MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI

MISIR VE TUNUS DEPREMİN ÖNCÜ SARSINTILARI
Birinci cihan harbinden sonra, yabancı güçlerle yerli işbirlikçilerin ittifakı, Devlet-i Ali Osmanî’yi tasfiye etti. Proje daha büyüktü ve aslında İslam yeryüzünden tasfiye edilecekti. Osmanlı devletinin tasfiyesinden sonra tüm İslam coğrafyasında İslam’ın tasfiyesi için uzun soluklu tatbikat devam etti. Bir zaman geldi, batı İslam’ın artık tasfiye olduğuna kanaat getirdi. Bu kanaate sahip olduğu andan itibaren Sovyet bloğuna karşı “yeşil kuşak” gibi projelerle İslam’ı kullanmaya başladı. Çünkü onlara göre İslam, fikir, siyaset ve medeniyet olarak bitmişti ve bir daha canlanması mümkün değildi. Geriye ne kalmıştı? Ruhi bir motivasyon… Pragmatist batı (özellikle de ABD) kafası, motivasyon aracından başka bir mana ve kıymet taşımadığını zannettiği İslam’ı kullanmakta bir beis görmez hale geldi. Afgan cihadına kadar yardım ettiler bu duygu ve düşüncelerle…
Batı kafası, oryantalist araştırmalarla İslam’ı anlayacağını ve yok edebileceğini vehmetti. Bu tür araştırmalardan ciddi manada faydalandığı doğru fakat İslam’ı anlama bahsi ayrı… Özellikle de Müslümanların gerilemiş hallerine bakarak İslam’ı anlama çabası, tam bir fiyasko…
Batının materyalist ve pozitivist kafası, ahret inancı olan bir dinin veya dünya görüşünün asla yok edilemeyeceğini anlayamaz. Ahiretteki sonsuz hayat karşısında bu dünyadaki üçbeş günlük hayatın ne kadar kolay feda edilebileceğini anlama iktidarından mahrum olan materyalist kafanın, İslam’ı yok edebileceğini düşünmesi mümkün… Lakin yanlış… Aynı kafanın Türkiye’deki yansıması olan Kemalistler de hala İslam’ın nasıl olup da güçlendiğini anlayamıyorlar.
İslam’ın yok edilemeyeceği hakikati bir…
*
İslam coğrafyasının yüzde sekseni (Osmanlı dışındaki kısmı) yaklaşık iki yüzyıldır batı işgal ve yönetimi altında. Türkiye ise yaklaşık yüz yıldır (kültürel anlamda) batı işgal ve yönetimi altında. İslam coğrafyasındaki ülkelerin hükümetleri, batının müstemleke valileri gibi Müslüman halkları yönettiler. Bu durumu da gizlemediler. Mesela Türkiye’de, halk batılı olsun, onlar gibi yaşasın diye, sadece şapka için binlerce insan astılar. Bu kadar açıktan ve pervasızca yaptılar.
Yüz ve iki yüz yıllık işgal, sömürü ve yönetimden ne gördük? Vahşi katliamlar, kesintisiz zulüm, mütemadi diktatörlük, ülkelerin kaynaklarının batıya ve batılılaşmış bir avuç elit kesime transferi, köküne kadar ahlaksızlık, dibine kadar sefalet… Batının ve batılılaşmış insanların İslam coğrafyasına ve Müslüman halklara mirası bu. Bu hadiselerin elli yıl önceki şartlarda anlaşılması zordu tamam ama bugünün dünyasında gözden kaçması mümkün mü? Tunus’taki ayaklanmayı başlatanların içinde ciddi oranda liseli gençlerin olması, konuyu anlatmaya kafi değil mi? Batının “insani değerler” diye dünyaya pompaladığı şeylerin “kanalizasyon ifrazatı” olduğu ve kendi refahı için dünyayı fosseptik çukuru olarak kullanmak istediği artık çok net bir şekilde anlaşılıyor.
Batının dünyada artık hiçbir itibarının kalmadığı gerçeği iki… Eğer batının bir itibarı varsa, yaşlanmış bir fahişenin itibarı kadardır.
*
Batının efsaneleştirilmiş gücünün (özellikle silah gücünün) küçük de olsa bazı cephelerde (hadi mevzi diyelim) mağlup edilmesi, Müslümanların ruhi ve zihni evrenlerindeki “korku bariyerlerini” yıktı. Son savaşta Hizbullah, İsrail ordusunu kesin bir şekilde mağlup etti. Hizbullah’ın bu zaferinin büyüklüğü, öldürdüğü İsrail askerinin sayısı ile alakalı değil. Hizbullah bu zaferle İsrail ordusunun “cesaretini” öldürdü. Zaferinin büyüklüğü bu noktada yatıyor. Lakin zaferin esas büyüklüğünü tayin eden nokta, Müslümanların da “korkularını” öldürmesiydi. Zaferler bundan ibaret değil… Son Gazze savaşında İsrail ordusu, uzaktan bombalamaktan başka bir şey yapamadı ve kara harekâtını, direniş mevzilerinin önüne kadar ancak devam ettirebildi ve orada çelik bir irade ile karşılaşıp ricat etti. Afganistan’da Taliban tüm NATO güçlerine karşı geri çekilmeksizin bir savaş sürdürüyor ve askeri kaynaklar NATO’NUN bu savaştan zaferle çıkamayacağını söylüyorlar.
Ümmetin mağlubiyet devri sona erdi, bu üç…
*
Eksik olan ne? Şu…
İslam coğrafyasının tamamına kol kanat gerecek ve bütün Müslümanların kendisinden emin olduğu bir ülke ve liderlik projeksiyonu… Uygun bir ülkenin ve dirayetli bir liderin ortaya çıkması, tüm İslam coğrafyasını kum gibi kaynatır, sel gibi taşırır, volkan gibi patlatır.
Mevcut hiçbir İslam ülkesinin, İslam coğrafyasına şemsiye olacak ve tüm Müslümanların haklarını koruyacak kadar güçlü olmadığı herkes tarafından malum. Dört bir tarafa milyonluk ordular salacak kadar silahlı kuvvetlere sahip bir ülke yok. Dünyanın her tarafındaki Müslümanların ihtiyaçlarını karşılayacak kadar iktisadi kaynaklara sahip bir ülke yok. Yok, yok, yok…
Fakat…
Milyonluk ordular, gelişmiş teknolojiler ve trilyon dolarlara ihtiyaç da yok. Tüm Müslümanların namazda Kabe’ye dönmesi gibi (la teşbih) siyasi olarak da bir noktaya dönmesine ihtiyaç var. Bunun için de uygun bir ülke, dirayetli bir lider kafi… Kafi çünkü her ülkedeki Müslümanlar o ülkeye yeter.
Dünya Müslümanlarının gönlünde yatan aslanın, Türkiye olduğu bir sır değil. AKPARTİ hükümetinin ve başbakan Erdoğan’ın son birkaç yıldır dış politikada gösterdikleri tavır ve kararlılık, İslam coğrafyasındaki küllenmiş Türkiye aşkını yeniden alevlendirdi. Şimdi konu, Tayyip ERDOĞAN… Erdoğan, hakikaten yüzyılda bir gelen bu fırsatı hakkıyla kullanıp tarihe geçebilecek mi? Eğer Erdoğan bu vazifeyi deruhte edecekse, uygun ülke ve dirayetli lider de mevcut demektir.
Bu dördüncü şart da tamamsa eğer, İslam coğrafyası ayağa kalkacak ve kendi tabi mecrasını bulana kadar da oturmayacak. Tabi mecra, İslam’ın ta kendisi… Bu süreçte büyük katliamlar olabilir, büyük savaşlar yaşanabilir, büyük buhranlar meydana gelebilir. Fakat süreç asla geriye döndürülemez. Dört şart gerçekleştiğinde NATO nun tüm orduları, ABD nin tüm dolarları, İngilizlerin tüm diplomatik mahareti, İsrail’in tüm istihbarat imkanları, süreci geri çevirmeye kafi gelmeyecek.
Dirayetli bir lider olmadığında ise tarihi süreç tabi seyrini takip edecek ve İslam coğrafyası kaotik bir ayaklanmaya gidecek… Bu ihtimal de daha fazla kan akacağını öngörmek mümkün. Ama er veya geç, maliyeti daha fazla veya daha az olsa da coğrafya tabi mecrasını bulacak.
Kıtaları sarsacak süreç başlayalı epey oldu. Fakat kuluçka dönemindeki girift gelişmeleri, aklı gözünde olanlar fark etmediler. Artık önlenemez noktaya geldi. (2005 yılında yayınladığımız “İkinci Kurtuluş Savaşları Çağı” isimli kitabımızda bahsettiklerimiz tek tek gerçekleşiyor).
Hoş geldin dünya “yeni zamana”…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir