MEKAN VE KAİNAT

MEKÂN VE KÂİNAT
Mekân kâinatın varoluş alanıdır, varoluşun imkan alanıdır. Mekan olmadığında hiçbir şey yoktur, hiçbir şey varolamaz, hiçbir varoluş süreci işlemez.
Saf haliyle mekânın müşahede edilebileceği yer kâinatın sınırı olmalıdır. Fakat mekânın saf halde müşahede edilebilmesi, bilgi ve idrak kaynaklarımızla kabil değildir. Daha doğru bir ifadeyle beş duyumuzla ve bu günkü ilmi malzemelerin (teknolojik cihazların) ürettiği imkânla mekân, saf halde müşahede edilemez.
Mekânın saf halde müşahede edilebilmesi ile zamanın saf halde müşahede edilebilmesi aynı anlama gelir. Zamanı saf halde müşahede edebilmek için zamanın dışına çıkmak gerektiği gibi, mekânı saf halde müşahede etmek için de mekâna tepeden bakmak gerekir. Zaman ve mekânın bağından kurtulamamak, onların saf halde müşahedesini imkânsız kılar.
Zamanın mı mekânı, yoksa mekânın mı zamanı sarmaladığı meçhuldür. Başka bir ifadeyle zaman mı mekânın içinde varolabilmekte yoksa mekân mı zamanın içinde bulunmaktadır, insanlık bu çetin sorunun cevabını bilme imkânına sahip olabilecek mi? Her ikisinin mahiyetine dikkatle bakan bir göz, mekanın zamandan önce olması gerektiği fikrine kapılabilir, böyle olması da imkan dahilindedir. Ama cevap bu mudur, kim bilir.
Zamanın daha girift ve metafizik olduğu buna karşılık mekânın daha müşahhas ve net olduğu konusundaki genel kanaat doğru değildir. Zamanı fark etmek, mekânı fark etmekten daha kolaydır. Fakat bu durum zamanın mekândan daha kolay anlaşılacağını maalesef göstermez.
Zaman ve mekânın müşahede edilebilmesi veya farkına varılabilmesi için birbiriyle temas etmesi lüzumu zor anlaşılacak bir konu olmamalıdır. Ne var ki varlık mekânı daha fazla perdelemektedir. Zamanı varlıkta daha fazla hissetmemize rağmen mekânı varlıktan tecrit etme imkânına sahip değiliz. Bu sebeple zaman ile ilgili bazı zihni sıçramaları gerçekleştirme imkânını bulabileceğiz belki ama mekân ile ilgili idrak derinliğini artırma imkânına galiba sahip olamayacağız.
Saf mekânı kâinatın sınırında seyredebilme imkânından bahsederken, farazi bir yaklaşımdan bahsettiğimiz anlaşılmalıdır. Bu yaklaşım, mekânın ancak o noktada seyredilebileceği tahmininden ibarettir. Ancak unutulmamalıdır ki, mekân zaman ile temas etmediğinde kendini göstermeyecektir. Zuhur etmeyenin idraki kabil olmayacağına göre, kâinatın sınırına varılabilmiş olsa dahi, mekânın müşahede edilememe ihtimali yüksektir.
Kâinatın genişlemesi teorisinin doğru olduğunu kabul ettiğimiz takdirde bilebileceğimiz en önemli konu, zaman ile mekânın saf halde temasının hala devam ettiğidir. Zira kâinat genişliyorsa mekân kâinatın mevcut halinden daha geniş demektir. Kâinat, mekânın sınırlarına kadar ulaştığında genişlemesinin durması gerekiyor.
Kâinatın genişlemesi ancak mekânın sınırlarına kadar devam edecek ve orda duracak ise, kâinatın genişlemesi meselesi ile ilgili tüm teorilerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Zira kâinatın genişlemesinin bir noktada duracağı, orada karar kılacağı ve hareketin zıddına dönerek başlangıcına avdet edeceğine dair teoriler, sadece zaman ile mekân arasındaki ilişkiler çerçevesinde incelenecek hale gelir.
Varlığın zaman ve mekân üretecek veya oluşturacak bir gücü olmadığı bilindiğine göre (İslam İrfanı bunu bilir), kâinatın genişlemesi için gerekli olan mekân payı bittiğinde (biter mi bilinmez) kâinatın genişlemesinin duracağı kabul edilmelidir. Mekân insan cinsinin en ileri noktadaki ufkudur. Mekânın bittiği yer, düşüncenin varolamadığı yerdir ve ondan sonrası her ne ise odur.
Mekân varlığın altına serilmiş bir satıh (tabii ki satıh değil) gibidir. Mekan, varlıktan önceki varolabilme imkânıdır. Bu anlamda mekânın bittiği yerden sonrası için “boşluk” tabirini kullanmak kabilse eğer, bu noktada varlığın “boşluk” ile yani “yokluk” ile teması kabil değildir. Çünkü mekân sınırdır ve bu sınır başka hiçbir sınıra benzemez, zira imkân sınırıdır. Varlığın bu sınırı aşması herhangi bir şartta sözkonusu değildir.
Mekân sınırına varılmış olması halinde varlığın yokluğa (boşluğa) savrulmayacağı zor anlaşılabilecek bir nokta olmamalıdır. Mekân varlığı kavrar ve tutar. Bu sebeple kâinat insan cinsinin ilk en geniş sınırı ve mekân ise son sınırıdır. Mekanın ruh için sınır olup olmadığı bahsini mahfuz tutmakta fayda var. Mekâna ise kâinat ile (yani varlık ile) ancak varabilecektir. Bu sınırın dışına çıkamayacak olan sadece madde değil aynı zamanda ışık da (yani herhangi bir enerji de) bu sınırın dışına çıkamayacaktır.
Mekâna kâinatın sınırına varmadan, kâinatın içinde ulaşmak kabil olabilir mi? Aslında doğru soru budur zira kâinatın sınırına varmak, bu günkü kâinat tasavvuru ve insanlığın ürettiği imkânlarla kabil değildir.
Kâinat neticede zaman ile mekânın temasından meydana geldiği için, mekâna kâinatın içinde ulaşılabilir mi sorusu mantıklı ve gereklidir. Bu sorunun cevabı evettir. Mekânı kâinatın içinde aramak doğru bir yaklaşımdır. Kâinatın bilindiği haliyle sınırına ulaşılmasının imkânsızlığı yanında varlığın (kâinatın) her noktasında mekâna ulaşmak nazari olarak mümkün olduğu için kâinatın sınırına varmaktan bahsedilebilir.
Bu soruya evet cevabını verirken bazı noktalara dikkat çekmek gerekiyor. Kâinatın içinde mekâna saf haliyle ulaşabilmenin mümkün olduğunu söylemek çok zordur. Fakat mekâna en yakın noktaları bulmak kabil olabilir. Bu noktalarda mekânın zuhuru incelendiğinde, mahiyetine dair bazı ipuçlarına ulaşılabilir.
Kâinatın içinde saf mekâna ulaşmak, varoluşu tersine çevirmek ile mümkün olabilir. Fakat bu fikir nazaridir ve varoluşu tersine çevirmek kabil değildir. Bu bir imkânsızlık konusudur, insanlığın bu günkü gelişmişlik seviyesi ile ilgili değildir. Varoluşu tersine çevirmek imkânsızdır zira varoluş zıddı olan bir vaka değildir. Dilin imkânları bakımından konuya bakıldığında “yokoluş”, varoluşun zıddı gibi görünür ama değildir. Yokoluş, varoluş sürecinin durmasıdır. Varlık, varolma imkân ve iktidarını kaybettiğinde yok olur. Yokoluş sürecine girmez. Zira böyle bir süreç yoktur. Yokoluş ani bir vakadır ve asla varoluşun zıddı değildir. Kâinatta sadece varoluş vardır ve varoluş şartlarını ve imkânlarını bulamayan hadise cereyan etmez, varlık meydana gelmez.
Öyleyse yapılması gereken iş nedir? Varoluş sürecini tersine çevirmek değil de varoluş sürecini çözmek gerekir. Varoluşun çözülmesi, zaman ile mekânı birbirinden tefrik ya da tahlil etmektir.
Zaman ile mekânı birbirinden ayırmak kabil midir? Tatbikatta mümkün olup olmadığını bir tarafa bırakıp, meseleyi nazari çerçevede tetkik edelim.
Zaman ve mekân her varlıkta gerektiği nispette vardır. Sözkonusu nispetlerin ne olduğunu bilmediğimiz muhakkak fakat her varlıkta farklı nispetlerde olduğunu da öngörmek şarttır. Bir varlıktaki zaman veya mekânı çekip aldığınızda diğeri saf halde kalır. Yapılması gereken iş budur.
Ne var ki, varlıktaki mekânı çekip almak kabil değil, olsa olsa varlıktaki zamanı vakumlamak sözkonusu olabilir. Ancak zamanın tamamını vakumlayıp varlığı zamansız bırakmak imkânsızdır ve bu gerçekleştirilebilse dahi geriye mekân kalmaz. Başka bir ifadeyle zaman tamamen vakumlandığında mekân müşahede edilebilir olmaktan çıkar. Bu noktada yapılması gereken iş, zamanı asgari seviyeye kadar indirmek ve mekânı saf haline en yakın olduğu bir noktada müşahede etmeye çalışmaktır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir