeden, moda olmasını yaygınlık ve muteber olmasından ibaret bir fayda olarak değerlendirmesini temenni ederiz. Kendilerinin oluşturduğu modanın cazibesine kapılıp, ucuz birkaç lafla geçiştirmeleri halinde, kendi seviye testlerini kendilerinin yapmış olacağını hatırlatırız.
Medeniyet akademisi benzeri bir müessesenin kurulması, devlet imkanları olmadan kurulabilirse de yavaş ilerler. Devletin, meseleyi kamu kuruluşu haline getirmeden, mensuplarını bürokrat yapmadan, hiyerarşik kontrol altına almadan, imkanlarını temin ve itibarını ikame etmek gibi bir katkısının olması mümkün ve doğrudur. Medeniyet inşasından bahseden bir siyasi kadronun, medeniyet akademisi bir müesseseye ihtiyaç duymaması, ya seviyesizliğinin alameti ya da samimiyetsizliğinin…
Mesele bizim bahsini ettiğimiz medeniyet akademisi değil. Mesele, medeniyet inşasından bahsedip de, bunu yürütecek bir karargaha ihtiyaç duymamaktır. Hangi isim altında ve nasıl kurulursa kurulsun, bu kadar mühim bir mevzuun gündeme gelmemesi, bunun için bir teşebbüste bulunulmamasıdır. Bu zafiyet, tabii ki bir seviyesizlik alametidir aynı zamanda.
*
Medeniyet ufku siyasi kadrolar için samimiyet ölçüsüdür. Samimiyet nasıl ölçülür? Bunun bir yolu, formülü var mı?
Binlerce siyasetçinin dinden bahsettiğini biliyor ve şahit oluyoruz. Siyaseti dinin aracı haline getirmekle dini siyasetin aracı haline getirmek arasındaki fark ve ölçü nedir? Ağzını her açtığında İslam’dan, İslami meselelerden bahseden bir siyasetçinin, dini istismar etmediğini, menfaatleri ve mevki talepleri için dini suiistimal etmediğini nasıl anlarız? Adamın kalbini bilme, niyetini anlama, asıl maksadını keşfetme mahareti kimde var?
Samimiyetin ölçülerinden birisi, fikre kıymet vermektir. Fikir, ilim, hikmet, irfan gibi İslam medeniyetinin temel kıymet ölçülerine itibar etmeyen bir insanın samimi olmadığı açık değil midir? Bir Müslüman, fikir, ilim, irfan, hikmet gibi temel mikyas kaynaklarının kıymetli ve muteber olduğunu anlamayacak kadar idraksiz olabilir mi? Bu kadar idraksiz bir insanın siyasi kadrolara katılması, makam sahibi olması, eline kudret araçlarının verilmesi, hem kendisi hem de buna sebep olanlar için samimiyetsizlik alameti değil midir? İslam’ın her metninde bu bahisler temel mesele olarak zikredilmesine rağmen, bu mevzularda “bilmemek mazeret olabilir mi?”
Cahillik ve idraksizliğin mazeret olmadığı yerler vardır. Bir ülkeyi idare edecek makamlara oturanların cahillik ve idraksizlik mazereti, hayatında bisiklet bile sürmemiş birinin uçakta kaptanlık yapmasına benzer. Bazı meselelerdeki cahillik ve idraksizliğin bedeli çok ağırdır ve telafisi de yoktur. Her kim ki cahil ve idraksiz şekilde uçak kaptanlığı yapmaya teşebbüs eder, her kim ki cahil ve idraksiz birini uçak kaptanı yapar veya sebep olur, her ikisi de, düşen uçakta ölen insan sayısınca katildir. Devlet yönetmek, birkaç yüz kişilik yolcu kapasiteli uçakta kaptan olmaktan çok daha mühim, hassas ve mesuliyetli bir iştir.
Samimiyet, insanı önce mesuliyet hissi ve şuuru ile teçhiz eder. Mesuliyet his ve şuuru da “insana bilmediğini” bilme mahareti kazandırır. Bilmek gayret ve çalışma işidir, idrak ve tefekkür ise bunlarla birlikte istidat işidir. Bir insanın tefekkür istidadı olmayabilir ama samimiyse anlamadığını anlama maharetine sahiptir, bu maharet ise bisiklet bile sürmemiş birisini uçak kaptanlığına heves etmekten alıkoyar.
AHMET SELÇUKİ
ahmetselcuki2012@gmail.com

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir