MÜKTESEBATIN TEDVİNİ İÇİN TASNİF ŞARTTIR

MÜKTESEBATIN TEDVİNİ İÇİN TASNİF ŞARTTIR

(Terkip ve İnşa dergisi 5. sayı)

Kadim müktesebatımız ile irtibatımız koptu. Meselenin dil devrimi gibi Kemalist ihanetle ilgisi var ama bundan ibaret değil. Ülkede binlerce Arapça ve Osmanlıca bilen akademisyen var, mesele dilden ibaret olsaydı bunların kadim müktesebatımız ile irtibat kurması mümkündü ve kopuş yaşanmazdı. Kadim müktesebatımız ile irtibatımız Cumhuriyet döneminde dil devrimiyle resmi olarak koparıldı ve ağır hasar verdi ama “mana” olarak Osmanlının son birkaç asrında zaten kopmuştu. Tekke ve zaviyelerin kanunla kapatılması üzerine Meşayıh-ı Kiramdan bir zatın beyan buyurduğu gibi, “Onlar zaten kendilerini kapatmışlardı”. Ne demek bu? Medeniyet müesseselerimizin merkezinde yer alan medreseler ve tekkeler zaten kadim müktesebatımız ile irtibatını kopardığı için son İslam medeniyet-devleti olan Osmanlı çökmüş ve yıkılmıştı.

Tenkitlerimizi Cumhuriyet ile sınırlandırırsak, meselenin kaynağına inemeyiz, doğru teşhisler koyamayız. Medrese Osmanlıda çürümüştü, zaten Osmanlıyı medrese yıkmıştı, medrese medeniyet ve devletin ana sütunuydu ve o çürüyünce devlet ve medeniyet yıkıldı. Kadim müktesebatımız ile irtibatımızın kopması, cumhuriyet ve onun devrimlerinden öncesine rastlar, cumhuriyet dönemindeki devrimler ise artık geri dönüşü imkansız kılmak için yapılan son operasyondu.
Medreseler resmi olarak devam ederken kadim müktesebatımız ile irtibatımızın koptuğunu unutursak, meselenin kaynağına inemeyeceğimiz için, yanlış noktadan başlamak durumunda kalırız. Bugünün Türkiye’sinde bazı medrese çalışmalarının olduğu, bu medreselerin emsal olarak Osmanlı medrese nizamını aldığı, emsal aldıkları medreselerin ise Osmanlıyı yıkan medreseler olduğunu bile anlamadıkları görülüyor. Osmanlıyı yıkan medrese emsal alınarak yeni medeniyet hamlesini başlatabileceğini düşünenler, çürümüş tohumu toprağa saçmakla meşguller. Osmanlının son dönemindeki medreseyi emsal alanlar, oradan başlayarak ilk dönemlerine doğru gideceklerini zannediyorlarsa, tarihin geriye doğru işleyeceğini zanneden idrak fukaralarıdır. Zaman geriye doğru akmaz, ancak ve sadece yeniden başlanabilir.
Yeniden başlamak şart ama yeniden başlamak, mealci cahiller gibi sıfırdan başlamakla olmaz, aksine kadim müktesebata sadakat ile mümkündür. Ne var ki kadim müktesebatı imal ve telif eden müesseselerin başında bulunan medreseyi, son ve çürümüş haliyle emsal alarak asla olmaz. Bu mesele biraz (veya iyi derecede) Arapça öğrenerek, biraz (veya iyi derecede) usul tahsil edilerek halledilemez. Arapça ile birlikte İslami ilimler sahasında son dönemde bile ilmi teçhizatı yüksek alimler mevcuttu. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin sahip olduğu ilmi teçhizata muadil seviyede bir alim mi var şimdi? Yok… Öyleyse mesele nedir?
Tüm ihtiramımızla ama cesaretle söyleyelim ki, Mustafa Sabri Efendinin de kadim müktesebat ile irtibatı kesilmişti. Edepsizlik yapmaktan imtina ederek ama içinde bulunduğumuz derin kaosun iktiza ettiği mesuliyeti de üstlenerek söyleyelim ki, son dönem ulemasının toplamının idrak derinliği ve feraset keskinliği, belki de hiçbiri kadar medresede müderrislik yapma ehliyetine malik olmayan Abdülhamit Han kadar değildi. Sadece bu misal ve mukayeseden bile belli ki, mesele bilgi yükü değil, idrak ve tefekkür istidadıdır. İdrak ve tefekkür, büyük terkibe (medeniyet tasavvuruna) ulaşacak çap ve derinlikte değilse netice vermiyor, netice verse bile nihai neticeye (nihai maksada) ulaşamıyor. Ara menzillerde kalan idrak ve tefekkür ise, akim hamlelere, yarım oluşlara, ölü doğumlara sebep oluyor.
*
Müktesebatı ulaşılabilir kılmanın, idrak edilebilir hale getirmenin yolu, onun tedvin edilmesidir. Tedvin ve tertip edilmeyen müktesebat, içine girenlerin yolunu kaybedeceği kadar zengin ve girifttir. Son dönem ulemasına, “Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı” dedirtecek kadar zengin ve muhteşem bir müktesebattan bahsediyoruz. Ve, ulemanın bu sözü, tam olarak kadim müktesebat ile irtibatını kaybettiğinin irtibatıdır. “Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı” demek, Mutlak İlme muhatap olan Müslümanlar için, sadece idrak zafiyetini itiraf manasına gelir. Yeni bir söz söyleyememek, idrak edememektir, idrak edememek ise irtibat ve münasebet kuramamaktır.
Nevzuhur düşüncelerden biri olan mealcilerin, kadim müktesebata bakıp da, sadece şaz görüş sahiplerini, mıknatısın metali çektiği gibi arayıp bulmaları ve onlara kıymet vermeleri, ne kadar kendilerinin cahilliği ile ilgiliyse, bir o kadar da müktesebatın tedvin ve tertip edilmemesiyle ilgilidir. Tabii ki keskin idrak sahipleri için kadim müktesebatta bariz şekilde görülen büyük mecralar var, bu manada yolu şaşırmak, doğru yolda ilerlemekten daha zordur. Gelgelelim içinde bulunduğumuz çağ bilgi kaosunun en derin halidir ve pozitif akıl formuna mahkum olan Müslümanların da yolunu bulması zannedildiğinden daha zordur.
*
Kadim müktesebatı tedvin ve tertip etmeliyiz. Muhakkak ki bu tarihi bir vazifedir ama bu mesuliyeti yerine getirebilmek için ilimlerin tasnifini yapmalıyız. Tasnif olmadan tedvin ve tertibi neye göre yapacağız? Bilgiye kement atmanın yolu, ilimlerin tasnifi olduğuna göre, kadim müktesebatı tedvin ve tertip etmenin yolu da buradan geçer.
İlimlerin tasnifi, müktesebatın tedvini yapılamadığı için, mevcut üniversitelerdeki “bilimsel” araştırmalar, batı bilgi ve bilim telakkisine göre yapılmaya devam ediyor. Batılı bir bakışla İslami müktesebatımız üzerinde tetkik ve tahkik çalışmaları yapmak, iffetli kadını iffetsiz kadının emrine vermek kadar galiz bir durumdur.
*
Müktesebatın tedvin ve tertibini yapmadan, bunun altyapısı olan ilimlerin tasnifini gerçekleştirmeden, bunların neticesi olan mevzu haritasını hazırlamadan kurulacak medreseler (veya İslam üniversiteleri), aksini ümit ederek söyleyelim ki, nihai maksada hizmet etmeyecektir. Elimizde bilgi telakkimiz, mevzu haritamız, ilimlerin tasnifi, müktesebatın tedvini gibi temel meselelere dair izahlar ve teklifler yoksa nereden başlayıp nereye gideceğimizi neye nispetle tespit edeceğiz? Kurulacak medrese ve üniversiteler, ne yapacak, nasıl yapacak?
Sadece bir misal… Kadim medrese geleneğimizdeki tedrisatın temeli iki sünnet üzere bina edilmiştir; itikaf ve sohbet… İtikaf ve sohbet sünneti, her seviyedeki medreseler için farklı şekillerde tertip ve tanzim edildiğinden dolayı, itikaf ve sohbet olarak görülmez. Bugün itikaf sünnetini tekkelere (tasavvufa) has zannedenler, medreselerdeki itikafın tekkelerdekinin binlerce katı olduğu, talebinin kesintisiz tedrisat itikafına girdiği bahsini unutmuş ve idrak edemez hale gelmiştir. Batılı metotla “part-time” eğitim-öğretim yapan, sonra toplumun içine bırakılan talebe, zihni ve kalbi, akli ve ruhi inkişafını gerçekleştiremez ki. Bu meseleden bile habersiz olanlar medrese kurmakla meşgul. Hayret…
MUSTAFA KARAŞAHİN

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir