MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

MEDENİYET TASAVVURU VE YUSUF KAPLAN

İslam medeniyetinin yeniden inşa edilmesi lüzum ve ihtiyacı nedense Müslüman fikir ve ilim adamlarının fazla dikkatini çekmiyor. Tefekkür faaliyetini medeniyet çapında gerçekleştirmenin zorluğu açık… Varlık ve vakıaların en üst perdeden “terkip” edilmesini gerektiren medeniyet fikri, tabii ki “parça fikir” sahiplerinin altından kalkabileceği bir iş değil. En hacimli terkibi gerçekleştirebilmek için İslam’ın “mana haznesinin” mümkün olan en derin noktalarına kadar dalmak gerektiği malum. Beyni çatlatan, zekayı çıldırtan, aklı patlatan, şuuru dağıtan bir cehd gerekir ki, geriye sadece kalp ve ruh kalsın, ruhun, “alem-i ervah”taki saf hali, kalbin doğumdan önceki pak hali ortaya çıksın. Değil mi ki Allah’ın kelamına, Resulünün sünnetine muhatap olacak “saf insan” budur. Lakin lazım olan melekut alemine geçmiş “saf insan” değil, “ademiyet” aleminde kalan “kamil insan”dır. Saf insan olmadan kamil insan olunur mu? Muhal… Saf insan medeniyet kurar mı? Saf insan medeniyete neden ihtiyaç duysun ki.

İnsan iç aleminde bulunan zeka, akıl, şuur (akl-ı selim) ve başka unsurlar, kalb ve ruha ulaşmaya manidir. Bunların her biri ayrı ayrı perdedir. Doğrusu bunlar ruhun manivelalarıdır fakat aynı zamanda da perdeleridir. Bu perdelerin tamamını yırtıp atmak, kalbe ve ruha ulaşmak, orada bir müddet ikamet etmek ve oradan elde ettiği saf manaları demet demet bünyeleştirerek yeniden zihni evreni inşa etmek gerekir ki elde edilen akl-ı selim, Allah’ın beyanını, Resulünün sünnetini anlayabilecek seviyeye ulaşabilsin. Bunun dışında kalanların sözleri, ariflerin ifadesiyle “kıyl-ü kal” değil midir?

Buraya kadar tamam da, meseleyi “mücerret tefekkür” alanına hapsetmek, kal ile hal’in terkibini çözmek, dağıtmak, parçalamak olmaz mı? Temel kaynaklarımız meseleyi nazari çerçevede zaten izah etmiyor mu? Öyleyse yapılması gereken, milyonlarca kitaplık külliyatla telif edilen “mana haznesini”, bugünkü hayatın şartları ve imkanları çerçevesinde fakat aslına uygun olarak, suretlendirmek, şekillendirmek, zarflamak, böylece tezahürünü celp etmek değil midir?

Türkiye’deki efkar-ı umumiye, iddialı tavır ile iddialı fikri birbirine karıştırıyor. Fikir ve ilim adamı sıfatlı bazıları, iddialı tavır ve edalarla konuşuyor lakin iddialı bir şeyler söylemiyor. Fikre nüfuz edemeyenler, adamların tavrına bakıp, “önemli şeyler söylüyor” diye birbirine fısıldıyor. İddialı fikir, büyük terkip, derin tahlil, keskin teşhis, doğru teklif, tashih edici tenkit olmadan, “iddialı tavır” çok komik kalıyor. Kur’an-ı Kerim’in mızraklara takılması gibi, “Kur’an şöyle buyuruyor” diyerek Ayet-i Kerime ile söze başlayanlar, Allah’ın kelamını anladıklarına dair hiçbir alamet taşımamalarına rağmen, iddialı tavırlar takınmaktan uzak duramıyorlar. Kur’an-ı Kerim, her biri milyarlarca sayfadan oluşan milyarlarca ciltlik kitapla tefsir edilse, mana haznesi hala tamamen keşfedilmemiş olacak bir kitaptır ama adam onu anlamak bir tarafa, sadece tekrar ederek iddialı tavırlar takınıyor. Küçücük meseleleri Kur’an-ı Kerim ile çözemeyen adamlardan, medeniyet fikrini üretmelerini beklemek tabii ki saflık olur.

İddialı fikir nedir? İddialı fikir, nefsin en hacimli tezahürü olan “bilgiçlik” hali değil, İslam’ın, insan ve hayata dair tekliflerinin ne kadar derin bir teşhis, ne kadar kuşatıcı bir terkip ifade ettiğini göstermektir. İslam’ın bitmez tükenmez bir kaynak olduğunu, her zaman ve mekan parantezinde taze kaldığını göstermek… Nispet İslam’dır ve iddia da ona aittir. Bunu göstermenin en iddialı çerçevesi, “medeniyet fikri”dir. İslam’ın inşa edeceği (ve ettiği) medeniyetin ne kadar “doğru” temeller üzerinde, ne kadar “güzel” bir hayat sunacağını göstermektir. Bunu yapamayanlar, medeniyet fikri bir tarafa “fikir kırıntıları” ile meşgul olanlar, iddialı fikirler yerine, iddialı tavırlar takınıyorlar.

*

Ufkun genişliği, hedefin büyüklüğü, gayretin devamlılığı, aklın hacmini büyütüyor. Fakat büyüme istidadı olan aklın hacmini büyütüyor. Hamsiyi okyanusta da besleseniz büyüme istidadı sınırlı fakat balinayı mutlaka okyanusta beslemelisiniz çünkü büyüme istidadı var. Ruhi şartlar ve imkanlarla fiziki ve içtimai şartlar ve imkanlar mütenasip olmalıdır. Büyüme istidadı olmayan akıllarıyla büyük hedef edinenler var, bunlar büyüyemeyeceği için, büyük görünmek çabasına giriyorlar. Büyük meselelerle ilgilenme çapları olmadığı için de büyük meseleleri küçültüyorlar. İsmi iddialı olan konularla ilgileniyorlar fakat o konularla ilgilenebilmelerinin tek yolu da kendi çaplarına indirmek. Kendileri büyüyemeyince, meseleleri küçültüyorlar. Ne var ki hiçbiri meseleleri küçülttüklerini söylemiyor aksini iddia ediyor. Fakat ne yaparsanız yapın, bir bardak, bir sürahi suyu almaz.

Bu duygu ve düşünceler içinde okudum Yusuf Kaplan’ın son üç yazısını. “Alim, Arif, Hakim:Seyyaliyet, sey/ya/riyet, devamiyet” başlıklı yazı ile “Bediüzzaman’ın açtığı nebevî çığır” başlıklı seri iki yazısını.

Bu yazılara dair Yusuf Kaplan ile e-mail yazışmalarımızda, “Fütuhat-ı Medeniyye” isimli bir kitap üzerinde çalıştığını, kitabın bittiğini, yazıların da kitaptan “hulasat’ül hulasa” kabilinden teşhisler ihtiva ettiğini söylediler. Mesele böyle olunca tecessüsüm harekete geçti ve yazıları, makale değil, kitap olarak okudum. Kitabın hulasası olarak…

Birinci yazısında İslam İrfanının inşa ettiği üç şahsiyet çeşidini ifade edişi harikaydı. İslam Medeniyeti, İslam İrfanının tecessüm etmiş hali olduğuna göre, medeniyet fikrinin bu üç “şahsiyet terkibinden” başlaması gerekirdi. Üç şahsiyet terkibi, aynı zamanda İslam İrfan ve Medeniyetinin, temel üç sütununa tekabül eder, “kalb-i selim”, “zevk-i selim” ve “akl-ı selim”… Başka bir zaviyeden bu üç şahsiyet terkibi, “Akl-ı Selimin” üç farklı terkip mahfazasıdır. Arif, üç sütunu şahsiyet terkibinde cem eden mahfaza, alim, akl-ı selim ile zevk-i selimi cem eden mahfaza, hakim ise sadece akl-ı selimi temsil eden mahfaza… Böyle bir taksim ve tasnif, Müslüman ferdlerin kudretleri nispetinde ulaşabilecekleri farklı menziller olduğunu göstermesi bakımından mühim.

Bu üç şahsiyet terkibi de “kurucu şahsiyettir”. Mesele medeniyet inşası olduğunda, “kurucu fikir” ve “kurucu şahsiyet” her meseleye mukaddemdir. Medeniyet bahsinin tam olarak buradan başlaması, sıhhatli bir tefekkür, isabetli bir teşhis, kuşatıcı bir teklif olarak görülmelidir.

Son iki yazısından anlaşıldığı üzere, meseleyi (medeniyet tasavvurunu) Bediüzzaman ve Risale-i Nur merkezinde oluşturmuş. Risale-i Nur ile ilgili “hususi çalışmam” olmadığı için, meselenin bu boyutunu mahfuz tutuyorum fakat bu cihetini ayrıca merak ediyorum.

Kitabın ismi, Yusuf beyin de ifade ettiği gibi “iddialı”. Fakat akl-ı selim sahiplerinin iddialı sözler söyleme, iddialı tezler üretme, iddialı fikirler beyan etme zamanının tam ortasında yaşıyoruz. Batı hızla çökerken, ümmet büyük çaplı isyan dalgasını başlatmışken, iddialı fikirler serdedilmelidir. İddialı tavırlardan itina ile imtina etmeli aynı zamanda da İslam’ın ne çapta bir kaynak olduğu iddialı fikirlerle gösterilmelidir.

*

“Fütuhat-ı Medeniyye”… Muhtemelen kitap, şöyle bir terkibin peşindedir. Asr-ı Saadetten başlayarak, farklı coğrafya ve Müslüman kavimlerin elinde olsa da, kesintisiz şekilde devam eden İslam Medeniyeti, son birkaç asırdır inkıtaa uğradı. (Yusuf Kaplan, Moğol istilası dönemini de medeniyet krizi kabul ediyor ama bu günküne nispeten çok hafif kaldığı için o krizi fazla önemsemiyorum). İslam medeniyetinin tarihi seyrine göz attıktan sonra, inkıtaa uğrama sebepleri üzerinde durmuş olmalıdır. Son İslam Medeniyeti olan Osmanlı-İslam medeniyetindeki çürüme, yozlaşma, üretim ve inşa zafiyeti bahisleri kısaca da olsa tetkik edilmiştir.

Tarihi seyrin lüzumu açık tabii ama konunun merkezi, bu günün dünyasında İslam Medeniyeti tasavvurunun ne olduğu, nasıl terkip edileceği, nasıl inşa edileceği, nazari kaynaklarının neler olduğu hususlarında yoğunlaşmış olmalıdır. İslam medeniyetinin üç mecrası (irfan, ilim, hikmet), üç sütunu (kalb-i selim, zevk-i selim, akl-ı selim) ve üç şahsiyeti (veli, alim, hakim), terkip ve tasavvur faaliyetinin temelini, çerçevesini, zeminini oluşturmuştur. Tüm bunların, ana kaynak olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye nasıl nispet edileceği meselesi tabii ki kitabın özü olarak ortaya konulsa gerek.

İslam Medeniyet Tasavvurundaki tılsımlı bahis, aynı kaynaktan doğan ve beslenen irfan, ilim, tefekkür-hikmet mecralarının aynı havzaya nasıl döküleceği hususudur. Tevhid gibi bir teklikten başlayıp (doğup) insanın ruhi-kalbi ve zihni-akli mecralarından akarak elde ettiği verimleri, kesretin kaynaştığı adına hayat denilen “bütünlüğü olan havzaya” dökme hamlesi-ameliyesini gerçekleştirmek… Bu istikametin aksine gidenler, bu mecraları birbirinden tefrik etmek, müstakilleştirmek gibi zihni savrulmalar yaşıyorlar, böylece, hem medeniyet tasavvurunun inşasına mani oluyor hem de ana kaynağın anlaşılmasında ciddi problemler meydana getiriyorlar. Dolayıyla üç mecranın taşıdığı “mana haznesini” aynı havzaya dökmek de mümkün olmadığı için, medeniyet inşası “ütopik entelektüel meşgale” haline geliyor. Yusuf Kaplan, “tılsımlı bahse-sırra” vakıf birisi, bu sebeple kitap, bu mesele üzerinde derinliğine ve ısrarla duruyor olmalıdır.

Üç mecra, üç sütun, üç şahsiyet… Bunlar Bediüzzaman ve Risale-i Nur’dan hakkıyla üretilebilir mi? Bilmiyorum ve merak ediyorum. Fakat bu unsurları esas alan inşa çabası, kimden ve hangi metinden çıkarılırsa çıkarılsın, “Medeniyet Tasavvuru” başlangıcı olması ve meselenin tartışmaya açılması cihetlerinden harikulade…

Biliriz ki her şeyin ilki, ibtidaidir, zaman içinde tekamül eder. Fakat her şeyin ilki ibtidai olsa da “keşif konusu” olması bakımından, o şeyin en mütekamil halinden bile kıymetlidir, çünkü çığır açar. İlki ibtidai olmayan tek istisna, Kur’an-ı Kerim’dir. Bu sebeple Yusuf Kaplan’ın çalışması, muhtemelen çok tartışılacak ve tenkit edilecektir. Benim için en mühim hususiyeti “ilk” olmasıdır.

Bazen “ilk” olanlar, çapsız olduğu için “cenin-i sakıt” haline gelir. İlk olanın ibtidai olması başka şey, çığır açacak istidatta olması başka şeydir. Yusuf Kaplan’ın idrak derinliği, ufuk genişliği, terkip mahareti, “cenin-i sakıt”a müsaade etmez. Bu cihetle ehemmiyet verdiğim ve sabırsızlıkla beklediğim bir kitap… Hayırlı ve faydalı olsun.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir