MERKEZKAÇ DÜŞÜNCELERİN BEDEVİLİĞİ

MERKEZKAÇ DÜŞÜNCELERİN BEDEVİLİĞİ

(Terkip ve İnşa dergisi 4. sayı)

İslam’ın ana mecrası Ehl-i Sünnettir. İslam bu mecradan sıhhatli ve saf şekliyle akmış günümüze gelmiş, kıyamete kadar da devam edecektir.
Vehhabi, modern selefi, mealci gibi Ehl-i Sünnet dışı merkezkaç düşünceler İslam’ı idrak iktidarında olmayan savruluşlardır. Şia, merkezkaç düşünceler içinde en disiplinlisidir ama o da, yanlış istikamette yol almış ve İslam ve ümmet ile arasındaki uçurumu kapatılamayacak derecede açmıştır.

*
Ehl-i Sünnet, Mutlak İlmi (Kitap ve Sünneti), ilmi seviyede, ilmi kıymette ve ilmi tertip içinde idrak etmenin kadim silsilesidir. Mutlak İlmin Münhasır Müderrisi olan Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden başlamak üzere, tüm Sahabe-i Kiramı ve onların sıhhatli rivayet silsilesiyle intikal eden idrak ve tatbikat misallerini kayda geçmiş, bunlardan sayısız ilim dalı kurmuş, tüm insanlığa yetecek bir müktesebat üretmiştir. Usule riayet eden Ehl-i Sünnet, aynı zamanda İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür mecralarını kendinde cem eden, sonraki nesillere keşif, imal, tertip ile intikal ettiren ana damardır.
*
Şia, Sahabe-i Kiram arasında tercih yapmakla istikametini şaşırmaya başlamıştır. Sahabe-i Kiramın her biri Mutlak İlim tedrisatından kendi mizaç hususiyetlerine muvafık olarak farklı derinlikte pay almış, böylece içtimai çeşitlilik sağlanmıştır. Mutlak İlimden akıp gelen ilim mecrasını, Sahabe-i Kiramın bazılarıyla tahdit etmek, dinin idrak yollarını kapatmaktır. Diğer taraftan, tercih ettiği Sahabenin dışında kalanlardan Hadis-i Şerif ve Sünnet-i Seniyye naklini reddettiği için dini inkas etmekte, dini eksilttiği için de mecburen “imamet” müessesesiyle (haşa) eksikleri gidermeye çalışmaktadır. Mutlak İlmi teşkil eden kitap ve sünnetin ikincisini inkas etmek, kaçınılmaz olarak dini tahrif etmektir. Sünneti inkas edince, “imamların” sünnetini, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın sünnetine denk kabul etmekte, böylece sadece dini tahrif etmekle kalmayıp, yeni bir din inşa etmektedir.
Selefiler ve onların tezahürlerinden biri olan mealciler, “Mutlak İlim-Nispi İlim” tasnifinden bile haberdar olmayan, mutlak ilmi nispi ilim derekesinden daha aşağıya kadar düşüren, herhangi bir ilmi usul ve çerçeve içinde tedrisatına meyletmeyen bedevilerdir. Bedevidirler zira hiçbir mevzuu ilmi seviye ve kıymette tetkik ve tedris etmeyi kabul etmezler, beş dakikalık bir zaman diliminde bir ayet-i kerimenin mealine bakar ve “hüküm” verirler. İlimden bu kadar uzak olanın, bedevilikten kurtulma imkanı yoktur. Bedeviler çünkü “Mutlak İlim”den sayısız ilim dalı kuran ilim mecrasını (kadim müktesebatı) reddetmek gibi ucube bir tavır içindedirler. Hiçbir sahadaki bilgileri ilmi seviyede olmadığı için, hiçbir sahada medeni eserler vermek, dolayısıyla medeniyet inşa etmek gibi bir meseleleri de ufukları da yoktur.
*
Gerek Şia gerekse modern selefiler (mealciler), kadim müktesebatı reddettikleri için, Mutlak İlimde okudukları fakat ne olduğunu bir türlü anlamadıkları “hikmet” bahsini, felsefede aramak gibi derin bir savrulma içindedirler. İslam’ın ilim, irfan ve tefekkür mecralarındaki eser yekununa verdiğimiz isim olan kadim müktesebat reddedildiğinde, İslami tefekkür dışındaki tek tefekkür mecrası olan felsefeye hikmet muamelesi yapmak kaçınılmaz hale gelir. Hikmeti felsefede arayacak kadar savrulan ahmaklar, batının filozoflarına Müslüman alim, arif ve mütefekkirlerden daha fazla kıymet verecek kadar aklını kaybetmiş kimselerdir.
*
Merkezkaç düşünceler (özellikle mealciler), İslam’ın bilgi ve ilim telakkisine nüfuz edemedikleri gibi, insan telakkisine de vakıf değiller. Tüm insanların aynı olduğunu, aynı idrak istidatlarına ve seviyesine sahip olduğunu, bu sebeple mesela Kur’an-ı Kerimi herkesin hem de mealinden aynı derecede anladıklarını, anlayabileceklerini vehmeden cahillerdir. Bir deha ile bir orta zekanın her mevzuyu aynı derecede ve hacimde anlayacağını iddia etmek, bu iddiayı da mutlak ilim olan Kur’an-ı Kerim için katiyetle savunmak, her gün beraber yaşadığı insanların farklı özellikleri ve idrak seviyeleri olduğunu gördüğü halde bunu anlamayan orta ve daha alt zeka seviyesine sahip kişilerdir. Böylece anlaşılmaktadır ki mealci olmanın ön şartı, en fazla orta zekaya sahip olmaktır ve zeka seviyesi yukarılarda olan hiç kimse ya mealci olmamakta ya da bir müddet sonra onlardan ayrılmaktadır. İslam, orta zekalara teslim edilemeyecek kadar kıymetlidir. Ve unutulmamalıdır ki, medeniyet orta zekaların işi değil, dehaların harcıdır, orta zekalar bir köy bile kuramaz ve idare edemezler. Dolayısıyla orta zekanın kaynaştığı mealci kesim, kendi çemberinden çıkmadığı müddetçe medenileşme imkanı bulamayacak bedevilerdir.
*
Merkezkaç düşünceler, bilgi telakkisi, ilimlerin tasnifi, mevzu haritası, büyük terkip gibi meselelerin başlıklarını bile bilmez, duyduklarında da umursamazlar. Çünkü bu meseleler orta zekaların ufkunun çok ötesindedir, hiç kimse tabiatının oluşturduğu ufku aşamaz.
Orta zekaya mahkum merkezkaç düşünceler, asla istikbal vadedemezler. Orta zekanın çekiciliğinin sebebi, toplumun kahir ekseriyetinin orta zeka olmasıdır. Bu sebeple bir müddet halkta kabul görseler de, bir müddet sonra meseleleri izah ve problemleri halletmek için zihni istidat ve idrak kudretleri olmadığı için yok olurlar. Orta zekaların zamana dayanıklı fikir ürettiklerine insanlık tarihi şahit olmamıştır.
Mealcilik gibi merkezkaç düşüncelerin kısa süreli de olsa toplumda karşılık bulması, hiçbir İslami tedrisat görmeden, ilim tahsili için hiçbir çile çekmeden, kitabı mealinden açıp on dakikada birkaç ayet-i kerime okuyarak “hüküm” verme salahiyetini herkese tanımasındandır. Bu durum, sıradan birini, hayatının kırk elli yılını İslami tedrisata vakfetmiş, bunun çilesini çekmiş büyük müçtehitlerle eşitlemek anlamını taşır ki, sadece ve saf haliyle nefsin tezahürüdür. Mealcilik gibi merkezkaç düşünceler, “ucuzluk” denilen iğrenç zihni manevranın günümüzdeki şahikasıdır ve tam da nefsin, çile çekmeden iddia sahibi olmasına uygun bir hareket tarzıdır. Mealcilerle konuşurken, ne dediklerine değil de, tavır ve edalarına dikkat edenler hemen görürler ki, müthiş bir nefs azmanlaşması, müthiş bir nefs iddiası var. Nefsleri iç alemlerini o kadar işgal etmiştir ki, İmam-ı Azam Hazretlerini evindeki on yaşında çocuk gibi azarlamaya (tenkit etmeye) başlayınca, hızını alamaz ve önce Sahabe-i Kirama sonra da Risalet’e kadar uzanan “hata yaptılar” türünden iğrenç edalarla sarhoş hale gelirler.
NURETTİN SARAYLI

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir